Ali Çolak'tan " O kelime! "

Ali Çolak'tan " O kelime! "
Sidney'de bir öğle sonu, o muhteşem opera binasının önünde uzayıp giden merdivenlere uzanmış gökyüzüne bakarken, bizim dilimize pelesenk ettiğimiz kimi kelimelerin burada hiç mi hiç anılmadığını, belki sözlüklerde bile geçmediğini düşündüm.

O uzun, upuzun merdivenlerde otururken, Capote'nin Yerel Renkler'ini nereden ve niçin hatırladım, bilmiyorum. Yabancı bir şehirde olmak, kendiliğinden bir rahatlık, hürriyet ve istiğna bağışlıyor insana. Oranın dertleri, acıları sizi hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Derinlere, gözeneklere inmeden, yalnız görmek istediklerinizi ve daha çok güzel olan ne varsa onları görerek geziyor, dolaşıyor ve kendinizle, yalnız hülyalarınızla meşgul oluyorsunuz. Her gezgin biraz yurtsuzdur. Orada, uzak bir kentte, düşünceniz ne ülkenizin ömür törpüsü gündeminde ne de sokaklarında gezdiğiniz kentin sorunlarındadır. En çok kendiniz ve kendinizle olduğunuz yerdesinizdir, hürriyetin en geniş anlamında...

O uzak kentin harikulade akşamüstlerinde, o erken başlayan cumartesi sabahlarında, bütün yolculuk boyunca okuduğum kitaplarda, öykülerde, şiirlerde ve tabii Capote'nin 'renkler'inde görmediğim, işitmediğim, karşılaşmadığım 'lanetli' kelime, bu topraklara ayak basar basmaz burnumun dibinde bitiveriyor. İlk karşılaşma: İşler nasıl 'yoğun' mu? Telefonda biri: Nasılsınız, 'yoğun'sunuz değil mi? Bir dost: 'Yoğun'sunuz diye rahatsız etmek istemedim. Ve daha, daha, daha başkaları: Çok yoğun çalışıyorsunuz, bu yoğunluk içinde nasıl yazıyorsunuz? Hayır, daha fazlasını diyemeyeceğim!..

Sizden saklayacak değilim, biliyorsunuz. Kimi kelimelerle aram yoktur hiç. Duymaya tahammül edemem. Bir tiksinti, baygınlık hali, sinir kalkışması... Artık adını anamayacağım şu menhus kelime, bütün rahatımı kaçırmaya yetiyor. Ve bir veba salgını gibi insandan insana, ağızdan ağza, dilden dile geçiyor, bulaşıyor ve yerleşip kalıyor. On parmağında on marifet! Dostlukları kemirip yıpratıyor, buluşmaların pabucunu dama atıyor, söyleşmeleri kısaltıyor, dağarcıkları kurutuyor... Ne gizlemeli; yalancı, düzenbaz insanlara çeviriyor hepimizi. Bütün mazeretlerin doğal ve affedilebilir müsebbibi!

Bir yalanın seline kapılmış gidiyoruz. Vebalı bir kelimenin ardına saklanıp içimizin bütün çürümüşlüğüyle, yürekten değil, dil ucuyla, yalancıktan, yılışıkça, çalışılmış bir ustalıkla söyleyiveriyoruz: Ah ne kadar '....'um bir bilsen! Hem de çok... Hiçbirimiz, bir dostun hatırını yıkacak kadar lebâleb dolu, sıkı, sıkışık değiliz. Başımızı kaşıyacak vaktimiz var. Bir selam vermeye, bir gece yarısı bir telefonda bir dize okumaya, birbirimizin elini sımsıkı tutmaya, gözlerinin ta içine bakmaya vaktimiz var. Başka bir şehre gitmeye, belki portakal çiçeklerinin mevsimine, 'yerel renkler'e ve başka şehirlerin akşamlarında başka rüzgârlara vaktimiz var.

Ne olur, o kelimeyi bir daha söylemeyin!

23.04.2011 Zaman

Bu haber toplam 511 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim