Ahmet Doğan İlbey: Şamanizmden deizme evrilen bir Türkçü: Nihal Atsız (1)

Ahmet Doğan İlbey: Şamanizmden deizme evrilen bir Türkçü: Nihal Atsız (1)
Hakk’a tapan Türk milletine mensup biri olarak, Türkçülük fikirlerini bütünüyle yanlış ve ârızalı bulduğum Hüseyin Nihal Atsız’a düşmanlığımın olmadığını belirteyim.

Gayem, hadiümü’l harameyn olan ve İslâmlaşınca millet olmak vasfını kazanan ve mensubu olmaktan şeref duyduğum Türklerin idrakini bir asırdır ve hâlen karıştıran bâtıl ve seküler Türkçülüğün ârızalarını göstermek, İslâm dışı tesbit ve târiflerden, ideoloji ve fikirlerden arındırmaktır.

Osmanlı padişahlarını övmekten Osmanlı dönemini mürteci saymaya, ırkçılıktan sosyal darvinistliğe, Kemalizm muhalifliğinden “Atatürk” övgücülüğüne,  Hz. Peygamber Efendimiz’e ve İslâm büyüklerine ağır hakaretlerden İkinci Abdülhamid ve Mehmed Âkif’e övgüye, hülâsa ifadeyle şamanizmden deist inanca evrilmeye kadar sürekli değişen ve kendi ifadesiyle yalnızca “Tanrıkut Mete” ye îman eden Atsız’ın ruh ve zihniyeti daima med-cezir hâlindedir. Dolayısıyla fikrî çizgisi istikrarlı olmayıp, olgunlaşmamış dimağları ifsad edicidir.

Karakter olarak devlet bürokrasisinden faydalanmaya tenezzül etmemiş açık sözlü ve katı bir ırkçıdır. Irkçı ideolojiyi Almanlardan aldığının “İsnat ve iftira olunduğunu, bu ırkçılık Almanlardan alınmış bir fikir olsa bile (ki asla değildir) yine suç sayılmayacağını ve kendi fikri” olduğunu söylüyor.

 

1930’larda hem Kemalci, hem muhalif

Kemalistlerin Osmanlı’yı “reddi- miras” ettiği yıllarda Sultan Abdühamid Han’a “Gök Sultan” diyecek kadar cesur olan ve Osmanlı padişahlarının fütuhatlarını öven yazılar yazan Atsız, tuhaftır,1930’un başlarında “Atsız Mecmua”daki yazı ve şiirleriyle M. Kemal’i de yüceltebiliyor. “Asırlar bize yaştır / Kemal ülküye baştır / bize yol göster Kemal / anayurda ulaştır...” (Atsız Mecmua, 15 Haziran 1932,  sayı: 14 / İktibas kaynağı: Yrd. Doç. Dr. Can Kakışım, Nihal Atsız’ın Kemalizm Eleştirisi ve Çözümlemesi, İnsan ve Toplum dergisi, sayı: 8, 2016)

İslâm değerlerinin “redd-i miras” edildiği ve Batılılaşma inkılâplarının hızlandığı bir tarih olan 1931’de adı geçen derginin 7.sayısında “Dün sultanlara taptığı zannolunan bu millet, millî mevcudiyetini tehlikede görünce bir kumandanın (M. Kemal) emri altına girmiş, hayatını ortaya atarak istiklâlini ve istikbalini kazanmıştır…”  sözleriyle M. Kemal’i milletin kurtarıcısı olarak tasvir eder.

Bu tarihlerde mânevî babası Rıza Nur'un da tesiriyle ve hayâlindeki Türkçü sistemi gerçekleştirmediği için M. Kemal'e ve Cumhuriyetine karşı zaman zaman muhalif yazılar da yazar. Ruh ve hayâlindeki ırkçı, savaşçı ve disiplinli Türk devletine uymayan Kemalist devleti tenkit ettiği tarih 30’lu yılların sonundan başlayıp ve kırklı yıllar sonuna kadardır. Fakat 1930’lı yıllarda bile, takipçilerince “tâvizsiz” diye yüceltilen Atsız’ın fikir değiştiren tutarsız yönünden bahsedilmez. 

Zihin yapısının tutarlı olmadığını anlamak için daha ilk yıllarında, yâni Atsız Mecmuanın Mayıs 1931 sayısında M. Kemal’e övgüler yazdığını nakledelim: “Türk tarihi son asırlarda öksüz ve mütehassir kaldığı bir Türk dâhisine kavuştu ve onu ölmez bir ‘şaheser’ olarak sinesine aldı. Türk’ün tunç iradesini tam eden bir deha doğdu. Garbın ilim metotları Türk kafasına girerse ne harikalar doğacağını bütün dünya öğrendi.”  (Yrd. Doç. Dr. Can Kakışım’ın adı geçen makalesi)

Aynı derginin Aralık 1931 sayısında M. Kemal’in lâdinî inkılâplarından yine övgüyle bahsediyor: “Ata söylüyor. Biz de onunla beraber haykırıyoruz. Yeni bir Samsun’a ayak bastık. Yeni bir Sakarya’dan geçerek yeni bir Dumlupınar’a ve oradan da yeni bir Lozan’a gidiyoruz. Gâzi’nin kumandasında çarpışacak olan bu ordunun muvaffakiyeti, Türk tarihinin son asırlarda cihana örnek yaptığı ikinci şaheser olacaktır. Sakarya, Dumlupınar yolu ile iktisadi kurtuluşa gidiyoruz. Sakarya, Dumlupınar ve Lozan’a gidiyoruz.” (Yrd. Doç. Dr. Can Kakışım’ın adı geçen makalesi)

1940’lı yıllarda Lozan’ı küçümsediğini, “Yurt sulh cihanda sulh” sözünü “gevşek bir dış politika” olarak gördüğünü hatırlatalım. Yakın takipçisi Altan Deliorman’a göre “Atsız fikir mücadelesinde taviz vermeyi asla kabul etmeyen, ’tâviz‛ sözünden âdeta nefret eden biridir.”  Hayranlık idrakleri kör ediyor demek ki. Yine Atsız Mecmua’nın1932 Şubat sayısında, sözde kendi fikrinden “tâviz vermeyen” Atsız, M. Kemal’in “beyni kefenli softalığı” kırdığını yazıyor:

“Sultanlar kaçıyor, halifeler boğuluyor, halkı bir ejder gibi asırlardan beri istismar eden tekkelerin, tarikatların, beyni kefenli softaların vücutları kaldırılmasa da nüfuzları kırılıyor ve zararları azaltılıyor. Nitekim Gâzi, menfalarda kuvvetlenmiş ve nihayet mağlup bir ordunun içinden çıkmış bir muzaffer kumandan ve bir çelik iradedir. Türk savaş tarihlerinin göstermediği bir yararlılıkla vurulan zincirleri kırdı; kendi varlığını dünyaya tanıttı. Sultanı ve adamları kovarak memlekette cumhuriyet ilan etti. Çok az bir zamanda içtimai ve siyasi yenilikler yaparak mâzinin köhne ve sakat müesseselerini yıktı. Fakat: İnkılâp tamam değildir.” (Nihal Atsız, Akkan Suver)

Bu ifadelerinden anlaşılan şu ki, Atsız, Müslüman Türk milletinin bin yıllık İslâmlaşmış medeniyet değerlerini tasfiye etmeyi plânlayan ve bir kısmını tasfiye eden lâdinî ve pozitivist Kemalist inkılâpları desteklemekle kalmıyor ve yetersiz buluyor. “Atsız Kemalist değildir” diyenler, onun lâdinî, deist ve pozitivist Kemalist inkılâpları göklere çıkardığını inkâr edebilirler mi? Okuyalım:

“İnkılâbın en büyük eksikliği yeni binaya yaraşan; müşterek düşünür, müşterek amel ve aksülamellere malik bir gençlik yokluğudur. Yeni binanın adı ‘Cumhuriyet’tir. (…) Biz bu binanın yıkılmayacağına inanmışız. (…) Türk genci inkılâbı benimsememiştir. İtiraf etmeliyiz… Vazifemizi yapamıyoruz. El çırpmakla, ‘yaşa’ demekle inkılâba karşı borcumuzu ödemiş sayılamayız.” (Atsız Mecmua, Nisan 1932 / İktibas kaynağı: Nihal Atsız, Akkan Suver)

 

Atsız, Çanakkale şehitliğinde M. Kemal’i yüceltir

1932’de İngiltere’nin “dayatmasıyla” Çanakkale Şehitliğini ziyaret etmek yasak. Kemalist devlet bu yasağa riayet ediyor. Kimsenin Çanakkale Şehitliğini ziyaret etmeye cesaret edemediği bir dönem… Atsız’ın Çanakkale ziyaretini  “kahramanlık” olarak anlatan taraftarları bu tavrının Çanakkale’de mücadele eden ve şehit olan Türk ruhuyla uyuştuğunu sanıyorlar veya öyle iddia ediyorlar. Oysa hakikat hiç de öyle değil.

Atsız’ın, bir kafile ile Çanakkale’yi ziyaret etmesi millî bir tavır örneği olması bakımından elbette takdire şayandır. MTTB talebelerinin Çanakkale ziyaretinden övgüyle bahseder. Okuyanlar bilir ki o devrin MTTB’si Kemalisttir. Safdil Atsız hayranları onun Çanakkale ziyaretini anlatırken M. Kemal’i “kahraman”laştırdığının ve İslâm’a mugayir sözler sarf ettiğinin farkında değiller. Hayranlarına göre “Atsız, Çanakkale şehitlerini ve zaferini gündeme getirmiş…”  Amma nasıl gündeme getirmiş? Atsız’dan dinleyelim:

“Ey Türk gençliği!  Sen Arap Muhammed’in mezarını artık bıraktıktan sonra senin Kâbe’n Çanakkale, Sakarya ve Dumlupınar değil midir? Sen Kâbe’ne, rahat bir geminin içinde cazbant dinleyerek mi, yoksa yalçın yollarda, vaktiyle Çanakkale’de Türk vatanını korumaya koşanların çektiği zahmeti çekerek, yayan mı gitmek istersin? Büyük Anafarta Köyü birçok kasabaları geride bırakabilecek kadar dolu tek köyün kahvesinde bizi karşılayan köy mualliminin, çıplak bacaklı, açık kollu, kesik saçlı kız arkadaşlarımızı yadırgamayan köy imamının ve köye tamamen hâkim bulunan muhtarın elinde işlenen bu yurt köşesi o kadar kutlu ki... Biz az dinlendikten sonra muallimden bize mektebi gezdirmesini istedik, sevinerek kabul etti. Küçük bir tepede yükselen mektebe girdiğimiz zaman hiç bir şey söylemeden, fakat aynı şeyi duyarak birbirimize baktık. Ve büyük inkılâbın hakikaten köylerde başladığına bir kere daha inandık. Koridorun karşısında Gâzi'nin büyük bir resmi var. Büyük Anafartalar Köyü’ndeki bu resmin gücü burada anlatılamaz. Köylüler o'nun Çamteke'deki konağını, geçip gittiği yolları büyük bir saygıyla anıyorlardı… Ey Mehmet Çavuş, Mehmet Çavuşlar, ey adsız ölüler siz de büyük adlı Gâzi kadar ölmeyeceksiniz.” (Nihal Atsız, Çanakkale'ye yürüyüş, PDF baskısı, s.32)

“Çıplak bacaklı, açık kollu, kesik saçlı kız arkadaşlarımız…” ifadesiyle Atsız’ın Kemalist Cumhuriyetin laikçi ve asrî ilkeleriyle uyuştuğu ve Çanakkale kahramanlarının merkezine “Gâzi” diye hitap ettiği M. Kemal’i oturttuğu gayet açık. Hz. Peygamber Efendimiz’in “Arap”lığını hakir görüyor. İslâm’ın mukaddes mekânı Kâbe yerine Çanakkale’yi kutsamalarını istiyor gençlerden. Kâbe’ye “Arap Muhammed’in mezarı” diyor. Pozitivist ve deist olan M. Kemal de bu cümleyi kullanıyordu. Bir husus daha var. M. Kemal, Çanakkale cephesindeyken emrindeki askerlerin şehitlik inancına inanmayan ve alay eden bir anlayışa sahipti. Ecnebi bir hanıma yazdığı mektuptan hülâsa ettiğimiz birkaç satır bu gerçeği anlatıyor. Atsız’ın bunu bilmemesi mümkün değil. Okuyalım:

“…Hakikaten bir cehennem hayatı yaşıyoruz! Neyse ki askerlerim hem cesurlar, hem de düşmandan çok daha mütehammiller. Zaten kalplerindeki inanç da, ekseriya ölmeyi gerektiren emirlerimin ifasını fazlasıyla kolaylaştırıyor. Çünki onlara göre ancak iki semâvî netice olabilir: Ya gâzi, yâni muzaffer, ya da şehid olmak. (…) Benim adamların şehâdet peşinde koşmakla hiç de aptallık etmiyorlar! Peygamber ne kadar akıllıymış! Nasıl da erkeklerin hakiki ihtiraslarının farkındaymış. Ben şahsen, bu mü’minlerle aynı hasletlere sahib olmak gibi kabiliyetten maatteessüf mahrum bulunuyorum (…) Erkeklere o kadar hûri ve daha başka hoş eğlenceler vaad eden Muhammed’in kadınlar için hiçbir taahhüdde bulunmaması pek tuhaf…” (Mustafa Kemal’in Madam Corinne’e Çanakkale’den Yazdığı Mektubun Aslı, Yesevîzâde Alparslan Yasa, Derin Tarih Dergisi, Kasım 2014)

Fanatik Atsız hayranları onun zikzaklı fikirlerini okumadıkları veya duymazlıktan geldikleri belli. Efsaneleştirdikleri Atsız’ın hiç de öyle olmadığı ortada. Kendi çizgisinde “tavizsiz” biri değildir Atsız. Zamana göre görüşleri an be an değişen tutarsız bir zihin yapısı var. 1940’lı yıllarda tavrı değişiyor. Yavuz Bülent Bâkiler’in yazdığına göre Atsız, sorulan bir soru üzerine “Başkumandan Mustafa Kemal’i tebcil ederim fakat Reis-i Cumhur Atatürk’ü beğenmeye de sevmeye de mecbur değilim” diyor.(Y. Bülent Bâkiler, 1944-1945 Irkçılık-Turancılık Davası’nda Sorgular, Savunmalar)

 

Atsız: “Türkiye Cumhuriyeti 1950 Mayıs’ında kurulmuştur / 1923-1950 çağı gayr-ı meşrudur”

1950’li yıllarda şedit bir Kemalizm muhalifi olan Atsız, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun Menderes hükümetiyle başladığını yazıyor: “Türkiye Cumhuriyeti 1950 Mayıs’ında kurulmuştur. Ondan önceki 1923-1950 çağı gayr-ı meşru ve müstebit bir diktatörlük zamanıdır. Hattâ Kemalizm denilen muazzam safsata kısmen Fransa kısmen de İtalya ve Rusya’dan alınmak suretiyle dış âlemin bir değil, birkaç merkezine birden bağlı olan, bu suretle diğerlerden daha çok ve karmakarışık bir şekilde dışarıya bağlı bulunan bir ucubedir. Nerde o mukaddesata saldıran Kemalist inkılâpları? Milletin dinine tahakküm artık sökmüyor, değil mi? Ecdat türbeleri artık kilitlenemiyor, Kore’ye giden tugayın kumandanı Kur’an’ı öpmekten menedilemiyor, değil mi?” (Orkun dergisi, Aralık 1950, sayı: 9 / İktibas kaynağı:  Türk Tarihi ve Kültür sitesi, 30 Mayıs 201)

 

Kemalizm’i “Dalkavuklar” devleti diye hicveden Atsız     

Kemalist devlet muhalifliği belli nisbette ideolojik, büyük nisbette yozlaşmış idare şeklinedir.  “Dalkavuklar gecesi / Z Vitamini” adlı kitabı Kemalist Cumhuriyetin 1930-1950 arasını hicveden kurmaca bir roman. “Dalkavuklar Gecesi” 1940’ta, “Z Vitamini” 1959 yılında yazılmış ve sonra birleştirilmiştir. Son derece ağır bir hiciv ihtiva eden roman “Hatti” ülkesinin “Hattuşaş” şehrinde kral Subbiluliyuma’nın dalkavuklarca kuşatılmış idaresi anlatılmaktadır. 1930’lu yıllardan itibaren Kemalist Cumhuriyet idarecilerinin millî Türklük ülküsünden uzaklaşması ve gevşeklikleri yüzünden devlete sızan dönme ve devşirme taifesinin menfaatperest hinlikleri, Tek Parti diktatoryasının yanlışları, azınlıklara mensup dalkavukların bürokrasiye sızma faaliyetleri sembollerle hicvedilir. Kralın M. Kemal olduğu yüksek ihtimaldir. İnönü’nün olduğunu ileri sürenler de var. Dikkatli okuyanlar kraldan kastedilenin M. Kemal olduğunu bilirler. Fark etmez. Nihayetinde roman Kemalist devlet idaresinin keskin bir hicvidir. Olayları tenkid eden kâhinin Atsız’ın kendisi olduğu söylenir.

 

Kafası karışık Atsız

Bu düşüncesinde o kadar hırslıdır ki, 1O Kasım 1951 tarihli Orkun dergisindeki “Son yüzyılı örten yalan perdesi ne zaman yırtılacak? Bugün dönme, mason ve Kemalist güruhunun ağzında sakız gibi dolaşan yobazlık kelimesi en çok kendilerine yakışmaktadır: İnkilâp yobazları... Kendilerinden başka türlü düşünenlere tahammül edemeyen Kemalist ve mason yobazlar...” ifadeleri Atsız’a aittir. Hem Atsızcı hem Atatürkçü olan Türkçüler onun 1944’de hanımına yazdığı mektubunda M. Kemal’e ve kurduğu Cumhuriyete ağır hakaretler ettiğini de duymazlıktan gelirler:

“Biz bu savaşta yenilirsek bunun en büyük iki mesulü birinci ve ikinci Cumhurreisleridir. Birincisi memlekete saçtığı ahlâksızlıkla, ikincisi korkaklığı ile buna sebep olacaklardır. Birincisi on beş yıl Cumhurreisliği ettiği halde orduyu ihmal etti. İnkılâp hastalığına uğramış bir çılgındı. Etrafına ahlâksız insanları toplamış ve onların memleketi soymalarına göz yummuştur. İkincisi on beş yıldan birincinin mesuliyetlerine tamamen iştirak ettiği için suçludur. Ve İtalya'dan korkacak kadar korkak bir adamdır. Birincisi şuursuzdur. İkincisi ahmaktır. İkisinin de müşterek vasfı hilekârlıklarıdır. Millet Meclisi diye topladıkları satılmışlar meclisi ile kendi riyasetlerine meşru bir şekil vermek istemişlerdir. Fakat bunu dünyaya yutturuyoruz sanacak kadar gaflet göstermişlerdir. Beni pekiyi bilirsin ki, Cumhuriyet Rejimi için en ufak rahatımı bile feda etmem. Okullarda oğlumuza yapılacak Cumhuriyet propagandasını bütün varlığınla önlemelisin. Oğlumuz nerede ve ne şekilde olursa olsun Cumhuriyetin pespayelik olduğunu öğrenmelidir.” (Kurucular Meclisi, Orkun Dergisi, Aralık 1950)  İktibas kaynağı: Belgelerle Gerçek Tarih Sitesi)

 

Atsız: “M. Kemal’i Anadolu’ya Vahdettin göndermiştir”

Atsız’ın bir yılı diğer yılını tutmaz. Med-cezir hâlinde bir zihin yapısından tutarlı bir fikir beklenebilir mi? İlk yıllarında ve 1960 sonrasında “Atatürk”ü göğe çıkaran ve Osmanlı devletinin son idarecilerini ve paşalarını “yurdu terk eden hainler” olarak yaftalayan Atsız, Vahdettin için “Osmanlı padişahlarının en talihsizidir. Bu yüzden kendine hain damgası vurulmuştur. Fakat hain değil, bütün Osmanlı padişahları gibi vatanperverdir…” diyor. Devamını okuyalım:

“Vahdettin, Kâzım Karabekir Paşa’yı kabul edip de bütün ümitlerin genç paşalarda olduğunu söyledikten sonra, Anadolu’ya daha kimlerin gönderilmesini tavsiye edebileceğini sormuş, Kazım Karabekir, Mustafa Kemal Paşa’nın adını söyleyince, bunu memnunlukla karşılamış, zaten kendi yaveri olan Mustafa Kemal Paşa’ya büyük güveni olduğu için, onu huzuruna çağırıp konuşmuş ve Anadolu’ya gidip teşkilat kurması için kendisine 40.000 altın vermiştir.” (Tanrı Dağ dergisi, sayı:11, 1942 / iktibas kaynağı: Belgelerle Gerçek Tarih Sitesi)

1930’larda, “Hilafetçilik ve İslâmcılılık milliyetçiliğin muhalifidir” diyen Atsız, Hilafetçi ve İslâmcı Mehmed Âkif’i övebiliyor. Ârızalı Türkçülüğünü kabul etmesem de Atsız’ın cesur olduğunu söyleyebilirim. Mehmed Âkif’in vefatından sonra İslâmcı geçmişinden dolayı kimse kalem oynatamazken, yazdıkları takdire şayandır: “İslâmcı olmasını kusur diye öne sürüyorlar. İslâmcılık dünün en kuvvetli seciyesi ve en yüksek ülküsü idi. Bugünkü Türkçülük ne ise dünkü İslâmcılık da o idi. Esasen İslâmcılık Osmanlı Türklerinin millî mefkûresiydi. On dördüncü asırdan beri Türklerden beri başka hiçbir Müslüman millet… İslâmcılık mefkûresi görmüş değillerdi. Bir Osmanlı şairi olan Âkif de millî mefkûre kemaline ermiş, fakat yeni bir millî mefkûrenin doğuş zamanına rastladığı için geri ve aykırı görünmüştür…”  (Kızılelma dergisi, 1947, sayı:9 / “Tarihi Kültür ve Kahramanlar” kitabından)

 

Atsız, 1960’larda koyu Atatürkçü oluyor

Atsız’ın zihin ve dimağı daima med-cezir hâlindedir. 27 Mayıs 1960 Darbesini  “olumlu” bulan Atsız 1965 yılı sonrası sivil hükümetler döneminde anarşik olayların hızlanmasından dolayı M. Kemal döneminin “tek sesli ve disiplinli idaresini” tasvip ettiği görülür. Atatürkçülüğü överek 1961 Anayasasını hazırlayanları ihânetle itham eder:

“1961 anayasasını hazırlayanların hepsi sözde Atatürkçülüğü kimseye vermedikleri halde onun (Atatürk'ün) anayasasından Türk devletinin milliyetçi olduğu hakkındaki kelimeyi çıkarmakla hatırasına ihânet etmişlerdir.” (Ötüken, 14 Eylül 1971, sayı: 9 / İktibas kaynağı: Ferit Salim Sanlı, “Türkçülük Akımında Din Olgusu Üzerine Aykırı Bir Yaklaşım: Hüseyin Nihal Atsız ve Fikirleri” Ankara Ünv. Türk İnkılâp Tarihi Ens. Yüksek Lisans Tezi)

1940 ve 50’li yıllardaki Kemalizm ve “Atatürk” muhalifi Atsız yoktur artık. 1960 Sonrasında başlayıp vefatı tarihi 1975 öncesi yazıları dikkatle takip edildiğinde ruh ve zihniyetinde tutarlılık olmadığı görülür. 1940’lı yıllarda, Kemalizm’in Türk tarih anlayışını tenkit eden Atsız’ın 1960 sonrasında hızlı bir Atatürk taraftarı kesilmesi ilginçtir: 

“Atatürk Turancı değil miydi? Japon elçisine 'bir gün Çin seddinde buluşacağız' dememiş miydi? Onun başkanlığı zamanında liselerde okutulan tarih kitapları Turancılık görüşünden başka hangi düşünceyle yazılmış olabilir?'' (Ötüken, Haziran 1968, sayı: 6 / Ferit Sami Sanlı, a.g.e.)

Türkiye’de sağ ve sol öğrenci hareketlerinin hızlandığı 1969 yılında M. Kemal’i zikretmesi mânidardır:  “Atatürk'ten sonra Türkiye'de huzur diye bir şey kalmadı…” Bununla da kalmaz. 1971 Muhtırası’nın koyu Atatürkçü başbakanlarından Sadi Irmak’ı sert bir şekilde tekit eder:

“Sadi Irmak'ın Ankara'daki bir üniversitede ‘Türk gençleri’ diye hitap ettiği yaratıkların ‘biz Türk değiliz’ diye bağırmalarına, iğrenç komünist selâmıyla sol yumruklarını havaya kaldırmalarına ve hakaretlerine ancak gözyaşıyla mükabele edip salonu terk etmesi de Atatürkçülüğe zıt bir harekettir. Böyle bir durum karşısında Atatürk'ün nasıl davranacağını, o üniversiteyi yerle bir edeceğini bilmiyor muydu?  Atatürk'ün hatırasına ve eserine hakaret edilirken susan bir başbakanın Atatürkçülükten dem vurması fanteziden başka bir şey değildir.” (Ötüken, 1975, sayı: 133/  Ferit Sami Sanlı, a.g.e.)                                                                                                    

Hayranlarınca “Tanrı dağlarının” Şamanist Türkçüsü bilinen Atsız’ın “Atatürkçülüğü” hız kesmeden devam ediyor: “Konya Eğitim Enstitüsü'ndeki öğretmenlere acımamak da elden gelmiyor. Demek bunların içinde Bozkurt'un ne olduğunu bilen kimse yokmuş. Peki bunlar ne bilir? Atatürk'ü değil mi? Onu da bilmezler. Bilselerdi Atatürk hakkına İngilizce 'Bozkurt' diye kitap yazıldığından haberleri olacaktı.'' (Ötüken dergisi, 19 Ocak 1972, sayı: 98 / Ferit Sami Sanlı, a.g.e.)

M. Kemal’in zaaflarını öne çıkaran Harold C. Armstrong’un  “Bozkurt” kitabını Atsız’ın ciddiye alması fikir yapısının sağlıklı olmadığına işarettir. Ârızalı Türkçülük düşüncesini asla paylaşamayacağım Atsız’ın 194o’lı ve 50’lili yıllardaki Kemalizm muhalifliğine halel getirecek sayısız ifadelerinden birini daha nakledelim: 

“Mustafa Kemal Paşa, ‘Atatürk’ adını soyadı olarak almıştır. Şunu da unutmamalı ki o Sakarya ve Dumlupınar meydan savaşlarını kazanmış bir kumandan, mahvoldu sanılan bir milleti kalkındıran devlet adamıydı. Tehlike anlarında ülkesini bırakıp gitmiş ve bu unvanı durup dururken almış değildi.'' (Ötüken, Ocak –1970 / Ferit Sami Sanlı, a.g.e.)

Hayret! Devletten, bürokrasiden beslenmeyen ve talebi olmayan, kendi söyleyişiyle “Tanrıkut Mete” den ve Hunlardan başkasını “yozlaşmış Türk sayan” Atsız’ın M. Kemal’i “Atatürk”, yâni Türklerin atası olarak tavsif etmesi “Tanrıdağı Türkçülüğü” ile çelişmiyor mu? Fakirin meselesi değil bu; Atsızcılar düşünsünler.

 

Atsız’ın zihin yapısı med-cezir hâlinde

1960’ların sonu, “tâvizden nefret eden” Atsız’a hiç de iyi gelmiyor ve Şamanist Türkçülüğünden alenen tâviz veriyor ve önceki yıllarda, “Batıyla sulhçu Kemalist devlet” diyerek ağır tenkit ettiği resmî ideoloji Atatürkçülüğü savunmayı sürdürür ve  “Atatürk hakkında bir zamanlar hesapsızca hükümler verdiğini” yazar: “Atatürk'e vaktiyle ne kadar insafsızca yüklendiğimi ve onun pek çok konuda ne kadar haklı olduğunu ancak yeni yeni idrak etmeye başlıyorum. Gençliğimizde ona karşı bazı hususlarda haksızlık etmişiz.” (Yağmur Atsız,  Star gazetesi, 12 Nisan 2013)

1971 Muhtırasının baskın Atatürkçü ortamında, 1940 ve 50’li yıllarda ağır tenkit ettiği Chp’yi savunur duruma düşen Atsız’ın zihin yapısı yine med-cezir hâlindedir: “İsmet İnönü için hayatta gaye bir ülkü değil, sadece 'iktidar' olmuş, iktidar için, Atatürk tarafından millî gayelerle kurulan Halk Partisi'ni kalıptan kalıba sokarak bugünkü duruma getirmiştir. Bu sözlerimizin sırf kendi düşüncemiz olmadığının delili en sadık halk partililerden birçoğunun, partinin sola kaydırıldığını görerek 'izzet ü ikbâl' ile partiden çekilmeleridir.” (Ötüken dergisi, Şubat 1972, sayı: 99 / Ferit Salim Sanlı, a.g.e.)

Atsız’ın tutarlılıktan mahrum ruh ve dimağı iyice hastalanmıştır. 1930’lardan Kemalist darbeler dönemine kadar aleyhinde yazmadığı “mânevî ve fikir babası” Rıza Nur’un “Hatırat” ını 1971 tarihli bir mektubunda Atatürkçülük adına tenkit ediyor ve “İçinde çok çirkin şeyler varmış'” diyor. (Y. Bülent Bâkiler, a.g.e.)

 

Atsız: “Atatürk’ü savunan bir ben kalacağım”

Ötüken dergisi, Mayıs 1973, sayı.112’deki yazısına göre Atsız büsbütün Atatürkçüdür. Yücel Hacaloğlu’na gönderdiği mektupta M. Kemal aleyhinde söylenen ve yazılanlara karşı “Atatürkçülerin” savunmalarını zayıf bulan Atsız önceki yıllarda Kemalizm muhalefetini hiç yapmamışçasına “Bu gidişle korkarım bu Türkiye’de Atatürk’ü savunan bir ben kalacağım. Çok aşırı ve haksız bir Atatürk düşmanlığı yapılıyor.” diyebiliyor.( Ferit Salim Sanlı, a.g.e.)

Önceki dönemlerinde olduğu gibi zihin ve dimağı hasta denilebilecek derecede tutarsız ve karışık. 1973’de ömrünün âhirinde M. Kemal’in kafatasçılığını över:

“Türkiye’de antropolojik (yani kafatasçı!) hareketler ve çalışmalar Atatürk zamanında olmuştur. Bugün dahi var olan Antropoloji Enstitüsü’nü kurduran da Atatürk’tür. Yapılan kazılarla yer altından çıkarılan kafataslarının ölçülüp bundan neticeler çıkarılmaya çalışması da Atatürk devrinin hareketleridir. Yine, okullarda çocukların kafalarının, çeşitli şekillerde ölçüye vurulması da o devrin antropolojik çalışmaları arasındandır. (…) Pek çok kere tekrarlayacağımız gibi Türkiye’de bir tek kafatasçı vardır: O da Atatürk’tür.” (Ötüken dergisi, Mayıs 1973, sayı: 112 / Ferit Sami Sanlı, a.g.e.)

 

Atsız âhir ömründe deizmin ve pozitivizmin tesirindedir

Hülâsa ifadeyle, Atsız’ın 1960’lı ve 70’li yıllardaki yazılarına bakıldığında “deist” anlayışa yakın olduğunu söylemek mümkün. Deizm’de “Tanrı” vardır, vahiy, şeriat ve peygamberler yoktur. “Tanrı” insanların mantık ve akılla davranmasını ister. Doğrudan pozitivist felsefeyle alâkası olmadığını, fakat tahsil döneminde ağır bir pozitivist felsefe ve edebiyat eğitiminin devlet ve aydınlar nezdinde yaygın olduğunu hatırlarsak, İslâm inancı zaten zayıf olan Atsız’ın eserlerinde ve dinî anlayışında bu yönde tesirler olması normal.

Yenisöz

Bu haber toplam 141 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim