• İstanbul 28 °C
  • Ankara 23 °C

Açlığa Medhiye

Ahmet Doğan İLBEY

Yalnızca akla itibar eden modernlikten mâlûl Müslümanlar, İbrahim Hakkı Hazretlerinden ödünç aldığımız yazı başlığına, yâni açlığa medhiye düzüşümüze “tasavvuf saçmalığı” diyecekler.

Modern kapitalizmin tüketim saldırılarına karşı dik durmak ve nefse gâlip gelmek için “Mârifetnâme” sindeki manzum nasihatlerden (s.357-358) on-onbeş mısra okuyup öyle çıkmalı sokağa... Mensur olarak hülâsa ettiğimiz nasihatler, pozitivist-modern tıbbın açlık karşısındaki güçsüz (inançsız) “bulguları” nın aksine atom bombasından daha güçlü hikmetlerle dolu:

Açlık öyle bir şeydir ki, her mânanın sırrına onun vasıtasıyla varılır. İnsan ancak açlıkla bulur Rabbini. Nefsini dinleyenler için bir zindan, gönül ehline ise hoş bir meydandır açlık. Gönle safa ve lezzet verir, çünkü Allah'tan Hak erenlerine verilmiş bir ihsandır. Peygamberlerin yiyeceği, evliyanın halleri ve makamlarıdır. Âriflerin açlığı arınma, zahidlerin açlığı hikmet, âşıkların açlığı Allah’a yakın olmaktır. Cümlesi açlıkla beslenmişler. Açlık, en tatlı yemek olup Mevlâ’nın bir ziyafetidir. Allah bir kulun iyiliğini istese ve ona yardım etse, ilk önce onun midesini yemekten keser. Dinî cihetten yükselmek isteyen bir kul kendisini açlığa alıştırmalı.

 

“Amellerin efendisi açlıktır”

Açlığın ulvî bir lezzet ve hâl olduğunu “Amellerin efendisi açlıktır” buyuran Resûller Resûlü Efendimiz’den öğreniyoruz. “Neden açlıktan övgü ile bahsediyorsun?” diye soranlara, “Eğer Firavun aç olsaydı, ‘En büyük Rabbiniz benim’ demezdi…” diyen Beyazid-i Bistami Hazretlerinin ulvî tecrübesi, çok yemek şehvetine kapılan bir kısım Müslümanlara aykırı geliyor. (Sultanü'l Ârifin Bayezid-i Bistami Hayatı-Sözleri- Nasihat ve Duaları, Mahmut Durusoy)

 

Açlık ulvî bir lezzet ve hâldir   

Sezai Karakoç’un “Samanyolunda Ziyafet-Oruç Yazıları” kitabındaki “Betonları Kıran Oruç”, “Orucun 24 Saati”, “Orucun Ömrü”, “Oruç da Acıkır”, “Oruç ve Diriliş”, “Orucun Rûhu”, “Oruç Ülkesi” yazılarını okumadan açlığın ulvî lezzetini ve erdemini anlayamayız.

Karakoç’a göre öyle ulvî bir hâldir ki açlık “Samanyolunda ziyafettir… Gök armağanıdır… Hayvandan meleğe doğru yolculuktur. İnsanı ölüme değil, diriliş aydınlığına götürür. Ab-ı hayatta yıkanmaya, çiğ tanesinde göğü seyretmeğe ve gökkuşağının altından geçmeğe…”                                                                                                                                                                                          

Açlığın, yâni orucun erdemine “mahalle baskısıyla” değil, hulus-ı kalple inanıyorsak, açlığı zavallılığa dönüştürmeden, modern kapitalizmin “      Çok ye, çok tüket” sloganına karşı mücadele etmeli. Sezai Karakoç ‘un “İnsan ve Oruç” şiirindeki mısralarıyla açlığın ulvî kudreti neymiş anlasınlar modern iştihanın ve midenin esiri olanlar: “Ey oruç, diriltici rüzgâr, İslâm baharı /  Es insan ruhuna inip yüce ilham dağından / Kevser içir, âbıhayat boşalt kristal bardağından …” (Zamana Adanmış Sözler / Şiirler V)

 

“USULSÜZ DİN KONUŞMALARI”

Ali Yurtgezen hocanın, Semerkand Dergisi Mayıs 2019 sayısında ehl-i dil olanların okuması gereken yine iki yazısı var. İlki “Usulsüz Din Konuşmaları.” “Usulsüz hüküm zarar getirir”, “Usulsüz bilgi asılsız bilgidir”, “Üslûba ve Ehl-i Sünnet çizgisine dikkat” ara başlıklarıyla son derece uyarıcı ve izah edici bu yazıdan, dinimiz hakkındaki indî konuşmalar ve yorumların ne menem kusurlar ve art niyetlerle dolu olduğunu öğreniyoruz.

İkincisi, T. Ziya Ergunel müstearıyla yazdığı “Ey Âşık-ı Dildâde” başlıklı bir ilahî şerhi… Mutasavvıf Hasan Sezâî hazretlerin ait bir ilahinin şerhi: “Ey âşık-ı dildâde, gel nûş edelim bâde / Bir bâde gerek ammâ kim içile me’vâde / Sâkîsi ola Mevlâ, akdâhı ânın esmâ / Bir kez nûş eden kat’â, gam görmeye dünyâda / Bir kez içen âşıktır, yolunda hem sadıktır / Aşk öğrete lâyıktır, Mecnûn ile Ferhâd’a…”

Adı geçen güzel yazıdan bir bölüm: “Bu ilahî, Halvetiyye’nin kollarından olan Gülşenî tarikatinin pîr-i sânîsi Hasan Sezâî k.s. hazretlerinin bir manzumesi. 1738’de Edirne’de Hakk’a yürüyen ve buradaki dergâhında medfun bulunan Sezâî-yi Gülşenî hazretleri, zamanında, ‘Osmanlı’nın Hâfız-ı Şirâzî’si’ diye vasfedilecek kadar usta bir şair aynı zamanda. Manzume bir ‘bâde’, yani ‘içki’ mazmûnu/sembolü etrafında dönüyor. Bâde, Farsça bir kelime ve Arapçadan bizim dilimize de geçmiş ‘şarab’ın karşılığı. Tasavvuf şiirinde şarap, meyhâne, sâkî, mestlik yahut sarhoşluk gibi işret meclisine dair kelimeler çokça kullanılır. Mesela Yunus Emre hazretleri, bir ilahisinin başında, ‘Bir sâkîden içtik şarab, arştan yüce meyhânesi / Ol sâkînin mestleriyiz, canlar ânın pervânesi’ der. Bilenler bilir, bu kelimeler birer benzetme unsuru olarak kullanılmakta ve elbette haram bir fiili ifade etmemektedir. Yine de benzetme maksadıyla olsa dahi tasavvuf ehlinin, masiyeti çağrıştıran, yanlış anlamalara yol açabilecek böyle sözler söylemesini doğru bulmayanlar olabilir. Şerhe geçmeden, şu meseleyi izaha çalışalım. Malum, tasavvuf hâldir. Bâtında yaşanan mücerret hâlleri dil ile doğrudan anlatmanın imkânsız derecesinde zor olduğu ortadadır. Ancak teşbih/benzetme yoluyla, o mücerret hâle benzeyen, bilindik bazı müşahhas tutum ve davranışlarla anlatılabilir. Vahdet idraki, ilahî hakikatlerin keşfi yahut en çok da bu idrak ve keşfi mümkün kılan aşk-ı ilahî, kişiyi kendinden geçirip cezbe gibi, vecd veya gaybet hâli gibi bir çeşit sarhoşluğa sebebiyet verdiği için şaraba benzetilmiştir. Şarap ilahî aşk olunca, bu şarabı sunan sâkî ‘mürşid-i kâmil’, meyhâne de ‘dergâh’ olur.”

Bu yazı toplam 104 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim