• İstanbul 17 °C
  • Ankara 14 °C

Ahmet Doğan İlbey: Ziya Gökalp’ın Dinde Türkçülüğü Protestan laik toplumculuğa dayanır

Ahmet Doğan İlbey: Ziya Gökalp’ın Dinde Türkçülüğü Protestan laik toplumculuğa dayanır
Ziya Gökalp, Türk toplum şemasını, Protestan seküler toplum sosyolojisinin kurucusu Max Weber’in düşüncelerine benzer bir şekilde İslâm ve toplum fikrini laik/seküler bir çerçeveye oturtur.

“Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak" şeklindeki sentezi modernleşme ideolojisinin anahtar cümlesidir. Onun laik/seküler İslâm ve Türklük anlayışını bu noktada anlamak gerek. “Muasırlaşmak” ise bu iki mefhumun zeminidir.

“Avrupa medeniyeti içerisinde bir Türk ulusu yaratılmalıdır” fikrini ortaya koyarken, üçlü formülüyle dinî reformlara tarihi tekâmül teziyle karşılık bulur. Ona göre din, geçirdiği tekâmül sonucu ahlâkî bir yapıya bürünmüş ve ferdî davranışlara yön veren iç bir duyguya dönüşerek bir vicdan meselesi hâline gelmiştir. Bu bakış açısını laik bir zeminde hukuka da uygular.

Ona göre tarihî tekâmül içerisinde önce kavmî hukuk ortaya çıkar, ardından ilâhî hukuk gelir ve sonunda hukukî tekâmül, laik hukukla tamamlanır. “Devlet” adlı şiirinde bu görüşünü savunur: “Lakin hukuk örfden ayrı bir iştir / Bırakılmış ulul emre, devlete / Hukuk örfe uymayınca, değiştir / Örfe uydur! Demiş Tanrı millete.”        

 

Dininde reform yapılan laikleşmiş Türk istiyor

1909’a kadar “Muasır bir İslâm Türklüğü” fikrini savunurken daha sonra Osmanlı-İslâm asırlarında medresenin, Türkleri “gayr-i Türk” yaptığını iddia edecek kadar çelişkiler dolu bir Türk ideali ortaya koyar. “Teokrasinin ve şeriatçılığın kaldırılarak Avrupa medeniyetine tam bir sûrette girmeyi” savunan Gökalp’e göre dinde reformun asıl hedefi dinin devlet işlerine müdahalesinin kaldırılmasıdır. Şeriat kanunlarıyla idare edilen bir devletin asla ayakta kalamayacağını söyler ve “Meşihat” isimli şiirinde İslâmî düzeni hicveder: “Bir devlet ki hukukunu kendi doğurmaz / Kanuna ‘gökten inmiş değişmez’ der / O, asla bir devlet değil, müstakil durmaz / Değişmeyen bir varlığı taşıyamaz yer!”

 

Gökalp’in “Dinde Türkçülüğü” Durkheim’in din anlayışının kopyasıdır

Gökalp’in sisteminde din, hem “üçlü sentezin” hem de “millî harsın” unsurudur.  Her şeyi belirleyici ve zemin değildir. Bu sahanın büyük ustası Prof. Dr. Erol Güngör “Ziya Gökalp ve ‘Türkçülükte Din’ Meselesi” adlı yazısında Gökalp’in dinde Türkçülüğünü tenkit eder:

“Gökalp, dinî Türkçülük denince ‘din kitapları ve hutbelerle vaazların Türkçe olmasını anlamaktadır; öyle ki, Türkçülükte din meselesi onun için bir dil meselesinden ibarettir. Bu düşünceyle Ziya Gökalp'ı; Cumhuriyet devrinin laik inkılapçılarından ve hatta dinde reform yapmak isteyen din dışı aydınlardan ayırt etmek çok güçtür. Gökalp’ın bir sosyolog olarak din hakkındaki fikirleri, herkesin işittiği gibi, Durkheim’dan gelmektedir. Biz bu pek tekrarlanan nokta üzerinde yeniden duracak değiliz, sadece Durkheim sosyolojisinin iki ana çizgisini bir daha hatırlatmak istiyoruz. Birincisi, Durkheim’a göre, cemiyet hayatının temeli din hayatıdır; bütün sosyal müesseselerin, hatta düşüncemizdeki mantık kalıplarının temeli dinde bulunur. İkincisi, Durkheim Comte’tan gelen bir pozitivist zihniyete sahiptir; o da Comte gibi kendi devrindeki batı dünyasının artık din birliği yoluyla ayakta tutulamayacağını, cemiyetin son tekâmül merhalesinde pozitivist düşünceye ulaşmış bulunduğunu, bu düşüncenin cemiyet tarafından benimsemiş olmakla tıpkı din gibi kutsal bir mahiyet kazandığını düşünüyordu. Ziya Gökalp’ın yazdıklarını okurken bu iki noktayı daima hatırda tutmak gerekir. Şu farkla ki, Gökalp bütün hayatında dini ve mistik inançların tesiri altında kalmış bir insandır; Durkheim’ın pozitivist bir kafa ile sadece bir sosyal realite olarak incelediği din onun vicdanında daima akisler ve çatışmalar yaratmıştır. Bu son nokta Gökalp’ı inceleyecek bir psikolog için ilgi çekici bir araştırma konusu olabilir.” (Atsız Armağanı / Hüseyin Nihal Atsız, Ötüken Neşriyat, s. 278)

Hüseyin Kâzım Kadriye göre Gökalp’ın ihdas etmek istediği Türkçülük, “Ne bir düstur-ı siyaset, ne de bir ilim mahiyetinde idi; belki de cinnet ve dalâlet idi. Fransız mürevvihi ‘Değin’den Leon Cahun’un ilham etmiş olduğu (dokuz umde)  Türkçülük’e ne sıfat ve mâna verileceğini bılmak pek gücdür. Ziya Gökalp ve ona ittiba edenler burada Oğuzculukdan, Türkmencilikden ve Turancılıkdan bahsetmektedirler.  Kazan Tatarlarının gen şairleri Togay, Kazan şehrinin şark kulübünde ve vatandaşlarının huzurında irad etdiği bir hitabede ‘Türk” sözleriyle konuşmayı ‘maymunlanmak’ tabiriyle tavsif ediyor ev “Biz Tatarları heman da Tatar bolup kaldık. Türkler İstanbul’da biz munda? Hayırlı bolga!’ diyordu. Gökalp, ‘Türk’ün yalnız bir lisanı, bir harsı olabileceğini’ söylediği sırada ‘Halbuki Türk’ün bâzı şubeleri Anadolu Türklerinden ayrı bir lisan, ayrı bir hars yapmağa çalışıyorlar. Şimal Türklerinden bir kısım gençler bir Tatar lisanı, Tatar harsı vücuda getirmekle meşguldürler. Bu hareket, Türklerin başka bir millet, Tatarların başka bir millet olması neticesini verecekdir. Asıl hayret edilecek noktai Anadolu Türkçesiyle Kazan ve Kırım Tatarlarının lehçeleri arasında bir münasebet tasavvur edilmesidir. Lisanî Türkçülük bahsinde de ‘Osmanlıca’ ve ‘Türkçe’ tabirleriyle Türk dilini ikiye ayırmak, ortada başka başka iki dil olduğunu söylemek doğru değildir. (H.Kâzım Kadri, Ziya Gökalp’in Tenkidi, s. 103-104)

 

Gökalp’in Türk’ü tevhidî bir îmana sahip değil

Dr. Ahmet İshak Demir’in “Cumhuriyet Dönemi Aydınlarının İslam'a Bakışı” (Ensar Neşriyat) kitabına göre Gökalp’in din ve toplum düşüncesi çelişkilerle dolu. “Din” adlı şiirinde cennet, cehennem, melek ve şeytanın varlığına İslâm’ın şartları ve tevhidî noktadan bakmaz. Bir avutma vasıtası olan cennet vaadine ihtiyaç bulunmadığını, cennetin insanın kendi kalbinde olduğunu ileri sürer. Bununla kalmaz, Durkheim’in, “Ben tanrı denince sadece şekil değiştirmiş ve sembolik olarak düşünülmüş toplumu görüyorum” şeklindeki ifadesinin tesiriyle hâşâ “Allah” mefhumunun yerine nation karşılığında “milleti” ikâme eder. “Ben sen yokuz; Biz varız / Hem Ogan, hem kullarız / Biz demek, Bir demektir / Ben, sen ona taparız!” (a.g.e, s.187)

Gökalp in İslâm’da yapmak istediği reformları, M. Kemal kanlı ve lâdinî inkılaplarıyla tatbikata koymuştur. Devleti dinden ayırarak laikleştirmek, dinin devletin varlığındaki müeyyidesini kaldırmak, İslâmiyeti bir vicdan ve ahlâk meselesi olarak anlamak, Kur’ an-ı Kerim’ in Türkçe meali ile ibadet etmek Gökalp’in “umdeleri” arasındadır. Tesettürü de karşıdır. “İslâm’ ın emri olmadığını, iptidai kavimlerin tabu anlayışından doğmuş bulunduğunu, İslâm’ a Hırıstiyan Bizans ve İran geleneği olarak ithal edilmiş olduğunu”  iddia etmiştir. (A. İshak Demir, a.g.e.,s.187)

“Benim dinim ne ümittir ne korku/ Allah'ıma sevdiğimden taparım /  Ne cennet ne cehennemden bir korku / Almaksızın vazifemi yaparım / Vaiz!.. Deme cehennemin ateşi / Çıkar bilmem kaç bin çeki odundan / De ki vardır bir güzellik güneşi / Doğmuş bizim aşkımızın od'undan / (…) Vaiz!.. Muhabbeti şerheyle / Ben aramam şeytan nedir, melek ne? / Erenlerin esrarından söz söyle / Seven kimdir, sevilen kim, sevmek ne? / Beni cennet va'di ile avutma / O kalbimdir, çünkü sevgi elidir…” (A. İshak Demir, a.g.e., s.188)

 

Gökalp’in Türk kadını demokrat ve tesettürsüzdür

Gökalp tesettürün aleyhindedir. İslâm’ın emri olmadığını, iptidai kavimlerin tabu anlayışından doğmuş bulunduğunu, İslâm’a Hristiyan Bizans ve İran geleneği olarak ithal edilmiş olduğunu iddia ederek, kaldırılmasını ister. Dinin müeyyideleri âhirete aittir. Kadınların örtünmesi biraz dinî, biraz ahlâkî, birazda teknik olan bir meseledir. Eski Türk kadınları örtünmeye hiçbir kayıtla bağlı değillerdi. (Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi, s.158) “Eski Türk ailesi hem demokrat hem feministtir. Zaten demokrat olan cemiyetler, umumiyetle feministtirler.” (Türkçülüğün Esasları,  s.153) 

 

Eski Türklerde kadınların tesettüre riayet etmediğini; şölenlerde, kurultaylarda, ibadetlerde savaş ve barış meclislerinde hatunların hakanlarla beraber bulunduklarını söyler. Aile ve kadının yerini eski şaman Türk töre ve ahlâk ölçülerinde ele almaktadır. “Başka milletler, asrî medeniyete girmek için mâzilerinden uzaklaşmaya mecburdurlar. Türklerin asrî medeniyete girmeleri için yalnız eski mâzilerine dönüp bakmaları kâfidir. Eski Türklerde dînin zühdî âyinlerden ve menfi ibadetlerden ari olması, taassuptan ve din inhisarcılığından âzade bulunması, Türkleri gerek kadınlar hakkında gerek sair kavimler hakkında çok müsamahakâr yapmıştır. İstikbalde bî-taraf bir tarih, demokrasi ile feminizmin Türklerden doğduğunu itirafa mecbur kalacaktır. O halde istikbaldeki Türk ahlâkının esasları da millet, vatan, meslek ve aile mefhumlarıyla beraber demokrasi ve feminizm olmalıdır.” (Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi, 158-160)

 

Hülâsa ifadeyle, Gökalp’e göre Türk kadını hem zihniyet, hem görünüş olarak laiktir. Kemalist Cumhuriyet için “yeni ailenin” yapısını bu ölçülerle teklif etmektedir.

 

Gökalp “Dinî Türkçülüğü”yle Kemalizm’e hizmet etmiştir

Mustafa Kemal’e hitaben yazdığı “İstida” adlı şiirinde de seküler Türkçülük ve din anlayışını keskin bir taraftar üslûbuyla belirtir: “Garb’ta Şarklı yaşamaktan usandık / Kurtar bizi beynelmilel hüsrandan/ (…) Sürümüzde bir kurt çoban kalmasın / Tepemizde gizli düşman kalmasın / Düşmanların dostu Hakan kalmasın / Kurtar bizi bu yaldızlı yalandan /  Abdülhamit gerçi kızıl sultandı / Buna nispet yine o bir insandı… / Çok masumlar fetvasına aldandı / Kurtar bizi artık kara sultandan…” (Tarih Aynasında Ziya Gökalp, Vehbi Vakkasoğlu)

Hülâsa ettiğimiz fikirlerinden anlaşılacağı üzere Gökalp’in fikirlerinde istikrar ve bütünlük yoktur. Bazan sentezcidir, bazan laik ve sekülerdir, bazan da Durkheimcidir. Sonuçta bütün fikirleri laikçi bir zemindedir. Bu bakımdan kurguladığı Türk milleti de seküler ve laik bir çerçevede yer alır. “Türkçülüğün Esasları” kitabında dinde niçin reform yapılması gerektiğini anlatır. Avrupa'da rönesans, reform, felsefî yenilenme gibi ahlâkî, dinî, ilmî, bediî inkılâpların Ortaçağ hayatına son verdiği, İslâm âleminde bu inkılâplar vücuda gelmediği için Ortaçağ'dan kurtulamadığı, Avrupa skolastiğe nihayet verdiği hâlde, biz henüz onun tesirinde kaldığımız için “muasır bir ulus” olamadığımızı ileri sürer.

1918 tarihinde yazdığı “Vatan” adlı şiirinde bu düşüncede olduğunu açıklamıştır:  “Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur / Köylü anlar manasını namazda ki duanın / Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’ an okunur / Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda’ nın / Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın!..”                                                            

Hâsıl-ı kelâm, Gökalp’i Kemalist Cumhuriyetin laikçi inkılâpçılarından ayırmak mümkün değil. “Dînî Türkçülük” kavramını laik Cumhuriyete adapte eden odur. “Türk milleti Ural-Altay ailesine, İslâm ümmetine, Avrupa beynelmileliyetine mensup bir cemiyetten ibarettir” ifadesiyle laik/seküler bir Türklüğü savunur.       

Yenisöz

Bu haber toplam 61 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim