Ahmet Doğan İlbey: “Bizim Leylâ’mız da kitaplardır”

Ahmet Doğan İlbey: “Bizim Leylâ’mız da kitaplardır”
Fuzûlî gibi Leylâsı şiir olanlar var. Mehmed Âkif gibi Leylâsı millet olanlar var. Necip Fâzıl gibi Leylâsı “Büyük Doğu İslâm Medeniyeti” olanlar var. Hâsılı, Leylâsı kitap olanlar var…

Bu ülkeye emeği geçmiş siyasî ve askerî kahramanları çoğumuz biliriz. Fakat ne yazık ki bu ülkenin, bu milletin bin yıllık hâfızasını, edebiyatını, irfanını ve ilim cephesini günümüze kadar koruyan ve yaşatan kitap mecnunlarını, yâni leylâsı kitap olanları pek bilmeyiz. İlim ve irfan cephemizi asırlardır bu sabırlı insanlar bekliyor.  

Leylâsı kitap olanların hayatları bir kahramanın, bir ermişin hayat hikâyesi gibidir. Bâzan mâveraya kanatlandırır, bâzan da dimağımızı ve idrakimizi en müspet derecede sarsar ve ayıktırır.                                                                                

Cumhuriyetin ilk neslinden Mahir İz hoca âlimliğinin yanında Leylâsı had safhada kitap olan bir şahsiyettir. Kendi ifadesiyle, “Bostan ve Gülistan yazarı, ‘eğer Mecnun’un yanında oturursanız Leylâ’dan başka söz duyamazsınız’ diyor. Bizim Leylâ’mız da kitaplar olduğu için her gittiğimiz yerde döner dolaşır, sözü kitaplara getiririz. Kitaplardan bahsederken âdeta mecnunlaşırız. İşte kitap muhabbetinin ön saflarında yer tutanlara mecanın-ı kütüb, yâni kitap delileri denmesi bu sebeptendir.” (Kitap Postası dergisi, Eylül 2006)      

Daha önce yazdığımız üzere, gece gündüz kitap okuyan, uykusunda okuduğu kitapları sesli olarak tekrar eden, rüyasında okuduğu kitapları gören ve bu sevdasından dolayı, içinde Türk dilinin ilk sözlüğü olan Kâşgarlı Mahmud’un Dîvânü lugâti’t-Türk adlı eserinin tek yazması, Şuarâ Tezkireleri, Osmanlı tarihleri, Padişah divanları da bulunan 16.000 cilt kitabını bağışlayarak 1916’da ismini kendisinin verdiği Millet Kütüphânesi’ni hizmete açan, kitap aşkı yüzünden ölümüne Yemen ellerine kadar giden, meşhur eser “Şehnâme”yi Bağdat’tan bin bir meşakkatle getirten Ali Emirî Efendi, Leylâsı kitap olan büyük mecnunlardandır.

 

Kitap âşıkı Serhan Tayşi’yi üniversiteler biliyor mu?

Kaynak gösterdiğimiz dergiden okuduğumuza göre, Leylâsı bin miligramlık bir aşkla sevdalandığı kitaplar olan, ömrünü kitaba, kütüphâneye ve kitap tiryakilerine adayan,“Şems-ül Maarif” adlı el yazması eseri Amerikan devletinden bir enstitünün talep etmesi üzerine şüphelenip, Mit Müsteşarlığını arayarak bu değerli kitabın Türkiye’den çıkarılmasına mâni olacak kadar kitapseverliği mukaddes bir vazife olarak gören ve otuz yıl Millet Kütüphânesi’nin Müdürlüğü’nü yapan, beş bin kitabını Bilim Sanat Vakfı'na bağışlayan hâfız-ı kütüb Mehmed Serhan Tayşi efendiyi üniversitelerimizin ve okumuşlarımızın kaçta kaçı kişi biliyor ve talebelerine örnek olarak anlatıyor? (Kitap Postası dergisi, Eylül 2006)

 

Bütün vaazları kitap üstüne olan âlim bir hoca…

“Kırk bin kitabıyla kaybettiğimiz âlim” olarak tavsif edilen ve câmide namaz kıldırırken öldürülen Bayram Ali Öztürk hocanın adını ve kitap aşkı uğrunda verdiği ilmî mücadeleyi ne orta mektepler biliyor ne de üniversiteler. Kitap okuma ve ilim sığlığından dolayı yüzü kara ve karnesi düşük olan bu müesseseler, beş dil bilen ve Leylâsı kitap olan bu zâtı bilmesi gerekmez mi? Örnek bir şahsiyet olarak talebelere anlatmak üniversitelerin üstüne vazife değil midir?

“Millet ve Süleymaniye kütüphânelerinin Arapça ve Farsça yazma eserlerin fişlerini üç dört ayda tetkik ederek düzene sokan bir kahraman. Câmide verdiği vaazların hemen hepsi kitap ve ilim üzerinedir. Bombay, Kalküta ve Kahire’de neşredilen kitaplardan haberdar olan biriydi. Mısır kitap fuarı gibi Türkiye dışındaki birçok kitap fuarını gider, valizler dolusu kitaplarla dönerdi. Tedavi için gittiği Londra’da dahi ciltlerce kitabın kopyasının cd’ye alan bu kahramanın hayatı da mekteplerin okuma kitaplarında okutulsa nasıl olur?

 

Sadece kitap değil, “kütüphâne okuyan” adam

“Ord. Prof. Mükrimin Halil Yinanç Oturumu” tebliğlerinden okuduğumuz Mükrimin hoca hayatını kitaplara ve kütüphânelere adayan ilmî bir kitap kurduydu. Ömrü, Beyazıt semtinde geçmiş. Beyoğlu ve Taksim gibi irfanımızı temsil etmeyen kütüphânesiz semtlere pek uğramazdı.

Mecanin-i kütüb İsmail Saip Sencer en yakın dostuydu. Kur’ân-ı Kerim’i hıfz ettiği gibi el yazması bütün tarih kitaplarını da hıfzetmişti. Türk Tarih Encümeninin hâfız-ı kütübüydü.

Paris’te vazifelendirildiğinde İstanbul’daki gibi kütüphânelerde eski el yazma eserleri okuyup ve çoğaltıp ülkesine hazırlayan hakiki bir kitap âlimidir. Paris Kütüphânesinde Fatih Sultan Mehmet döneminin ünlü şair ve tarihçisi Enverî’nin mesnevî tarzındaki tarih eseri “Düsturnâme-i Enverî” yle karşılaşınca kendinden geçer.

Osmanlı Türk asırlarının eserlerini “redd-i miras” eden Cumhuriyet Türkiye’si bu eseri henüz bilmiyor. Eser tek nüshadır. Fotokopisini almak bir yana, fotoğrafını çekmek ve kütüphâne dışına çıkarmak bile yasak. Mîrî malını bulmuş gibi heyecan içindedir. Bir kitap kurdu olarak bu eseri alması gerek.

Medeniyetimizin şaheserlerinden olan bu kitabı ezberlemeye karar verir. Tek nüsha olduğu için sadece okuma izni alan hoca her gün bu eserden beş-on sayfa ezberler ve sonra kaldığı otele gider, o günkü ezberlerini kâğıda geçirir. Böylelikle eserin tamamını çoğaltır.                                                                

Yüzlerce mârifetinden birini naklettiğimiz Mükrimin hoca ülkesinin tarihine dair devasa kitaplar yazmış ve toplamış hasbî bir kitap âşığı âlim bir şahsiyettir. Türkiye’nin bütün ilim erbabı, bütün akademisyenleri onun hayat hikâyesini her sabah okuyup öyle başlamalıdır vazifelerine. 

Modern ve “görsel” okumanın dayanılmaz cazibesi (!) altında çürüyen ve “Google” nin yardım ve kılavuzluğuyla ayakta durmaya çalışan üniversite allâmelerinin içinde Leylâ’sı kitap olan kaç kişi var bugün? Kitap kahramanlarının hayat hikâyeleri mekteplerin okuma kitaplarında okutulsa kıyamet mi kopar?

*****                                                                           

Bundandır ki kitap yazanları severim

İsmail Göktürk, Mehmet Yılmaz’la birlikte yazdığı “Sosyal Problemler ve Sosyal Risk Analizi” tezinden sonra “Semerkand-Mostar Gençlik Söyleşileri” nin bir bölümünü “Milletimizin Ehl-i Beyt ve Peygamber Sevgisi” adıyla hurufata döküp kitaplaştıracağını söyleyince sevindim.

“Ben yufka yürekli çoban” ve “Günde beş vakit şairim” diyen Sivas’ın fikirli soğuğu şair Memduh Atalay, 1970 ve 80’li yılların vatan-millet dâvasını sahiplenen fetâ neslinin “Kırık Ayna” adıyla romanını yazıyor. Seviniyorum.

Şair-i âzamım Mehmet Narlı’nın “Söyleyen Özne Söylenen Varlık” adlı yeni bir kitap yazdığını ve yakında İz Yayınlarından çıkacağını duyunca sevindim.

Ceylanlarla, çocuklarla oturup ağlayan şair ve hikâyeci Hasan Ejderha, Anadolu insanının hikâyelerini kitaplaştırmaya hazırlanıyor. Seviniyorum.

Narin yürekli şair Yasin Mortaş narin kelimelerle yazdığı şiirlerinin “Gün Tenha” adıyla Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları tarafından kitaplaşacağı müjdesini verdi. Seviniyorum.

“Üdeba” nam Mehmet Raşit Küçükkürtül, “Harf inkılâbına Giden Süreçteki Alfabe Tartışmalarında Fikir Hareketlerinin Tesiri (1908-1928)” adıyla yüksek lisans tezi hazırlıyor. Seviniyorum.

Semerkand Türk’ü namıyla bilinen, Allah vergisi hatip Mehmet Yaşar, “Medya ve Siyaset” üstüne yüksek lisans tezi hazırlıyor. Seviniyorum.

Bu haber toplam 57 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim