AMERİKAN YÜZYILI

AMERİKAN YÜZYILI
TYB Akademi Amerika Sayısından: Maşallah Nar: AMERİKAN YÜZYILI

Annales Okulunun en önemli temsilcilerinden biri olan Fernand Braudel, tarihin ortaçağdan kalma tek yörüngeli ve tek katmanlı anlayışına yeni bir yorum getirerek Annales okulunu salt protest bir forum olmaktan çıkardı. Braudel’le beraber daha tutarlı ve kurumsal bir akıma dönüşen Annales okulunun total yaklaşımı, siyasi vakaya odaklanan büyük anlatının yerine tarihin arka planda kalan ya da kayda değer görülmeyen diğer aktörlerini ve siyasi hikâyenin dışında kalan cihetlerini de içine alan çok yönlü bir tarihçilik yarattı. Braudel’in Tarih yaklaşımına getirdiği belki en önemli yorum ise, zamanı üç farklı katmanda hareket eden bir akış olarak tasnif etmesiydi. Ona göre her şeyi kuşatan zaman Kısa, Konjonktürel ve Uzun olmak üzere üç farklı düzeyde ilerliyordu. Kısa olan zaman hızlı değişen ve daha ziyade gündelik olaylara tesir eden düzeyi, Konjonktürel olan toplumların ve devletlerin biraz daha yavaş akan zamanını, uzun olan zaman ise tarihin yaşandığı sahneye tekabül eden ve Braudel’in tarihçilik anlayışında çok önemli bir yere sahip olan akış ve değişim hızı en yavaş olan coğrafyaya karşılık geliyordu.

 20. yüzyıl, Braudel’in Konjonktürel olarak tanımladığı zaman katmanının belki de tarihin hiçbir döneminde görülmemiş hızla ilerlediği bir tarihsel aralığı ifade eder. Elbette Kısa zaman da Konjonktürel olana paralel şekilde çok hızlı ilerlemektedir fakat tarihe istikamet veren olaylar Konjonktürel katmanda vuku bulmaktadır. Olayların akış hızı öylesine baş döndürücüdür ki, Ortaçağların muktedir imparatorlukları tarih sahnesinden parçalanarak çekilmiş, büyük miraslar üzerine küçük devletçikler kurulmuş ve dünyaya hükmeden yeni süper güçler vücuda gelmiştir. Tanıtacağımız kitaba konu olan ABD de bu hızlı akışta dünya siyasi sahnesine giriş yapmıştır. I. Dünya Savaşı ise, Dünya siyasetine müdahil ve oyun değiştiren bir aktör olarak dâhil olduğu kırılma noktasıdır. Dolayısıyla son yüzyılda ABD’nin başrolde olduğu pek çok tarih anlatısı ve olayların tahlilinde bir süper güç olarak ABD’nin merkez devlet pozisyonunda yer aldığı mebzul miktarda siyaset teorisi üretildi.

Ünal Gündoğan’ın kaleme aldığı Amerikan Yüzyılı, Amerika Birleşik Devletleri’nin Yükselişi ve 11 Eylül 2011 isimli eser temel olarak ABD’nin henüz devletleşememiş bir İngiliz kolonisi olduğu dönemden başlayarak, sırasıyla bağımsızlık süreci, ABD’nin I. Dünya savaşıyla beraber Dünya siyaset sahnesine güçlü bir giriş yapması, II. Dünya savaşından sonra Dünya’daki geleneksel güç merkezlerini tamamen değiştiren ve Avrupa devletlerini gölgede bırakan bir süper güce dönüşmesi, soğuk savaş döneminde Sovyet Rusya ile arasında yaşanan yüksek gerilim ve Dünya siyasetinin bu iki kutuplu gerilimin tesiri altında yaşadığı mücadeleler ve son olarak 11 Eylül saldırısı ve akabinde ABD’nin artık yaptıkları için herhangi bir uluslararası meşruiyete ihtiyaç duymayan zorba bir hegemona dönüşme süreci bir kronoloji ve olayların ilişki örüntüleri gözetilerek aktarılmaktadır. Yazar, kitabında bir teorik yaklaşım ya da Uluslararası ilişkiler disiplininin izin verdiği esneklik sınırlarında geleceğe dair kehanetler sunma iddiası taşımamaktadır. Müellifin eserin telifinden murat ettiği esas gaye, ABD’nin bağımsızlığını kazanmasıyla başlayan süreçten,  11 Eylül 2011 saldırısına kadar geçen zamanda onu bugün karşı karşıya olduğumuz ABD’ye dönüştüren süreci tarihe bağlı bir disiplin içinde aktarmaktır. Muhakkak ki, tarih doğası gereği hiçbir zaman siyaseti dışlayamayacak, ya da siyaset biliminden dışlanamayacak kadar politik bir disiplindir. Bu sebeple kitaba konu olan anlatı kaçınılmaz şekilde siyasidir.

Kitabın ilk kısmında ABD’nin henüz bütün dünyayı kuşatacak süper gücüyle zehirlenmemiş idealist esasları vurgulanır. ABD’nin kuruluş aşamasında ve henüz küresel bir süper güce dönüşmeden önce vaz’ ettiği bütün esasların güç ve nüfuzu arttıkça nasıl gözle görünür şekilde silikleştiği ve en sonunda ABD hegemonyasını meşrulaştıran propaganda araçlarına dönüştüğü kitabın sunduğu olay ve kronoloji tablosunda teşhir edilir. Elbette ABD’nin günahkâr tarihi yakın dönemde şahit olduğumuz olaylardan çok önce başlamaktadır. Mevzubahis devlet, yeni kıtada yaşayan yerli halkların kanları üzerine inşa edilmiştir. Fakat yine de harice karşı müdahaleci olmayan (izolasyon yanlısı) evrensel barış ve huzuru temel dış politika ilkeleri olarak tayin eden bir devletin gücüyle orantılı olarak yaşadığı dramatik yozlaşma kayda değerdir. Eser müellifi, söylem düzeyinde değişmese bile eylem noktasında büyük bir değişim geçiren yaklaşımı ABD’nin gücüyle orantılı olarak değişen ihtiyaçlarına bağlamaktadır. Çünkü artık içine kapalı kalarak tatmin olamayacak kadar büyük bir ekonomidir ve büyük bir pazar alanı oluşturmaksızın büyümesini sürdürmesi mümkün değildir.  ABD’nin bağımsızlığını kazandıktan sonra içerde ve dışarda atlattığı silahlı mücadele süreçleri Amerikalılık bilincini geliştiren katkılar yapsa da, yazara göre dünya siyasetine güçlü ve etkin bir aktör olarak girmesi I. Dünya savaşına taraf bir devlet olarak dâhil olmasıyla başlar. ABD artık Dünya güç denkleminin görünür ve önemli bir parçasıdır.

ABD’yi güçlü bir devlet olmanın ötesinde iki kutuplu bir güç arenasının süper gücüne dönüştüren dönüm noktası ise II. Dünya savaşıdır.  Eğer Pearl Harbor saldırısını bir kenara bırakırsak ABD bu savaştan neredeyse hiç hasar almadan çıkmıştır. Bunun aksine Avrupa ve dünya siyasetini uzun süre domine etmiş Almanya, Fransa İngiltere ve Sovyet Rusya gibi ülkeler savaştan çok büyük bir yıkım yaşayarak ayrılmışlardır. Hitler’le beraber istilacı bir faşist güç olarak bütün Avrupa’yı hatta dünyayı tehdit eder duruma gelen Almanya savaştan çok ağır bir yenilgiyle ayrılmış ve yüklü tazminat bedelleriyle çok uzun bir süreliğine pasif bir güç haline getirilmiştir. Pearl Harbor saldırısından sonra Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atılan atom bombaları Japonya’yı küresel askeri mücadele sathından nerdeyse tamamen silmiştir. Bu olay nükleer silahların yüksek tahrip ve tehdit gücünü ortaya koymakla beraber,  ABD’nin sadece Japonya’yı değil bütün dünyayı muhatap alan gözü kara bir meydan okuması olarak oldukça derin bir iz bırakmıştır. Bu olaydan sonra bir daha nükleer silah kullanma çılgınlığı tekrar edilmemiş olsa da, Dünya güç dengesinde yerini sağlamlaştırmak isteyen bütün devletler nükleer askeri güce sahip olma yarışına girmiştir.  ABD, Avrupa devletlerini faşist Almanya’nın saldırganlığa karşı koruyan kurtarıcı ülke rolünü üstlenmiştir. Bu kurtarıcı rolünün kaçınılmaz bir bedeli de vardır. Savaşı müteakip olarak ABD, Avrupa ülkelerini kontrol eden bir güce dönüşmüştür. Bu durum her ne kadar Ortaçağdan kalma kadim bir güç ve siyaset geleneğini temsil eden Avrupa’nın büyük devletlerini rahatsız etse de, bir süre sonra kabullenilmiş bir hal alacaktır. Savaştan sonra hazırlanan Truman doktrini ve Marshall planı, bir taraftan savaştan büyük bir yıkımla çıkan Avrupa devletlerini ekonomik anlamda rahatlatmak amacını güderken diğer taraftan da Sovyet Rusya’nın Avrupa’da ideolojik uydu devletler kurma teşebbüsüne set çekmeye matuf bir çabadır. Dünyaya hâkim olmaya çalışan bu iki kutbun arasında başlayan yüksek gerginlik, Soğuk Savaşın başlamasına neden olacaktır. Bu dönemde dünya sadece coğrafi olarak değil siyasi olarak da iki kutba bölünmüş ve nerdeyse bütün Dünya coğrafyası bu iki kutuplu soğuk savaşın mücadele sathına dönüşmüştür. Soğuk savaş dönemi ABD’nin bütün dünyaya korku salan sorgulanamaz süper gücünü sınayan bazı önemli tecrübelerin de yaşandığı bir dönemdir. ABD ve Sovyet Rusya’nın etkinlik alanlarında kendi maslahatlarını ve bu maslahatlar çerçevesinde müttefiklerini doğrudan desteklemeyi öngören siyaseti, Küba devriminde ABD aleyhine büyük bir sarsıntı yaşamıştır. Fidel Castro’nun 1959 yılında gerçekleştirdiği silahlı devrimle ABD yanlısı general Batista’yı devirerek yerine Sosyalist bir rejim kurması ABD açısından tahammül edilemez bir yenilgi olarak kayda geçmiştir. Fidel Castro rejimini yıkmaya yönelik örgütlenmeler desteklenip silahlı bir karşı devrim koordine edilmeye çalışılsa da Domuzlar Körfezi Çıkarması büyük bir hezimet olarak son bulmuştur. 1965 yılından 1973 yılına kadar devam eden ve ABD’nin karizmasını ciddi anlamda sarsan bir diğer tecrübe de Vietnam’da yaşanmıştır.  Doğrudan sıcak bir savaşın yaşandığı Vietnam’da, çok etkili hava gücüne rağmen karada bir ilerleme kaydedilememiş ve Vietnamlı gerillalara karşı ağır kayıplar verilmiştir. ABD, uzadıkça içinden çıkılmaz bir bataklığa dönüşen bu savaştan o dönem güvenlik danışmanı olarak çalışan daha sonra 1973-77 yılları arasında da Dışişleri Bakanı olarak görev yapan Henry Kissinger’in realist ve akılcı yaklaşımı sayesinde çıkabilmiştir. Bu savaşta alınan net yenilgi bol bol hamaset sosu katılmış Vietnam konulu Holywood filmleriyle telafi edilmeye çalışılmıştır. ABD’nin, dünyanın çeşitli yerlerinde gerçekleşen askeri darbelere destek vermek ve doğrudan askeri müdahalelerde bulunmaktan, dahili çatışmaları finansman ve silah yoluyla yönlendiren ve destekleyen güç olmaya kadar çok geniş bir dairede seyreden proaktif dış siyaseti bu iki başarısız tecrübeyle ağır yara almıştır. Bu başarısız tecrübelerle sarsılan ve dönem dönem ciddi krizler yaşayan ABD politikası, Sovyet Rusya’nın dağılmasının peşi sıra Demir Perde ülkelerindeki sosyalist rejimlerin peş peşe yıkılmasıyla büyük bir rahatlama yaşamıştır. Artık her zaman olduğundan daha zorba ve başına buyruk bir süper güç vardır.  Yazarın da özellikle vurguladığı gibi bu tarihten sonra rekabet gücü çok yüksek bir süper gücün yerini, harici icraatları için uluslararası bir icazet ve meşruiyet olmaksızın hareket eden hegemonik bir güç almıştır.

Yazarın anlatısında çok merkezi bir yer alan 11 Eylül saldırısı da aslında uzun bir olaylar zincirinin son halkası olarak takdim edilmektedir.  Zira ABD’nin dünyaya pazarladığı yüksek ilke ve değerleriyle net tenakuzlar gösteren oldukça pragmatik dış siyaset paradigması, muhtelif coğrafyalarda vuku bulan siyasi hadiselerde her seferinde yeniden ve kötü bir şekilde tecrübe edilmiştir.  Fakat 11 Eylül sürecinin ideolojik alt yapısını hazırlayan olaylar zinciri, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan Ortadoğu coğrafyasında yaşanmıştır. Arapların “Nekbe” yani felaket olarak isimlendirdiği İsrail’in 1948’deki kuruluş ilanından sonra bu ülkenin hamiliğine soyunan ve BM’de bu ülke aleyhine çıkacak bütün kararlara sahip olduğu veto hakkıyla set çeken, İran’da seçimle başa gelen Musaddık’ın devrilmesi için şah rejimine doğrudan destek veren ve oldukça uzun ve tüketici Irak-İran savaşında oldukça ikircikli bir tavırla silahlı mücadeleyi endüstriyel bir pazar olarak okuyan tavrıyla ABD; Ortadoğu özelinde ve genel olarak Müslüman coğrafyasında vücuda gelecek ona müteveccih nefretin temellerini atacaktır.  Eser bu anlamda 2001’de yaşanan 11 Eylül saldırısıyla farklı bir seviyeye çıkan ABD zorbalığının yükseliş aşamalarını başarılı bir şekilde aktarmıştır. Eserin müellifi 11 Eylül saldırısıyla neticelenen olaylar zincirini, ABD’lilerin Müslümanları muhatap alarak sorduğu “Bizden Neden Nefret Ediyorlar” sorusu altında ayrıntılı bir biçimde anlatmaya çalışmaktadır.

11 Eylül saldırısı, bir tarafıyla ABD’nin Pearl Harbor Saldırısıyla beraber kendi topraklarında uğradığı en büyük saldırı durumundayken, öte taraftan da ABD’nin Müslüman coğrafyasında başlatacağı savaşların meşruiyet sağlayıcısıdır. Bu savaşla beraber ABD’den başlayan ve başta Avrupa olmak üzere bütün dünyaya yayılan güçlü bir İslamofobya dalgası ortaya çıkacaktır. Herhangi bir delil ve kanıt gösterme ihtiyacı hissedilmeksizin Afganistan ve Irak peş peşe işgal edilecek ve bu ülkelerde yaşayan yüzbinlerce Müslüman sivil hayatını kaybedecektir. Bu süreçte ABD ve Avrupa’da yaşayan Müslümanların maruz kaldığı tazyik ve nefret de cabasıdır. Yine de olan biten hiçbir şey dönemin ABD başkanı George W. Bush’un ağzından kaçırdığı Haçlı saldırısının haklılığının sorgulanmasına bir sebep oluşturmayacaktır. ABD artık hegemon bir güç olarak istediği ülkeyi işgal edebilmekte ve bunun haklılığı için hiç kimseyi ikna etme ihtiyacı duymamaktadır. Seçim kampanyası boyunca Müslümanları ve ABD’de yaşayan göçmenleri ırkçı nefret söylemleriyle hedef alan Donald Trump’ın başkan olarak seçilmesi ve Avrupa coğrafyasında sağ partilerin güçlü yükselişi 11 Eylül Saldırısıyla başlayan İslamofobik propagandanın meyveleri ya da 11 Eylül saldırısıyla başlayan yeni dönemin berraklaşması olarak okunabilir.

Yazarın eserinde takip ettiği yöntem ve sunduğu içerik genel anlamda başarılı ve tatmin edicidir. Fakat ABD’nin hegemonik bir güce dönüşmesiyle sonuçlanan yayılmacı karakterinin sadece politik bağlamda ele alınması, ABD’nin siyasi ve askeri hegemonyasından çok daha kuşatıcı ve etkili olan kültürel hegemonyasının bir nebze de olsa işlenmemiş olması bizce büyük bir eksikliktir. Bu bağlamda müellifin ABD yayılmasını 12. ve 13. yüzyıllarda çok güçlü ve tahripkâr şekilde ortaya çıkan Moğol istilalarıyla mukayese etmesi analojik açıdan oldukça sağlıksız görünmektedir. Moğolların çok hızlı ve etkili askeri hareketleri kalıcı bir kültürel hegemonyaya dönüşemezken, bugün ABD’nin beslenme alışkanlıklarından giyim kuşama, sinema ve müzikten sosyal medyaya kadar uzanan pek çok alana nüfuz etmiş kültürel bir hegemonyasının varlığı inkâr edilemez bir vakadır. Bunun yanında II. Dünya Savaşından sonra tedrici olarak gelişen ve nihayetinde bir müttefiklik ilişkisine dönüşen Türkiye-ABD ilişkilerinin biraz daha geniş ve derinlikli şekilde eserde yer bulmayı hak ettiği kanaatindeyiz.

Eserin sunduğu en önemli katkılardan biri de, 11 Eylül saldırısından sonra yaşananların yarattığı tek kutuplu bir dünya beklentisini telifinden henüz çok kısa bir geçmiş olmasına rağmen tekzib etmesidir. Çünkü yazının henüz başında işaret etmeye çalıştığımız Konjonktürel katmanın giderek yükselen akış hızı, geleceğe dair öngörü ve kehanetleri günden güne daha zor hale getirmektedir. Eser’in müellifi herhangi bir öngörü ya da kehanet iddiasında olmamakla beraber sunduğu perspektif, ABD’nin günden güne biraz daha sivrilecek hegemonik yalnızlığına işaret etmektedir.  Fakat Obama’nın iki dönemlik iktidarından sonra ABD Ortadoğu’daki müdahaleci etkinliğini günden güne azaltmış ve enerjisini rekabet gücü yüksek Çin ve Hindistan gibi ülkelerin faaliyet alanlarına yöneltmiştir. Bunun yanı sıra Rusya, ABD’nin Ortadoğu’da bıraktığı boşluğu Sovyet Rusya döneminden kalma etkinlik alanlarını yeniden kazanmak ve bölgedeki güç ve alanını tahkim etmek yönünde değerli bir fırsat olarak kullanmaktadır. Son dönemde özellikle Avrupa’daki eski Sovyet uydularında yaşanan gelişmeler, Rusya’nın yeniden küresel bir güç olarak kendini hissettirmek konusundaki istekliliğine delalet etmektedir. Dolayısıyla artık ABD’nin dünyayı tek kutuplu bir hegemon güç olarak yönettiğini iddia etmek güçtür. 

Bu haber toplam 598 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim