• İstanbul 32 °C
  • Ankara 25 °C

Aksaray Bir Tutam Aksaray…

M. Ali ABAKAY

Şehirleri gezip dolaşırken dikkatimizi çeken Kapadokya’da “Kapadokyanın Kapısı” bildik, diğer gezginler gibi. “Aksaray” denilince akla İstanbul’un semti gelir. Bilmeniz gereken Aksaray Semti’nin Aksaray’dan İstanbul’a zorunlu göç edenlerce oluşturulmuş olduğudur. Sivas’ta yaşayan nüfusun fazlasının İstanbul’da olması gibi, Aksaray’dan şimdi İstanbul’da 50.000 civarında Aksaray nüfusuna kayıtlı Aksaraylı mevcuttur.

 

Aksaray’ın tarihteki önemi, Anadolu’nun iç kısmında her yere adeta açılan bir kapı olduğudur. Onun için Evliya Çelebî, bu tanımda bulunur.

 

Hitit Kaynaklarında “Nenessa-Nenossos” olarak geçtiği varsayılan yerleşim yeri, Kral Kiakki zamanında “Şinuktu” isimlendirmesiyle bilinir. Kapadokya Krallığı’nda “Garsaura” adı, Arkhelais’e dönüşmüştür.

 

Ihlara Vadisi’nde yapılan kiliselerin ana sebebi, Müslümanların Roma üzerine yaptıkları seferlerden dolayı Hristiyanların yerleşim yeri oluşturduğudur. Günümüzdeki ismini Arkhelais’ten Aksaray’a dönüştüren II: Kılıçaslan’dır. İlim ve irfan merkezi haline gelen Aksaray, bir ara “Şehr-i Süleha-Salihlerin Şehri” olarak da anılmıştır. Selçukluların günümüze gelen eserleri, Osmanlı döneminde korunmuştur.

Bu vasfıyla şehir, digergamlık-iyilik yönüyle seçkin konumdadır. Biz, bu güzellikler şehrini ele alırken Aksaray’ı hem tanıtmaya çalışacak hem de bilinmeyen kimi hususlara değineceğiz; önceki şehirleri anlatırken, tanıtırken izlediğimiz yolun dışında anlatım tarzını kullanarak.

 

Rivayet olarak anlatılan Selçuklu Sultanının kızının saray dışında bir dervişe âşık oluşu etrafında gelişen “Ah Saray!..” ifadesi, şehrin ismini bu efsaneden aldığını belirtenlere de rastlanır. Kız, saraydan kurtulmak, sevdiğine ulaşmak ister, halinden kimse anlamaz. Gelen Hâzık, gönül işini çözer, Dervişle Sultanın Kızı evlendirilir. “Ah Saray” sitemi, Aksaray’a ad olur. 

 

Şehrin Konya’ya bağlılığı 1920’de il vasfı, Niğde sınırlarına alınmasıyla son bulmuş, 1989 yılında tekrar il olma özelliğine kavuşmuştur.  

 

Yunus Emre’nin Erzurum’da Şeyhiyle makamının bulunuşu gibi, Aksaray’da bu bereketten nasibini almıştır. Yunus Emre Makamı, Ortaköy-Sarıkaraman’da iken,  Tapduk Emre Makamı merkeze bağlı Tapduk Emre Köyü’ndeki Ekecik Dağı eteğindedir.

 

Aksaray bir tutam Aksaray…

Darende’de medfûn Somuncu Baba’nın Oğlu Şeyh Hamidî Veli, Ervah Mezarlığı’ndaki açık türbesinde ebediyete gönül dostlarını bekler.  Türbe girişinde “ Ne kahrı düşman elinden, ne lütfu tanıdıktan bil. İşlerini Hak’ka havale et, onları Allah’tan bil” Kitabesi dikkat çekicidir.

 

Aksaray Ulu Camiî, Karamanoğulları inşasıdır. Yapımı 1402’de başlayan camiî, Karamanoğlu II. Mehmet tarafından yapılmış, oğlu II. İbrahim tarafından bitirilmiştir.

 

Aksaray’ın Selçuklulara geçişi, 1142 yılındadır. Osmanlı sınırlarına alınışı, 1470’li yılları bulur. Selçuklu ve Osmanlı arasındaki zaman diliminde söz sahibi olanlar, sırasıyla İlhanlı, Danişmendli ve  Karamanoğullardır. Osmanlı Döneminde İstanbul’un demografik yapısını değiştirmek için Aksaraylıların çoğu, İstanbul’a nakledilir. 

 

 “Aksaray’a gidişimiz, Nevşehir üzerinden oldu, Ankara dönüşü… Ihlara Vadisi’ni merak ettik, açıkçası. Yarım saatlik mesafede şehir merkezinden Ihlara’ya yolculuk yaparken, görmediğimiz güzellikleri tarif etmekten uzak tuttuk, kalemimizi. Görmedikçe anlatılamayan doğal güzelliklerin merkezinde, tarihle iç içe olmanın hazzı, insan eliyle yapılan kayadan oyulmuş yapılar manzumesi, insanın yaşamak için mücadelesini vesika olarak tarihe kaydediyor, açıkçası.

 

Aksaray bir tutam Aksaray…

 

Tuz Gölü’ne giderken bir darb-ı mesel geldi, aklımıza:”Beni ne kadar seversin?”  Cevabın tuz olduğunu duyan muhattab, kızmıştır, her hâliyle. Yemeği tuzsuz pişiren kadın, kocasına yalvarır, günler sonra. Ucuz olduğu için değeri bilinmeyen tuzun kıymetini ancak, bu şekilde anlamıştır, elmas, mücevher, altın bekleyen kadın. Bu bir hükümdarın kızına sorduğu sorunun cevabı olarak da bilinir: “Tuz kadar.”

 

Evimizin tuzu-biberi olarak belirtiriz, çocukları. Çocuklar olmasa hayatın manası eksik, tuz olmasa yemeğin tadı tamam olmaz.

 

Tuz Gölü’ne varınca ayaklar çıplak, eller kara sıvanmış misali… Aksaraylı, gölün Konya’yla anılmasından muzdarib, biraz. Tuz Gölü’nün kendi taraflarına düşen bölümü fazla tanıtılmamış, sanki.

 

Göle yakın bölümlerde yetiştirilen kavun-karpuz, tuzla tadını kaybetmemiş. Merak bu ya, soruyoruz, çevredekilere:

-Karpuz Diyarbakır’da tatlılığından yenmezken burada tuzluluğundan yenir mi?

Tebessüm yayılıyor, köylümüzün yüzüne:

-Dadı verde gurban olduğum, lezzetine doygum olmaz!..

Karpuz hediyesi oluyor, yaşlı anamızın. Yol boyunca datlı konuşması geliyor, hatırımıza.

 

Tuz Gölü’nde sadece tuzun çıkarıldığını düşünmemek gerekir. Ülkemizde kuşlara yurtluk eden gölde flamingolar, başta yer alır. Birçok kuş türünün üreme ve konaklama merkezi olan göl, bu yönüyle farklılık gösterir. Tuzluk alanda yerleşime elverişli olan göl, bu yönüyle kuşların dışardan gelebilecek tehlikelerden korunması için ideal yerdir.

 

Hasan Dağı’nın zirvesine çıkamadık. Çıkanların deyişiyle göl, bembeyazlığıyla bulut kümelerini andırmaktadır. Gökyüzünde uçuyormuş hissi veren gölü, zirveden seyre bir daha gelişimizde görmek, kısmette olur, belki.

 

Koçhisar Gölü’nün de bulunduğu Aksaray’da kuraklığın yaz ayında artması, akarsuların önemliliğini artırmaktadır.   

 

Aksaray bir tutam Aksaray…

Gezdiğimiz, dolaştığımız illerde mutfak tanıtımı olmazsa olmazlardandır. Anadolu’nun dört yanında yemekler malzeme olarak aynı olsa bile, isimleri yöreden yöreye değişkenlik arz eder.

 

                Soğanlama’yı, Kuskus Pilavı’nı, Tatlılardan Höşmelim-Höşmerim, Katmerin Sarısı-Sarı Katmer, Ev Makarnası-Erişte, Domates Çorbası, Kaysı Dolması, Bamya Çorbası, Çiğleme, Kerek, Saç Böreği akılda kalanlardan bir kaçı. 

 

                Mutfağı belirgin kılan hububata dayalı beslenme kültürüdür. Kuraklığın yoğun oluşu, buğdayın, mısırın, pirincin yemek çeşitlerinde yoğunluğunu gösterir.

 

                Aksaray bir tutam Aksaray…

                Ülke çapında gezerken Zinciriye Medresesi adıyla Diyarbakır’da ve Mardin’de gördüğüm medreselerin üçüncüsü, Aksaray Zinciriye Medresesi. İnşâ tarihi 1336-1338 olarak yansımış, kaynaklara. Karamanoğlu Yahşi Bey’in emriyle yapılan medresede kimler yetişmiş, ilim ve irfan ile?

 

Somuncu Baba, Yusuf Hakiki Baba, Ak Şemseddin olmak üzere birçok ilim erbabının müderrislik yaptığı Zinciriye’de, halen geçmişe doğru esintiler taşır, duvarlarına sinmiş ders halkalarıyla. Oturduğunuz yerde sırtınızı, taş duvarlara yaslayın, karşınızda dönemin ünlü simalarını hayal edersiniz. Kuyudan çekilen suyu, maşrabaya dolduran, uzak yoldan gelmiş olanlara ikrâmda kusur etmemek için ayaktaymış gibidir. 

 

Medreselerin tarihinde işlevleri daima göz kamaştırmıştır. İnsanı hüzne gark eden yönler, günümüze ulaşan bu mekânların aslî vasıflarından ısrarla uzak tutulmalarıdır, adeta.

 

Zinciriye, hapishane olmuş, cezalandırılanlar için. Bu yetmemiş olacak, terk edilmiş, nisyana bırakılmış. Müze’ye çevrilmiş yıllar sonra. Aksaray’dan toplanan geçmişin mührü eserlere ev sahipliği yapmış, üçüncü yaşantısında.

 

Kuyusundaki zincir kırılmamışsa bile, unutulmuşluğun sardığı zincirlerden kurtulmuş. Bir tarafta mumyalar, etnografik ve arkeolojik bulgular teşhir edilir, salonlarında. Aksaray’ın eskiden hububatına, zahiresine ev sahipliği eden küpler, göze görünür, bahçesinde, kendisini saklamadan.

 

Güvercinkaya’dan taşınan objeler dikkat çekmiyor değil; gündelik hayatın birer işareti olan, hayatın içinde lazım çanaklar-çömlekler, süs eşyaları. Âcemhöyük’ten gelenler daha farklı görünüyor, adeta. Kapaklı vazolar, mühürler, testiler,..

 

Selçukludan nişanlar eksik değil, Zinciriye’de. Darphane’den alınma eserler, meraklısını bekler gibidir. Savaşın merkezinde bulunan şehrin stratejik konumu, etnoğrafik eserlerde kendisi gösteriyor, kuşkusuz. Kılıçlar, silahlar yanında yaşamın olmazsa olmazı kılık-kıyafet çeşitleri, halılar, kilimler görülür, etrafta. Dünün bugüne miras kalmış diğer eşyalarıyla. Sikke çeşitliliği Helenistizmden Româ’ya, Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanıyor; bronz, bakır, gümüş, altın yapısıyla.

 

Çanlı Kilisesi’nden çıkarılan mumyalar ve mumyalara ait eşyalar, farklılık kazandırıyor, diğer envantere giren eserlerle.

 

Zinciriye’ye uzak durmamış, Ulu Camiî. Babası Kılıçaslan’ın izinde giden Rükneddin Mesut, yığma tepede inşâ ettiği camiî, dedesinin ismini taşıyan oğlu tarafından eklemelerle genişletilmiş, günümüze kadar gelmiş. Minberinin ustalıklı yapısına katkı sunan abanoz, süslemenin, sedefin, kakmacılığın, narin işçiliğin izlerini taşır, Rükneddinle Mesut’un ismini bir arada buluşturarak..

 

Elazığ’da gördüğümüz minareye kardeş çıkan Kızıl Minare, ülkede ikinci minare midir? Bunu bilmemiz imkânsız. Gezmediğimiz, görmediğimiz, ömrümüz vefa ederse gittiğimiz yerlerde dikkatimizi minareler üzerinde yoğunlaştıracağız. Selçuklu Hükümdarı-Sultanı Gıyaseddin Keyhusrev’ce 1220-1221’de yaptırılan minare, eğik duruşuyla farklılık taşır. Rengini tuğlasından alan Kızıl Minare, camiîne sonradan kavuşmuş, minarelerdendir.  Eğik oluşu, secdeye kapanmanın işareti midir yoksa insanın dünyada ilelebet yaşamayacağının, dünyanda bırakılan eserlerin fanî olduğunun işaretçisi midir? Bu, bilinmez.  

 

Aksaray bir tutam Aksaray…

Aksaray’da fazla kalamayışımız, höyüklere zaman ayırmamızı güçleştirdi. Yeşilova’da Âcem Höyük, adını Yavuz Sultan Selim zamanında Azerbaycan’dan nakledilen aile iskânından alır. O dönemde Çaldıran Zaferi sonrası halk, dışardan gelenlere yabancı manasında “Âcem” adını vermiştir. Âcem, kimi zaman bilinmeyen yapılar için de kullanılır. Akla düşen, sadece İranlılara verilen isim olarak kalmışsa da Âcem Höyük, Azerîlerle ilgili değildir. Höyüğün geçmişi, Asur ticaret kolonilerine dayanır. Yapılan arkeolojik kazılarda saray kalıntılarına rastlanmış, buluntuların bir kısmı müzelere taşınmıştır. Niğde, Ankara Müzelerinde sergilenen buluntuların bir kısmı Zinciriye’de sergilenir. Aksaray’ın Niğde’ye bağlı ilçe konumu sebebiyle müzede yer alan eserlerin bir kısmının Aksaray’a taşınması gerekir.

 

Aşıklı Höyük, Kızılkaya Köyü’nde yer alır. Ihlara’ya giderken uzaktan gördüğümüz höyükte, obsidiyen merkezli cam ocakları bulunur. Obsidiyen’in bir dönem, ticarette savunma aracı olarak satıldığını, bunun ticarî hammadde olarak Ortadoğu’ya kadar ulaştığını arkeolojik buluntulardan anlıyoruz.

 

Aksaray Bir tutam Aksaray…

Ticaretin insan yaşamında vaz geçilmez olduğunu söylemeye gerek var mı? İpek Yolu-Baharat Yolu, bildiğimiz coğrafyada herkesin hatırındadır. Aksaray’da Öresin, Sultanhan, Alayhan bilinen başlıca hanlardır.

 

Tepesi Delik Han şeklinde bilinen Öresinhan, Nevşehir’e giden yoldadır, belli başlı tacirlerin konakladığı, yetkililerle görüştüğü, bölgenin ekonomik borsası konumunda bilinir. Selçuklu Egemenliği’nin son döneminde inşâ edildiği söylenebilen Öresinhan, hükümdarlara ayrılan misafirhanesiyle, güvenlikli yapısıyla dikkati üzerine çeker.

 

Aynı adı taşıyan yerleşim biriminde olan Sultanhanı, Alaaddin Keykubat’ın emriyle 1229-1230 inşâ edilmiştir. Sonradan Gıyaseddin Keyhusrev, hanı günümüz şekline dönüştürmüştür. Gökmedrese’yi çağrıştıran mimarî şekli, iki yapının aynı dönem içinde ortaya çıktığını gösterir.

 

Hanlar içinde askerî özellik taşıdığı hissedilen Alayhan, ilginç aslan figürüyle farklı konumdadır. Hanın Karahanlılar’daki Tirmiz Sarayı’nda görünen çift gövdeli tek başlı aslan figürünü taşıması, hanı özellikli kılmaktadır. Hanın II. Kılıçaslan ile ilişkisi kurulmaktadır.

 

                Aksaray, bir tutam Aksaray…

Hasan Dağı’nın Erciyes’i ağabey bilmişliğini, Kayseri Araştırmalarımızdan biliyoruz. Erciyes’le kardeş Hasan Dağı, ulaşım olarak kolaylık sağlıyor, Ağabeyi’ne göre.  Helvadere’den görünen ihtişamıyla Hasan Dağı, yeşilliklerle çevrili. Ihlara’yı geçtikten sonra daha netleşen siluet, güzelliklerle örülmüş yeşilliklerle bütünleşiyor, ormanlıklar koynunda. 

 

Peristremma’ya gidişimiz, Güzelyurt’ta çay mollasını gerektirdi. Melendiz’in çevreyi nemlendiren yapısıyla esen rüzgârın ılıklığına eşlik eden esinti, güzergâh boyunca varlığını hissettirdi.  Ihlara’ya Hasan Dağı’na ulaşımı kolaylaştıran yoldan varılır. Vadi’ye ulaşmanın kestirme yolunu haritadan bulunca, zamanı değerlendirmek isteğimiz artıyor. Kuşbakışı gözlemlediğimiz Ihlara’ya gitmemek olmaz. Mutlaka görmeliyiz. Küçük beldenin insanı kendisine cezbeden vadisi, adeta avucumuzun içindeymiş gibi. Ürgüp’te, Göreme’de gördüklerimizi yeniden yaşamış gibiyiz. Kayaların şekillenmişliğinde insanoğlunun azminin şahikaya çıktığı tabloda birçok yerleşim yeri, el emeği-alın teriyle ve savunma psikolojisiyle şekillenince Ihlara, daha anlam kazanıyor, nazarımızda.  Hasan Dağı’nın kızgın zamanında dışa vurduğu öfkesi, Ihlara’yı biçimlendirmiş. Lavlar, vadiye akarken, oluşmuş volkanik yapılaşma, bölge halkının yerleşimine zemin hazırlamış.

 

                Aksaray bir tutam Aksaray…

Taşın insan gücüne boyun eğdiği dönemlerin belirgin halini, Şanlıurfa’da, Mardin’de, Diyarbakır’da ve diğer birçok şehirde gördük. Kapadokya’da ve özellikle Ihlara’da kayaların oyularak yapı şekline dönüşmesi, yapıların bir arada olmasıyla önemli. Burada taş şekillenmiyor, ana yapısında barınağa dönüştürülüyor.

 

Melendiz, Selime’den Yaprakhisar’a, Belisırma’ya yönelerek vadi boyunca Tuz Gölü’ne ulaşmaya çalışır. Irmağın çizdiği kanyondaki ilerleyişi, asırlardandır devam eden uğraştır, Tuz Gölü’yle buluşması için. Adeta, kendi etrafında dönercesine akıyor, Vadiye Potamus-Kapadukus-Kappadokya ırmağı Melendiz. Kanyonda akışının etrafına verdiği canlılık, ressamın tuvaline farklı dirilik verir, sanki. Yamacın dikliğiyle derinden akan Melendiz, etrafında yapılaşmanın sebebidir. Kimi ibadethaneler, barınaklar, suyun olduğu yerde hayatın işaretçisi. Yüzlerce basamaktan oluşan iniş, Melendiz’e ve Ihlara’ya ulaştırır, sizi. Siz, yüz elli deyin, biz yüz altmış metre diyelim, bu iniş için.

  

                Vadi’de göz alabildiğince kilometrelerce uzayan kayalık oluşumlar içinde oyma kiliseler, içine kapanıklığın ifadesi konumunda, korunaklı yapıda, kendi dünyalarını oluşturmuş, ibadethanelerinin duvarlarına fresklerle işaretlerle duygularını, düşüncelerini nakşetmiştir. Romanın zulmünden kaçan İsevîler, Ihlara’da dış dünyayla irtibatını kesmiştir, büyük ölçüde. Ihlara, bunun tescilidir, belgesi konumundadır, çevredeki diğer görüntüleriyle.

 

Yılanlı, Sümbüllü, Ağaçaltı, Kokar, Kırkdamaltı, Pürenliseki, Bahattin Samanlığı, Eğritaş’ta İncil’den yansımalar taşır, Freskler. Hazreti İsa Peygamberin Doğumu, Hazreti Meryem, Son Veda Yemeği, sıklıkla dile getirilen hususlardır, fresklerde.

 

Kiliseler, Selime’de, Yaprakhisar’da dünden bu güne ulaşmıştır, aynı şekilde. Koyunağul  Davullu-Güvercinlik, Çohum, Yazılı, Panaga, Alaygediği Doğanyuvası, Kale Kilisesi yanında Selime Katedrali, Selime  Hatun Türbesi dikkat çeken yapılardır. 

 

Selime Katedrali, bir yılın gününe eş basamaklarıyla çıkabildiğiniz zaman içindeki fresklerle sizi, miladın başlangıcına, Hazreti İsa Peygamberin doğuşundan ilk yüzyıla kadar götürür. 

Tarihin ötesinden bu güne yolculukta geçen iki günlük dolaşmışlığımız, bize anlatılanın, okutulanın ve gördüğümüzle baktığımızın aynası oldu.

 

Tekrar görebilir miyiz? Kısmet ve nasib!..

 

Aksaray’da kaldığımız zaman içinde Kızıl Minare, Ihlara Vadisi, Tebessümü akıldan çıkmayan anamızın sevecen bakışı, unutulur gibi değil. 

Aksaray bir tutam Aksaray…

Bu yazı toplam 309 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim