Ahmet Turan Alkan Açılış Dersinde Beyin Fırtınası Estirdi

Ahmet Turan Alkan Açılış Dersinde Beyin Fırtınası Estirdi
Yazar Okulu’nun İlk Dersinde İhvân-ı Safa Bir Aradaydı. TYB’nin düzenlediği Yazar Okulu’nun 15. Dönemi görkemli bir açılış dersiyle başladı.
Yazar Okulu’nun  İlk Dersinde İhvân-ı Safa Bir Aradaydı.

TYB’nin düzenlediği Yazar Okulu’nun 15. Dönemi görkemli bir açılış dersiyle başladı.

 

Türkiye Yazarlar Birliği’nin çok ilgi gören ve ülkemizde başlatıcısı olduğu faaliyetlerinden Yazar Okulu’nun 15. Dönemi görkemli bir açılış dersiyle başladı. Ahmet Turan Alkan’ın “Gelenekten Yararlanmak, Modernliği Göğüslemek” konulu dersi, çokça duymaya alışık olmadığımız düşünceler ihtiva etmesi ve bu düşünceleri sunuş tarzıyla ilgi çekti.

TOBB Konferans Salonunda gerçekleştirilen açılış dersine geçmeden önce TYB Genel Başkanı İbrahim Ulvi Yavuz Yazar Okulu'nun tarihçesini anlattı. TYB Şeref Başkanı D. Mehmet Doğan ise ağırlıklı olarak memleket meselelerine değindiği bir konuşma yaptı. Ardından Alkan’ın Sivas Cumhuriyet Üniversitesinden mesai arkadaşı ve yakın dostu olan Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Ali Birinci konuştu. Programın takdimi ise TYB Vakfı Mütevelli Heyet Başkan Yardımcısı Ahmet Fidan tarafından yapıldı.

 

D. Mehmet Doğan konuşmasında; “Yazar Okulu” Türkiye’nin geriye, totaliter dönemlere götürülmek istendiği yakın devirde sözümüzü söylemek için oluşturuldu. Sekiz senedir sürüyor. Şimdi 15. dönemin açılış dersindeyiz. Biraz sonra değerli yazarımız her bakımdan “hoca” sıfatını hakketmiş bir şahsiyetimiz Ahmet Turan Alkan ilk dersi verecek.”  dedi.


Konuşmasına üniversitede ders vermekten yorulduğunu ve sıkıldığını, bu sebeple emeklilikten sonra bir daha ders vermeyi özlemeyeceğini sandığını, fakat TYB’nin davetiyle kabul ettiği bu dersin kendisini yeniden heyecanlandırdığını belirterek başlayan Ahmet Turan Alkan daha sonra vereceği dersin ana konusuna geçti.


Bu noktada Alkan’ın konuşmasını dinlerken aldığımız notları sizlerle paylaşmak istiyoruz:

 

Gelenekten Yararlanmak; Modernliği Göğüslemek

 

Modernitenin Daveti Karşısında Biz ve Dilimiz

“Modernleşmenin bize sunduğu davetiye karşısında üç kurum tavır belirlemeye çalışmıştır:

Osmanlı Sarayı

Ulema

Bürokrasi.

Baştan söyleyelim ki hepsi bu daveti temelde kabul etmiştir. Tanzimat’tan beri meramımızı modern kalıplarla ifade ediyoruz. Bunu artık şikâyet konusu etmemek gerekiyor. Fakat bir yandan da değişimi yönetmemiz gerekiyor. Bir noktada kendimiz olarak kalmak zorundayız. Söz konusu yönetim için biricik aracımız “dil”dir. Dili parakete olarak kullanabilmeliyiz. Dil kültürün taşıyıcısıdır, aynı zamanda dini taşıyor, ruhu taşıyor.

 

1975-1990 yılları arasında ‘Dil sadece bir araçtır; İslâmî mesajı İngilizce olarak da, uydurukça olarak da, Sanskritçe olarak da verebiliriz…” diyen bir grup türemişti. Bu düşüncenin kalıcı zararları olmuştur. Çünkü din de dil ile taşınır. Dil, ruhu veren bir araçtır.

 

Elbette ABD’deki Amishler gibi moderniteyi bütünüyle reddedemeyiz. Kaldı ki onlar bunu ABD’de yapıyorlar; aynı şeyi Büyük Sahra’da yapamazlar. Biz Amischler gibi bir tepki vermek istiyorsak bunu ‘dil’ yoluyla yapmalıyız.

Şu anki enkaza bakıp hayıflanmak da yersizdir. Çünkü Türkçenin hazineleri kütüphanelerde yaşıyor. Fakat dil meselesi üzerinde bizim gösterdiğimiz hassasiyete, dil muhafazakârlığına Türkiye’nin dörtte üçünden itiraz gelmiştir. Çünkü Türkiye’de sanat, edebiyat ve basının % 60’ını Sol kontrol eder. Dolayısıyla bu adamların vaktiyle dile sahip çıkmaları gerekirdi. Sosyalizm ayrı bir şeydir, dili muhafaza etmek ayrı bir şeydir. Belki şaşırtıcı bir gerçektir ki bu görev bizim gibi sanat, edebiyat ve basın alanında itibarı olmayanlara düşmüştür. Fakat Tercüman gazetesinin 70’li yıllarda bu alanda önemli etkileri olmuştur


Sağın Cehaleti Solun Eseri

 

Türkiye’de Sağın cehaleti, ezikliği, fiyakasızlığı Solun eseridir. Bütün bunlar karşısında Sağın itirazının çok kaliteli olması gerekirdi. Sol ise bugün Türkçeye sahip çıkmadığı için hayıflanıyor. Demokrasiye de sahip çıkmadılar; darbecilik kültürünü desteklediler. Fikirleri yetmediğinde sokakta silâhlı eylem yapma yolunu açtılar. Hâlâ çoğu darbeleri alkışlıyor. İçlerinde insaflı bir kısım da sesini yükseltmiyor değil… Solun bu kısmıyla ittifak yapıp zengin Türkçeyi yaymak lâzımdır.

 

Geleneğe yönelik saldırılar bizim dengemizi bozmuştur. Türkiye’de uzun bir süre Sosyalist kültürün yerleşmesi için millî kültür unsurlarına saldırmak gerektiğini düşündüler. Buna karşılık biz de eksiği gediğiyle geleneği korumaya çalıştık. Halbuki geleneğin korunmayacak tarafları da vardır. Böyle fikrî bir vasatta bizde laik kültürün gelişmemesi pervasız din aleyhtarlığı sebebiyledir.

 

Laiklik ve Muhafazakârlık  İlişkisi

 

Şunu daha önce söylemiştim: Türkiye’de laikliği muhafazakâr kesimler sahiplenmelidir. Çünkü laiklik aslında bu kesimin haklarını gözetir. Artık bu noktaya gelindiğini görüyorum. Dindar kesim laikliğin din ve vicdan hürriyetini sağlayabileceğini görmeye başladı.

 

Solun Sağa Ağabeyliği

 

Eğer Sol, bize ağabeylik yapsaydı –ki kültürel geleneği daha eskidir Solun–, Türkiye’de şu anda yaşadığımız bazı problemleri yaşamıyor olurduk.

 

Sağ cenahta isyan kültürü zayıftır. Bir devletçi tarafımız var. Sol kültürün alamet-i farikası ise isyan kültürüdür. Biz bunu onlardan öğrenebilirdik. Millî kültürü muhafaza etmek Sağa yüklenen bir tür türbedarlık vazifesi olmayabilirdi.

 

Sağdaki “Milliyetçi, şanlı bir geçmişe sahip…” söylemi bir ezikliğin tezahürü de olabilir pekalâ. Geçmişiyle övünmek normal bir insan için patolojiktir. İnsan eseriyle övünebilir, hatta övünmez bile… Müslüman kültürün temeli “Yap iyiliği at denize, balık bilmezse Halık bilir”  anlayışıdır. Üstelik övündüğümüz geçmişi de iyi bilmiyoruz. Neye dayandığını bilmezsen boşluğa dayanırsın.

 

Geleneksiz Modernlik Muhal

 

Geleneği tanımadan ve onu tutan asıl mecra olan dili anlamadan modern olamayız. Modern olmak için geleneği tanımalıyız.

 

Şiirimiz Dil Devrimiyle gelen enkazın ağırlığını kaldıramadı. Aslında Dil Devrimi son derece akıllıca bir projedir. Bu proje dildeki dini kaldırma projesidir. Türkçe seküler bir dil hâline getirilmeliydi. Fakat böyle bir dil aynı zamanda bizi biz yapan her şeyi törpüledi. Modern Türk şiiri hem muhtevasız kaldı hem de takır tukur oldu. İyi şair yetişmiyor, ortalık müteşair dolu. Eğer şiirimiz geleneğe yaslansaydı bir şey olurdu.

 

Bir Türk romancısının eserleri Nobel ödülü kazandı. Bu, Türk kültürünün ödül alması mıdır? Bu yazar Manhattan kenarından ülkemizi seyreden bir yazardır. Bütün gelenek yararlanmaları bir oryantalist gibidir. Bu demek değildir ki Orhan Pamuk iyi bir romancı değildir; o ayrı bir şeydir.

 

Masal Geleneğimiz ve Diğer Avantajlarımız

 

Dünyanın en müthiş alış verişlerinden biri bir büyüğün bir küçüğe masal anlatmasıdır. Bu çok sinematografik bir hadisedir. Bizim de bir masal geleneğimiz var. Adam gibi, basit ama etkili şeyler anlatarak yeni bir roman ve hikâye geleneği oluşturulabilirdi. Mustafa Kutlu yıllardır bunu yapmaya çalışıyor. Hollywood da izleyiciyi çocuk kabul edip doğrudan kana karışan bir tahkiye tarzını uyguluyor.

Bizim bu hususlarda avantajlarımız var. Yeter ki ne yapacağımızı bilelim. Batıyla erken bir dönemde hesaplaştık. Meselâ Ahmed Cevdet Paşa kendi içinde bir terkiptir. Beşir Fuad, Abdullah Cevdet bu hesaplaşma dolayısıyla sarsılmış, kendi kuvvelerini de işin içine katarak cevaplar bulmuşlardır. Abdülhamid’in de Batı karşısında ürettiği özel bir alaşım vardır.

 

Sanat ve Şahsiyet Bütünlüğü

 

“Sanat ve şahsiyet” meselesi de çok önemlidir.

 

Nurettin Topçu “Öğrenmek zekânın, yapmak ahlâkın işidir” der. Bu çok dikkat çekicidir. Bu gibi fiillerin ahlâktan bağımsız olamayacağı bir gerçektir. Bu hususta iki grup örnek üzerinde durmak istiyorum:

 

Yahya Kemal-Ahmet Hamdi Tanpınar, Batının meydan okumasına sanatlarıyla nasıl cevap verdi. Bunun yanı sıra şahsiyetleriyle de nasıl cevap verdiler? Sadece sanata bakıp şahsiyete akislerine bakmamak olmaz.

 

Şimdi soru şudur: Biz Yahya Kemal’i gençlere ideal olarak takdim ederken doğru bir şey yapıyor muyuz? Şunu düşünelim: Yahya Kemal gelse ve bacımızı istese, verir miyiz? Sanatına  “Sanatına hürmetkârım, veririm” diyebilir misiniz?

 

Mehmet Âkif-Necip Fazıl ikilisi de dikkat çekicidir. Âkif’in cevabı çok daha başkadır ama eser verirken o da bir Batılıdır. Şahsiyetiyle Batılı değildir; bir şahsiyet salâbeti, karakter letafetidir Mehmet Âkif’te parlayan…

 

Necip Fazıl’ın cevabı da farklıdır. Büyük tereddütlerin ve med-cezirlerin adamıdır. Med-cezirlerin arasında bir yandan da sanatını üretmiştir.

 

Ama hiçbirisi dört başı mamur şahsiyetler değildir. Modernlik doğrudan şahsiyetimize saldıran bir şeydir çünkü.

 

 

Gelenek ve Şehirlilik İlişkisi

 

Geleneğin bir başka unsuru, bir şehirli kimliği olmasıdır. Köye dair ne varsa geçersizdir, fersûdedir. Var bir şeyler ama yetersizdir. Türk toplumu artık köylülüğünü tasfiye ediyor. Bu hususta da acımasız davranıyor.

 

Geleneği şehirli kültürü olarak burjuva kültürünün ortasına yerleştirmemiz lazımdır. Tâbi olduğumuz sosyolojik gelişmeler Türk toplumunun yeni bir şehir kültürü oluşturmasını gerektiriyor. Şehir kültürünü özümsemeliyiz. İstanbul’a yerleşen bir Sivaslının oğlu-kızı İstanbulludur. Ankaralı Ankara’da yaşıyorsa orayı tenevvür etmelidir. Bu şehir kültürünün altını çizmeliyiz. Şehre sahip çıkmak medeniyete sahip çıkmaktır. Şehir dinlerin, üç dinin bile insanları ittiği bir mekândır. Meşhur şehirli evliya-köylü evliya menkıbesini anlatmaya lüzum görmüyorum.

 

Eğer çok hayatî sorularınız varsa cevap vereyim.
…”


Haber: Yusuf Turan Günaydın

 

 

Bu haber toplam 1760 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim