Ankara’nın Saatlerini Ayarlamak

Ankara’nın Saatlerini Ayarlamak
Ali Sürmelioğlu, D. Mehmet Doğan'ın "Ömrüm Ankara" kitabını yazdı.

İstanbul'u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilaların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. "Saat''den kastımız, zamanı ölçen alet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alanı bir zevkimiz olduğu gibi, bu hayat uslübuna göre de "saat'lerimiz ve "gün"lerimiz vardı. Ahmet Haşim Müslüman Saati yazısına böyle başlıyor. Saat, Cemil Meriç'in sık kullandığı tabirle bizim harsımızda buna tekabül ediyordu; bize aitti.

D. Mehmet Doğan'ın bir şehrengiz olarak kaleme aldığı, bir kısmı farklı tarih ve mekânlarda yapılmış konuşma metinlerinden, yazılmış makalelerden, bir kısmı da bu kitabın özelinde kaleme alınmış denemelerden mürekkep yeni kitabı Ömrüm Ankara'yı okurken Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ndeki gibi önünden geçtiğimiz bir muvakkithanenin açık penceresinden içeri veya bir meydan yerindeki büyük saate bakarak saatimizin kulağını bükmemiz gerekiyor. Ömrüm Ankara, sadece yazarının ömrüyle sınırlı olmanın ötesinde Ankara'nın derin tarihi dehlizlerinde yürütürken sürekli saatlerimizi ayarlamaya yöneltiyor okurunu.

Bir insan, bir Müslüman, bir sanatkâr olarak duruştan bahsediyor Hüseyin Su, Yazı ve Yazgı'sında. Mehmet Doğan'ın kitabında yazarın duruşu keza eser müessirinden bağımsız değildir işte bu saati nasıl ayarlamamız gerektiğini her köşe başında bize hatırlatıyor.

İlk ayar:

Kabullenilmiş Ankara Klişesini Red - Ankara Ne Zaman Var Oldu?

Resmi tarih yazıcıları (ve yaltakçıları) yoktan var edilmiş bir Ankara'dan bahsedip, Gazi'nin Ankara'ya gelişinden önce buranın sadece bir kasaba olduğunu, hiçbir gelişmişlik özelliği taşımadığını yazarken Doğan evvela bu kabulü reddederek söze başlıyor: Osmanlı dönemindeki nüfusu ve konumu, o dönemki vilayet sistemi içinde kapladığı alanı ve bugün o sınırlarda bulunan illeri, şehrin ekonomisinin dayandığı tiftiğin ve keçinin Hollanda'daki bir müzede bulunan eski bir resme dahi konu olacak kadar dünyaca meşhur olduğunu, Osmanlı'nın ancak büyük vilayetlere yaptırdığı ve iktisadi zenginliğin bir göstergesi olan bedestenlerin varlığını karşılaştırmalı del illeriyle sunarak bu artık klişeleşmiş önermeyi çürütüyor. Devam eden kısımlarda şehirdeki eski uygarlıklardan örnekler verdikten sonra mühim eserlerin yerlerini tespit ederek şehrin sadece Osmanlı döneminde değil, Selçuklu ve Bizans dönemlerindeki önemine de dikkat çekiyor.

İkinci ayar:

Fütüvvet Yahut Ahilik: Saatin Banileri Anadolu iki koldan fethedildi:

Askerler ve erenler. Ancak Anadolu'yu inşa eden, Müslümanları kökleştiren, badirelere rağmen sarsılmasını engelleyenler ahilerdi. Ahi, kardeş demek. Bu teşkilat Osmanlı'nın ilerleyen dönemlerinde lonca ismini alsa da yaklaşık dokuz asır bu topraklarda devam etti. Ahiler şehrin düzenini sağlayan, ekonomik yapısını kuran ve sürdüren insanlardı. Moğol istilası öncesi 13. yüzyılda Abbasi halifesi tarafından Anadolu'ya gönderilen Hoylu Şeyh Nasirüddin Mahmud, zaman içinde Anadolu ahiliğinin kuruculuğu şerefine nail olur ve bu toprakların hafızasına Ahi Evren adıyla kazınır.

Ahiler; Moğol istilası sonrasında merkezi otoritenin zaafa uğradığı kargaşa döneminde siyasi ve askeri bir güç olarak rol üstlenmiş ve Ankara'yı idare etmiştir. Şehrin ulu camisi olarak bilinen Arslanhane Camii'ni de yine bir Ahi şeyhi olan Ahi Şerafeddin yaptırmıştır.

Batıya doğru gaza eden henüz kuruluş aşamasındaki Osmanlı'nın doğusundaki ilk ciddi fetih hareketinin Ankara olmasının tesadüf olmadığına dikkat çekiyor yazar.

Zira Osman ve Orhan beyleri tahta çıkaran da ahilerdir; Ankara'yı fethederek ahilerin desteğini tamamen arkasına almak istemiştir Osmanlı.  

Ahilerin ve ardıllarının bu dirayeti Celali isyanı sırasında şakilere şehri teslim etmedikleri dönemle birlikte Milli Mücadele'ye kadar ayniyle devam eder.

Üçüncü ayar:

İstanbul’u Ankaralılar mı fethetti?

Ankara'nın adı bu toprakların tarihindeki önemli bir kırılma anında karşımıza yeniden çıkar: Ankara Savaşı. Yıldırım Bayezid, Timur karşısında yenilmiştir ve Osmanlı'nın içine girdiği fetret dönemiyle birlikte hâkimiyet alanı daralmıştır. Nasıl Moğol istilası sonrası Anadolu'nun gönül hamurunun yeniden kıvam bulmasında Celaleddin-i Rumi ve Yunus Emre gibi kutlu isimlerin tesiri varsa Ankara Savaşı sonrasının kargaşalık ortamında bu hamur teknesinin başına Şeyhirrum Hacı Bayram Veli geçer.

Hacı Bayram, II. Murad'ın evvela saltanatına rakip görüp korktuğu, sonrasında kendi evladına hoca olarak onun bir müridi olan Akşemseddin'i tayin edecek kadar güvendiği bir Allah dostu. Hazret'in Sultan Murad üstündeki tesiri mühim fakat asıl mühim olanı, müridanının yaptığı hizmetler. İşte tam da burada yazar "İstanbul'u Ankaralılar fethetti" der ve büyük fetih hareketine katılan yirmi bin Bayramı dervişinin savaş sırasında askere moral verdiğinden, onlarla birlikte cihad ettiğinden dem vurup şöyle sorar: Her biri Hacı Bayram'ın talebesi olan Akşemseddin, Akbıyık, Zeyrek'in isimlerinin İstanbul semtlerine verilmesi tesadüf müdür?

Dördüncü ayar:

Fecr-i Kazib: Yakup Kadri'nin Ankara'sı

Ankara'nın talibi çok, yazarı da şairi de: Bir bakarsınız karşınıza Hıdırlık'ta Muallaktü's seb'a (Kabe duvarına asılan yedi askı) şairlerinden İmrulkays çıkar, bir bakarsınız kalenin kapısından Evliya Çelebi girer, yahut Hacı Bayram Camii tadilatında tarihi Şair Razi düşer.

Yakın dönemde kimler var peki?

Evvela Refik Halid. Önce Meşrutiyet'in, sonra Cumhuriyet'in ilanıyla sürgün edilen Refik Halid'in Ay Peşinde eserinde Çorum'dan Ankara'ya yolcuğun izleri vardır.

Dahası Üç Nesil Üç Hayat kitabının yolculuk faslında Abdülaziz, Abdülhamid ve Cumhuriyet devirlerinde İstanbul'dan Ankara'ya üç farklı yolculuk anlatılır. Yol değişmiştir, yolculuk değişmiştir; kanaatler değişmiştir. Bu aynı zamanda bir dönem okumasıdır.

Evet, Ankara'yı anlatan birçok isim vardır ancak Ankara deyince akla gelen kişi, şehrin adını da taşıyan eseriyle Yakup Kadri Karaosmanoğlu'dur. Ankara 1934'te (yani eski yazı devlet eliyle yasaklanıp Latin harflerine geçildikten altı sene sonra) yayınlamıştır lakin inkılabın ateşli bir savunucusu olan yazar tarafından eski harflerle kaleme alınmış olmasına dikkat çeker D. Mehmet Doğan.

Mehmet Doğan'a göre Yakup Kadri eserleriyle Ankara'yı ve onun temsil ettiği resmi ideolojiyi ütopyalaştırmıştır ve kurduğu ütopyanın gerçekleşemediğini görerek ölmüştür.

Beşinci ayar:

Ankara'nın Merkezi Neresi?

Doğan, Hacı Bayram Camii'nden bahsederken hemen yanı başında bulunan Agustus Mabedi'nden söz açar ve Hacı Bayram'ın camisini inşa ederken az ilerideki mermer kibir anıtıyla bir hesaplaşmaya girmediğini söyler. Hacı Bayram gönüllere tesir ettiği kadar şehre ve insanlarına da asırlar boyunca tesir etmiştir ve cami merkezde kalacak şekilde etrafına kendi dokusunu örmüştür. Artık şehir Hacı Bayram'sız düşünülemez. Bütün saatler ona ayarlıdır.

Cumhuriyet dönemiyle birlikte her şey değişir. Osman Yüksel Serdengeçti'nin tenkit ettiği "mabetsiz şehir" özentisi içine girilir. Eski eserler yok olmaya terk edilmez sadece, satılır, yıkılır. Çok partili döneme geçene kadar şehirde yeni tek bir cami yapılmaz. İşte bu noktada Doğan şehrin merkezini sorgulatır okuruna: Şehre Hacı Bayram merkezli bakmak yahut Roma mabedi merkezli bakmak! Resmi cenazeler Kocatepe'nin yolunu tutarken halkın teveccühünün Hacı Bayram'da olması bile şehrin bir merkez problemi olduğunun bariz göstergelerindendir.

Şehre Hacı Bayram merkezli bakmak, bizim saatimizden bakmak, bizim harsımıza sahip çıkmak, yani biz kalmak! Ankaralının ızdırabı, der Doğan, Cumhuriyet Ankaracılarından ve Ankaralı türkücülerden. Şehrin kültürü hatta folkloru dahi önce Batıcı yaptırımlarla sonra arabesk ve popülist yaklaşımlarla yok edilmeye çalışılır.

Ömrüm Ankara sadece bunlarla sınırlı değil elbet. Mimar Sinan'ın şehirdeki eseri, Ali Taşı, Mevlevihane karşısındaki Asri Cezaevi'nde misafir edilen İskilipli Atıf, Tahir'ül Mevlevi, Alaaddin Camii'nde gönüllü müezzin olarak bir cuma karşınıza çıkabilecek Mehmet Görmez, Belediye'nin yanlış uygulamalarından misketin içindeki dini öğelere kadar birçok şey var kitapta.

Ömrüm Ankara bir eski zaman güzellemesi değil. Eser bir duruşun tezahürü. Karakoç'un "Masal" şiirinde dediği gibi batılıların bir tek ama büyük bir gücü var: Karşısındakini değiştirmek. Doğan'ın eseri işte şiirdeki yedinci oğul gibi bir duruşun, direnişin tezahürü, çünkü:

"Doğu'da bir baba vardı Batı gelmeden önce."

Ali Sürmelioğlu

Karabatak Dergisi – 19

Mart-Nisan 2015

omrumankarakapak1.jpg

Bu haber toplam 1771 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim