Abdülhamit Bilici'den: Erdoğan'ın Batı ile imtihanı!

Abdülhamit Bilici'den: Erdoğan'ın Batı ile imtihanı!
Başbakan Erdoğan'ın Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'ndeki konuşması çok ses getirdi. Üslubu ve soru-cevap kısmındaki birkaç husus, biraz da bütünlüğünden koparılarak hayli tartışıldı.
abdulhamitbilici

Başbakan Erdoğan'ın Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'ndeki konuşması çok ses getirdi. Üslubu ve soru-cevap kısmındaki birkaç husus, biraz da bütünlüğünden koparılarak hayli tartışıldı. Bir önceki yazıya bakılırsa, Strasbourg'taki bu konuşmaya nasıl baktığım görülür. Ama tekil bir konuşmanın ötesine geçerek, biraz da AK Parti iktidarının dünden bugüne Batı ile ilişkilerinin seyrini değerlendirmeli. Zira sadece AK Parti'yi değil, bütün muhafazakâr çevreleri hedef alan uluslararası propaganda faaliyetlerindeki artış dikkate alınırsa, bunun önemi daha da artıyor.

 

Her ne kadar Sarkozy liderliğindeki Fransa gibi ülkelerin Türkiye karşıtı tutumu, toplum ve devlet nezdinde haklı bir öfkeye neden olsa da duygular ve iç siyasete odaklanarak ötesini gözden kaçırmak doğru olmaz. Öncelikle, Türkiye'nin uzun zamandır üye olmaya çalıştığı AB'nin aksine, Avrupa Konseyi ve NATO gibi tam üyesi olduğu kurumları 'öteki' gibi görmesine gerek yok. Bu psikoloji, "AB'de yeriniz yok. Siz başkasınız" diyenleri haklı çıkarmaz mı?

Türkiye'nin, geçmişin mirası olarak söz sahibi olduğu kurumlarda, bugün daha yakın olduğu İslam dünyasının, Doğu'nun ve bir bakıma ötekinin sesi olmak ile kendisini ötekileştirmek arasında bir denge kurması lazım. Mesela, son dönemde NATO çerçevesinde çıkan 3 krizde bu zorluğu yaşadık: Karikatür krizini berbat şekilde yöneten Rasmussen, NATO Genel Sekreterliği'ne aday olduğunda; bir kısmı Türkiye'ye yerleşecek olan ve İran'ı hedef alan füze kalkanında ve son Libya operasyonunda. Yakın bölgemizle ilişkileri geliştirdikçe, bu durumla daha sık karşılaşacağımızı öngörerek, 3 olayı da artı ve eksileriyle etüt etmekte fayda var.

Ayrıca AK Parti'nin dış politikadaki önemli başarısı, Türkiye'nin sahip olduğu eksenleri kaybetmeden, hatta AB sürecinde olduğu gibi mevcutları daha da derinleştirerek, bunlara yeni eksenler katmasıydı. Zaten Türkiye'yi dünyada ve bölgede değerli kılan en önemli özelliklerden biri, aynı anda hem Doğu'da hem Batı'da iyi ilişkilere sahip olması değil mi?

Nitekim Türkiye'nin Doğu ile iyi ilişkileri Batı'da; Batı ile iyi ilişkileri de Doğu'da krediye dönüşüyor. AK Parti de başkaları da Türkiye'nin bu özgünlüğünü kaybetmek istemez, istememeli. Rahmetli Erbakan gibi seleflerinin aksine, Türkiye'nin demokratikleşmesinde Avrupa'nın rolünü görerek, daha başbakan olmadan Avrupa başkentlerini gezmeye başlayan; AB süreci için birçok reform yapan ve bu yaklaşımın kendisine ve partisine olumlu katkılarını gören Erdoğan'ın, ülkemiz için hâlâ gerekli olan bu perspektiften vazgeçtiğini sanmıyorum. Böyle anlaşılmaya yol açan işaretler varsa, bunun getirip götürdüklerini yeniden düşünmek lazım.

Evet, Türkiye'nin gösterdiği ekonomik performansın aksine önemli bir bölümü krizle boğuşan Avrupa'ya bugünkü ihtiyacımız dünden az. Ülke olarak özgüvenimiz dünden daha yüksek. Ama devam eden reformların başarısı için Avrupa perspektifi hâlâ zaruri.

Önemli bir başka nokta ise şu: Türkiye konusunda bütün Avrupa ülkeleri ortak bir tutuma sahip olmadığı gibi, Amerika ile Avrupa'nın yaklaşımları da bir değil. İsveç'le Avusturya'yı, İngiltere ile Fransa'yı aynı kefeye koymak yanlış. Üstelik Amerika içinde de birbiriyle çatışan Türkiye yaklaşımları mevcut. Bu gerçeğe rağmen, Batı'yı bir blok gibi görmek, sadece Batı'daki Türkiye karşıtlarına ve Türkiye'deki statükoculara yarar.

Kuşkusuz tarih, Türkiye'nin dünya dengeleri içinde büyük potansiyele sahip ülkelerden biri olduğunun delili. Ancak unutmamalı ki, her açıdan alınması gereken çok mesafe var. Örneğin, haklı olarak kızdığımız Fransa, 60 yıldır Güvenlik Konseyi'nin veto hakkı olan daimi üyesi. Bir nükleer güç. Fildişi Sahili'nde askerî operasyon yapabilecek donanımda. 2023'te ilk 10'a girmeyi hedeflediğimiz dünya ekonomik liginde şimdiden 9'uncu. Ayrıca tek yol, meydan okuyarak rakipleri erkenden kışkırtmak değil. Tarihî güçler Almanya ve Çin'in, dünyada arzuladıkları konuma gelmek için izledikleri 'az konuş, çok iş yap' üslubu da irdelenebilir.

Hoşumuza gitmese de Türkiye hâlâ yargıdaki dava aleyhine Genelkurmay'ın açıklama yapabildiği bir ülke. Dolayısıyla kimi Avrupa ülkelerine kızsak da Ankara değil, hâlâ Kopenhag Kriterleri işe yarıyor...

Son bir not Ergenekon davasını önemseyip, yargı sürecine hassas olan Batılılara. Geçen hafta bu sütunda, basın özgürlüğüne duyarlılık gösteren ABD Büyükelçisi Riccardione dahil Batı kamuoyunun, Ergenekon sanıklarını Meclis'e taşıma girişimine ne diyeceğini sormuştum. Kimseden çıt çıkmadı! Böyle çifte standartlar varken, Erdoğan'ın ağır sözlerinden ve toplumun artan antipatisinden şikâyetçi olma hakkınız var mı?

19 Nisan 2011 Zaman

Bu haber toplam 556 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim