• İstanbul 17 °C
  • Ankara 17 °C

Abant’ın Üzerinde Yedi Kollu Şamdan Gölgesi& Kudüs Üzerine

M. Ali ABAKAY

Abant, bir ilçe… Orada yapılan toplantılarla ismini duyuran Abant’ta gerçekleştirilen toplantılar, zaman içinde herkesçe cesur kararların alındığı mekân olarak bilindi. Abant Toplantıları’nı içine alan kitaplar yasak patentiyle ortadan kaldırılınca merak saldığımız için temin yoluna gitmeye çalıştık. İstediğimiz bir kaçına ulaşmamız, her sabah iş yerine giderken cadde kenarında gördüğümüz poşetler sayesinde oldu.

Oldukça güzel paketlenmiş, sarmalanmış kitapların bulunduğu iki poşete bakınca kitap olduğunun farkına vardım. Hemen hemen her yıl yenilenen Üniversite Hazırlık Kitapları, KPSS Kitapları erkenden çöp toplama noktalarına bırakılır. Bazen kâğıt toplayıcıları bundan nasiplenir bazen resmî görevlilere bu kısmet olur.

İlginçtir, ev değişikliklerinde kimi zaman evde unutulan dergiler, gazeteler, kitaplar eve yeni taşınanlar tarafından aynı noktalara bırakılır. Kayseri’de halen yayınlanmakta olan bir derginin önemli sayılarını bu noktalardan birinden almıştık.

Abant Toplantıları’nı konu alan “Demokratik Hukuk Devleti” ve “Din Devlet ve Toplum” adında iki kitap yanında “Yeni Bir Bakış Açısıyla İlim ve Din” kitabı dikkat çekti. İlk iki kitaba bakarken bir anayasa hazırlığının yansıması olarak toplantıya davet edilenlerin görüşlerinin bir araya getirildiğini gördük. Bu kişilerin seçimi öyle yapılmış ki kimsenin itirazı söz konusu olamaz. Elbette bu isimlerin ağırlanması, isteklerinin yerine getirilmesi, hatta oluşturulmak istenen taslağın genel kabul görmesi için alınan kararlarda itirazlar üzerine bu kararların tashihine gidildiği de kolaylıkla görülür.

Demokratik Hukuk Devleti’nde itirazlar, adeta bir mecliste alınan ve kabule sunulan anayasa maddeleri misali göz önünde bulundurulmuştur. Kendilerini eleştirmez bulanların kabul ettikleri “Gölge anayasa” biçiminde isimlendirdiğimiz Abant Toplantı Tutanakları’nın kitaplaşan metinlerinde günümüze yansıyan etkilerine bakıldığında inceden inceye 15 Temmuz Kalkışması’nın alt yapısına zemin hazırladığı da görülür.

Bu tarz kitapların aynı zamanda gazete okurlarına kupon karşılığı ya da abonelerine ücretsiz dağıtıldığı göz önüne alınınca, cesurca çıkışlar olarak nitelendirilen Abant Toplantıları’nın millete şirin görünme hali, gazeteleriyle bütünleşip, Taraf gibi gazetelerde gündeme sindirilmesi, ustalıkla gizlendiği söylenebilir bir metottur.

Araştırmacılar, diğer toplantıların kitaplaşmış haline mutlaka ulaşabilirler. “Kaç toplantı yapılmış, düzenleyenler kimdir?” Sorusuna verilecek en kısa adres,Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Yayınları- Feza Gazetecilik A.Ş- Çağlayan Matbaası ve Zaman Gazetesi. Bazen Çağlayan Matbaası, Nil A.Ş. Olarak yer değiştirebilir, diğer yayınlarda. Bakarsınız Türkiye Öğretmenler Vakfı-TÖV olur, yayınlayan. Hepsini Kaynak Yayınları adı altında dönüştürdüklerinde birçok yayınevinin de bu zincire bağlı kurulduğu görülebilir.

Kitaplarda her dört kuruluşun birbirinin dördüzü olduğu ortada iken çoğu kitabın önsözü de isminin önüne “Muhterem” sıfatı getirilen şahsın imzasını taşımaktadır.

Yeni Bir Bakış Açısıyla İlim ve Din 1” adlı kitabın 6 Kişilik komisyonca hazırlandığını kapaktan görmek mümkündür.  İki editörün de destek verdiği bu çalışmada ilginç olan Muhterem Hocaefendi denilen kişi için, İrfan Yılmaz’ın teşekkür beyan eden önsözüdür.

Bu açıklamadan anlamaktayız ki bahsi geçen kitap, daha önce yayınlanan makalelerden, yazılardan oluşmaktadır.

Bu kitabın toplam sayfa sayısı, içindekilerle iç kapakla önsözle 352’dir. İşin ilginç yanı, esere 45 Sayfalık takdimin yer almasıdır. Eseri kaleme alan da takdim eden de aynı isimdir. Bu ismin kim olduğu herkesin malûmudur.

Kişinin kendi makalelerinden oluşan kitaba 45 Sayfalık takdim yazısını yazması, garip bir davranıştır. Hele İrfan Yılmaz’ın kalbi ve şeker hastalığı için tedavi olmak üzere Amerika Birleşik Devletlerine gittiğini belirttiği Hocası için, “her ne kadar kendisi zaman zaman Sevgilisine (s.a.s) kavuşmak için bu dünyadan ayrılmayı arzu edip dua etse de biz-kendisine ihtiyacımız olduğu için, sadece bu husustaki duasına maalesef katılamıyoruz- Rabbimizden kendisine sıhhat, âfiyet ve uzun ömür vermesini niyâz ediyor, en derin hürmet ve muhabbetlerimizi arz ediyoruz.” Demesi, zatın ne derecede önemli olduğunu gösterir.

Allah’ın Kitabı ve Rasulü Hz. Muhammed (S.A.V) ifade edilmiyor, kolaylıkla. Kendi müntesiblerine dünyadan oldukça sıkıldığını ve Sevgilisi’ne kavuşma isteğini belirttiği görülen kişinin erkenden dünyayı terk etmemesi için Allah’a yaptığı duanın kabul edilmemesini canhıraş şekilde belirten İrfan Yılmaz, kendisine çok ihtiyaçlarının olduğunu belirtiyor.(Sayfa 14)

Takdim başlıklı 45 Sayfalık metnin 27. Sayfasında Tevrat ile Yahudilik’te ilim ve din çatışmasının müşahede edilemez olduğu belirtilir:

“  Semavî kitaplar dönemi itibarıyla din-ilim çatışması, ayrı bir önem arzeder ve müstakillen üzerinde durulması gerekir.

Yahudilik; temel kaynağı ‘Ahd-i Atik’ olması itibarıyla, hilkat mevzuunda, günümüzdeki araştırmalar açısından farklılık arz eden bir kısım tarihî gerçekler ve ilk insandan bugüne kadar geçen zamanda alâkalı beyanlar gibi hususların, mevzu ilimlerle çelişen bir kısım yanları olsa da, ne kitap olarak Tevrat’ta ne de toplum olarak Yahudilikte açık bir şekilde, bir ilim ve din çatışması müşahede edilemez.  Bu konuda bazı sebep ve sâiklerden bahsetmek de mümkündür.” ( Sayfa 27 )

Bu akla ziyan ve altında lanetli amaçların olduğu ifadelerden sonra ne gelmektedir?

Sizi merakta bırakmama adına, serdedilen lanetli düşüncelerin nasıl gizlendiği ve ilim-din arasında bir ilişki kurularak algının nasıl oluşturulduğunu yorumsuz sunuyoruz:

Bir kere Yahudilik dini, hemen her zaman, gündelik hayatı yükseltmeye mâtuf bir çizgi takip ettiğinden, insanların ledünnî yanlarıyla kat’iyen, yaşama ait genişlikleri daraltmamış, dünyaya yönelmeyi kısıtlayan inzibatlar vaz’etmemiş ve elden geldiğince en olmaz gibi görünen yollarda bile yürüme imkânları araştırmıştır. Ayrıca bu millet, var olduğu günden beri mâruz kaldığı durular ve onun çalkantılı sergüzeşt-i hayatı da böyle bir mücadeleye imkân vermemiştir. Evet Yahudiler-istisna bir iki dönemin dışında –uzun ömürlü bir devlet kuramamış; dolayısıyla da hiçbir zaman mazlumiyet ve mağduriyetten kurtulamamışlardır. Bu itibarla da mâruz kaldıkları her mazlumiyet, mağduriyet, mahkûmiyet onları biraz daha bilemiş, kenetlemeye zorlamış ve toplumu birbirine düşürecek sâiklere karşı sürekli teyakkuza sevketmiştir.”

Bu ülkenin ve ümmetin temeline dinamit koyan anlayışın mümessili, “Hocaefendi” ismiyle maruf kişi, dilinin altındaki baklayı ıslatmadan şu şekilde Yahudiliğe meylini ifade eder:

Böylece denebilir ki; bu derdi çok, dermanı yok, hasımları güçlü, talileri buğulu millet, oturup kalkmış, hep yükselip dünyaya hâkim olma yollarını araştırmıştır.” (Sayfa 28)

Yahudilerin yaptıklarını görmezden gelen bu kirli anlayışın mümessili, gerektiğinde hem Papalığa sığınır hem Yahudiliğe methiye dizer. O, süflî ve mülevves niyetini gözyaşı sahneleriyle tam dramatik biçimde tiyatroculara taş çıkarırcasına ortaya koyar.  

Şimdi bu açıklamalardan sonra ne denilebilir?

Şehir Araştırmaları Merkezi için satın aldığımız kaynak eserleri zaman içinde okur, şehirlerle ilgili makaleler yazmaya çalışırız. Sıra Kuds-î Şerif’e gelince elimizin altındaki kitaptaki cümleler, bağrımıza ok olup saplandı, birer birer. 

Kudüs” adlı bir kitaplarından bahsedeceğiz, ileride. Murat Duman imzalı bu kitapta, Filistinlilerin gördüğü zulümden bir satır yok, işlenen cinayetlerden bahsetme söz konusu değildir. Filistin Kurtuluş Örgütü’nden ve dolayısıyla diğer yan teşkilatlardan bahsedilmeyen kitapta, ne Sabra ne Şatilla Cinayetleri var. Bu kitapta sevdiklerini ayan-beyan ettikleri İsrail’e dair iltifatlar söz konusu, mazlumiyetleri, devleti büyük emekler harcayarak nasıl kurdukları, çektikleri sıkıntıları dile getirmektedir, Yazar.

Bunu da başka bir yazıda ele almak gerekir. Şayet yukarıdaki doğrudan aktardıklarımız okuru tatmin etmiyorsa, bu kitapta yer alan bilgileri ilk elden okumaları gerektiğini belirtelim.

Biz, kimsenin mağduriyetini istemeyiz, aslında. Kişi suçlu ise o başka. Şehir üzerine araştırmalar yaparken Kudüs Kitabı’nı okuduğumuzda bu lanetli düşüncenin içimize ne derecede sirayet ettiğine tanıklık ettik.

Kuşkusuz, dile getirmemenin omuzlarımıza yükleyeceği vebalin altında kalmak istemedik. Hele “Abant Platformu” adı verilen plânlı çalışmaları ile Gezi Olayları ve diğer çalışmalar 15 Temmuz’la bütünleşince yazmadan edemedik.

Her şey Kudüs Kitabı ile başladı. Abant Kitapları ile son buldu. Kimse bu kaynakları aramaya çalışmasın. Konumuzla ilgili olan sayfaları, ikinci makalemizde sunuyoruz, noktasına ve virgülüne dokunmadan, kimsenin ahını almadan.

Müslümanlara kin kusan düşüncelerini satır aralarına serpiştiren bu sapkın anlayışa dair daha önce yazmamış değildik. Bu konuda yeniden yazarken, kanayan coğrafyamızdan akan göz yaşı selinde boğulası olanlar için başka ne diyebiliriz? 

Sığındığı(!) topraklarda bugünlerde çok arzuladığı Yahudî anlayış, savunucusu ve koruyucusu olan yönetimin Kudüs’ü başkent olarak tanıma kararına karşı ne diyebilir, yeryüzüne nifak ve ifsâdı hoşgörü, ilkelerden vaz geçen, mensub olduğunu iddia eden bu sefîl ve rezil anlayışın mümessiline bir şey diyemeyenler ?

Ardından yürüyenler, söylediklerinden şaşmayanlar kendisinden aktardığımız açıklamaları okumamış mıydı?

Uydurduğu rûyalara sığınarak, Hazreti Peygamberin dilinden yalanlar uyduran, Yahudileri savunan, cehennemde yerini garantileyen bu sapkın anlayışın mimarı, Müslüman Filistin Halkı’na edilen zulümleri tel’în etmezken, onların rızası dışında hareket edilmemesini belirtmemiş miydi?

Biz, şehirler kapsamında çalışırken söylenecek çok sözlerin olduğunu, kimi tespitlerin yapılmadığı ifade edelim.  

Mazlumların, yetimlerin, öksüzlerin, kalbi yaralıların, gönlü kırıkların, Mescid-i Aksa için canından vaz geçenlerin ümmet için sergiledikleri kahramanlık karşısında suskun olanlar, nasıl savunacaklardır, kendilerini Ruz-î Mahşer’de?

Biz, sessizliğimizi bozmadıkça, bu lanetli düşüncelere karşı sessiz kaldıkça, kitaplarının içindeki zehri açıklamadıkça, sadece sloganvarî söylemlerle anlayışa karşı cılız sesler çıkardıkça ümmet anlayışında mazlum coğrafyamız, kanlı sahnelere tanıklık etmeye, esaret zencirlerini boynunda taşımaya devam edecektir.

Mide bulandıran iktibasları okurken insanın yüzü kızarmaz mı?

Bunun neresi savunulur?

Allah, herkese hak ettiğini versin.

Onlar, tuzaklarıyla övüne dursun, Allah’ın tuzaklarıyla baş edemezler.

Onlar, nasıl bir inkılapla sarsılacaklarının farkında değillerdir.

Onlar, gövdesi içinden çürümüş ağaç gibidirler.

Onların çırpınışları boşunadır, bir yönüyle.

Allah’a and olsun ki insan her zaman hüsrandadır, dört kısım olanı hariç.

Biz, her insanın yaşam hakkının kutsal olduğunu dile getiririz.

Biz, herkesin yaşam hakkını savunuruz.

Onlar, Haçlı zihniyetiyle insanlığa savaş ilan edip, bizi içten parçalamaya çalışırken, susmanın zelil durum olduğunu belirtmeden edemiyoruz.

İnandığımız gibi yaşamamanın bir semeresi midir, içine düştüğümüz durum?

Bunun üzerinde düşünmemek olmaz, sanırım.

Nasıl isek öyle yönetiliriz?

Biz, kendimizi ıslâh etmedikçe düzlüğe çıkamayız.

Bismillah!...     

Bu yazı toplam 258 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim