Ayın Kitabı "Fıkhın Bedene Bürünüşü Ebu Hanife"

Ayın Kitabı "Fıkhın Bedene Bürünüşü Ebu Hanife"
AYIN KİTABI FIKHIN BEDENE BÜRÜNÜŞÜ EBU HANİFE- Dr. Ali PEKCAN Serkan Yorgancılar Tescilli popüler ilahiyatçının (Yaşar Nuri Öztürk) yazdığı İmam Azam Ebu Hanife ile ilgili iki kitabı var.

Aynı Emevi iktidarına meşru zemin hazırlayanlar gibi tuttu birde şunu ekledi kitabına; “Atatürk, İmam Azam gibi mazlum dahilerin hem hasletlerine bir cevaptır hem de onların intikamını alınmasını isteyen tarihin talebine bir cevaptır” dedi. Aynı, Emevi Arapçılığının zeminlerini kuranlar gibi. Muaviye’nin ulemasına ne kadar da benzeş cümleler bunlar. Modern saltanat dinciliğine soyunan kim acaba?

Yukarıdaki çalışma dışında İmam Azam gibi büyük bir bilgin hakkında ciddi ve önemli bir çalışmada yayınlandı, ancak bu yayın medya desteğini, yani saltanat propagandacılarının desteğini arkasına alamadığı için fazlaca kimse tarafından bilinmiyor, muhtemelen de bilinmeyecek. Dr. Ali Pekcan tarafından kaleme alınan çalışmanın adı; “Fıkhın Bedene Bürünüşü; İmam-ı Azam Ebu Hanife”. Gelenek yayınlarından çıkan kitap saltanat dincilerinin kitaplarına oranla daha hacimsiz. Pekcan tarafından hazırlanan kitabın iç kapağında İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin ferdi ve sosyal hayatına farklı bir bakış alt başlığı var.

Pekcan çalışmasını hazırlarken referanslarının kaçınılmaz olarak dönem fıkhi mirasını yansıtan olaylar ve kişisel hayatların ele alındığı menakıp ve tabakat türü eserleri kaynak aldığını belirtiyor. Bir de şerh düşer, genel kanı olarak menakıp ve tabakat türü eserlerin olayları fazlaca abarttığı, öznel oldukları ve bilimsel değerlerinin tartışmalı olmalarına rağmen “tarih metodolojisi” ışığı altında ayıklamasını yaptıktan sonra kaynak olarak kullandığını ifade eder. Fakat yazar menakıb ve tabakat eserlerini hangi “tarih metodolojisi” ışığı altında değerlendirmeye tabi tuttuğunu belirtmiyor. Buna rağmen kitap bütüncül olarak incelendiğinde yazarın “tarih metodolojisinden” kastının ne olduğu anlaşılabiliyor.

İmam-ı Azam, en büyük imam olarak tanınan Ebu Hanife künyesi ile meşhurlaşmış olan ve Hanefi mezhebinin kurucusu olan Numan b. Sabit’tir. Hicri 80. Yılda Kufe’de doğmuştur. İyi bir aileden gelen İmam-ı Azam’ın ilim kapısına getiren olay şöyle anlatılır; “Bir gün, Şa’bi’nin yanından geçiyordum. Beni çağırdı ve bana; “Nereye devam ediyorsun?” dedi, ben de “çarşı pazara” dedim. “Maksadım o değil, ulemadan kimin dersine devam ediyorsun” dedi ben de “hiç kimse” dedim. Bana “ilim ve ulema ile görüşmeyi sakın ihmal etme. Ben senin uyanık ve aktif bir genç olduğunu görüyorum”. Onun bu sözü benim içimde iyi bir etki yaptı ve ticareti bıraktım ilim yolunu tuttum.

İmam-ı Azam’ın yaşamı, hayatı, mücadelesi ve bilgisinin bizim için önemini anlatan en iyi sözü gene kendisine neden geçmişteki ulemanın yaşamlarını anlatarak olaylara cevap verdiği sorulduğunda yanıtı önemlidir; “Ulemanın yaşantısının ve güzel ahvalinin nakledilmesi bana Fıkhın pek çok bahsinden daha sevimli gelir, çünkü bu nakillerde onların adabı anlatılmaktadır”.

Kitabın en dikkat çekici yanı birincil Arapça kaynaklar kullanılmış olması. Zehebi’nin Menakıb’ı, Bağdadi’nin Tarih-i Bağdadi’si, İbn Kesir’in el-Bidaye ve’n Nihaye’si, İbn Abdilberr’in el-İntika’sı, Attar’ın Tezkiretü’l Evliyası ve daha onlarca eser taranmış. Bu yönüyle çok önemli çünkü bir çok İslami bilimsel çalışmalarda kullanılan kaynaklar İngilizce ve oryantalistlere ait. Buda ülkemizde Arapça eğitiminin düzeyinin düşüklüğünü gösteriyor. İlahiyat Fakültelerinde Arapça hazırlık sınıflarının kaldırılması ve Arapça eğitiminin yıllara yayılması sonrasında durum daha da vahim hale geldi. Arapça hazırlıkları kaldıran zihniyet neden acaba İngilizce hazırlıkları da kaldırıp öğrencilerin eğitim süresi boyunca yaymadığı amacın ne olduğunu ortaya koyuyor.

Ebu Hanife hakkında Abdullah b.el- Mubarek şöyle demiştir; Küfe’ye geldiğimde bu şehrin en fakihi kimdir diye sordum “Ebu Hanife” dediler, en zahidini sordum “Ebu Hanife” dediler, en çok vera sahibi kimdir siye sordum “Ebu Hanife” dediler. Böyle bir İmam o kadar da mütevazidir aslında. Kendi verdiği içtihatlar konusunda “şayet size bir mesele, bir hadise zahir olur ve daha açık bir delil ortaya çıkarsa o hususta bana tabi olmayınız, beni taklit etmeyiniz” diyebilmektedir. Kendine olan güvenin ve Allah’a olan sorumluluk duygusunun en bariz örneğidir bu aslında.

Ebu Hanife verdiği fetvalarla ve yaptığı içtihatlarla sadece dönemini değil günümüzün insanının da yoluna ışık tutmakta. Bir rivayete göre altmış bin diğer bir rivayete göre ise seksen bin mesele çözüme kavuşturulmuştu. İbn Abdilberr şöyle bir olay nakleder, Hakem b. Vakıd şöyle söylemiştir; “Ebu Hanife’yi günün başından sonuna kadar sürekli fetva veriyorken gördüm. (Günün sonunda) yanında bulunan insanların sayısı azalınca yanına yaklaştım ve “Ey Ebu Hanife! Şayet Ebubekir ve Ömer bu mecliste olsalardı sonrada onlara bu karmaşık meseleler sorulsaydı herhalde onlardan bazılarını cevaplamadan bırakırdı” dedim. Bunun üzerine bana doğru döndü ve “Sen hastamısın” diye tepki verdi” der.

Feridüddin Attar, Ebu Hanife’yi şöyle anlatır; “Şeriatın ve dinin çerağı, din ve devletin meşalesi, hakikatlerin gelincik çiçeği, mana ve hikmet cevherlerinin ummanu, arif, alim, sufi, cihanın imamı Ebu Hanife gibi her dilde övülen ve her millette makbul sayılan bir zatı kim tasvir edebilir? Nihayetsiz bir riyazete, mücahedeye, halvete ve müşahedeye sahipti. Tarikatın usulü, şeriatın furuu sahasında yüce bir mertebeye ve derin bir görüşe malikti. Hem cihanın kerem sahibi, hem de asrın cömerdi idi”

Bazıları İmam Şafii, İmam Malik ve İmam Ahmed b. Hanbel ile Ebu Hanife’yi kıyaslarlar ve sonuç olarak “fıkıh alimlerinin hepsi Ebu Hanife’nin çoluk-çoçuğu mesabesindedir” derler. Pekcan çalışmasında bütünleştirici, birleştirici ve kapsayıcı bir dil kullanmış ve büyük imamlar arasında tarihte yapılan böyle yarıştırmalarda tarafsız kalmıştır. Çalışma genel olarak “rivayetçi” bir çalışma.

Kitapta bazı tashih hataları var, bunlardan birincisi günlük yaşantısının anlatıldığı bölümde üçüncü bölümden sonra beşinci bölüm gelmiş dolayısıyla dördüncü bölüm yok. Sosyal hayatı anlatılan ikinci bölümde de “b” bölümünden sonra “c” bölümü atlanmış ve “d” bölümüne geçilmiş. Her ne kadar yazar açıklama yapsa de bazı konular abartı gibi geliyor insana, örneğin İmam-ı Azam’ın 70 bin defa Kur’an-ı hatmetmesi, Ramazan ayında günde iki defa olmak üzere 6o hatim yaptığı, 67 yıl yaşamasına rağmen 55 defa hac yaptığı yani 12 yaşından itibaren her yıl yaptığı gibi. Ancak abartı olduğunu düşündüğümüz bu düşünceler yazara ait değil, yazarımız rivayet ediyor, ama kitabın sonlarında yaptığı açıklama bu rivayetleri kabul ettiği yönünde.

İmam Azam’ın ilim hakkındaki düşüncelerine gelince, O şöyle söyler; “Ben ilme ancak hamd etmek ve şükretmek suretiyle ulaştım. Ne zaman ilimden bir şey anladım, ilmi ve fıkhi bir konuda başarıya ulaştımsa hemem “Elhamdü lillah” dedim. İşte ilmim bu şekilde ziyadeleşmiştir”.

Çağdaşlarının İmam’ı eleştirirken kullandığı en büyük argüman ve biz bu çağın Müslümanlarının İmam’ı yolumuzu aydınlatan bir rehber olarak görmemizdeki en büyük neden Ebu Hanfe’nin kullandığı “kıyas” metodudur. İmam-ı Azam kıyas metodunu kullanıyordu ve bazıları bu metodu İslam’dan bir sapma olarak görüyorlardı. Hatta bir gün İmam-ı Azam mescitte oturup konular hakkında kıyaslarını açıklarken birisi kalkıp “bırakın bu kıyasları, ilk kıyası iblis yaptı” demesi üzerine İman gayet sakin bir şekilde kendi usulü hakkında uzun uzun bilgi verdikten sonra “biz meseleyi kitap, sünnet veya icma’dan bir asla kıyas eder, içtihatta bulunur ve sünnete tabi olmaya devam ederiz” dedikten sonra “bu nerede iblisin kıyası nerede” diye cevap vermiş.

İmam-ı Azam’ın kıvrak zekalalığını ve sorunları çözmede kullandığı yönetimi en iyi anlatan hikayelerden birisi de Tavuskuşu örneğidir. Ebu Hanife’nin komşusunun tavuskuşu çalınır ancak hırsızı tahmin etmesine rağmen onu bulamaz, durumu Ebu Hanife’ye anlatır ve o da olayı çözeceğini söyleyerek namaza gelmesini ister. Ebu Hanife vaazına başlar ve “içinizden bazıları kafasında tavuskuşu tüyüyle camiye geliyor” deyince hırsız elini başına atarak yoklayınca Ebu Hanife “işte hırsız” der.

Kadılık görevi alması için Emeviler tarafında sürekli baskı görüyor, hapse atılıyor ve sopa vuruyorlardı İmam’a. Bu eziyet ve işkenceler gerçekten çok zor ve ağır işkencelerdi. Ağladı bile oluyor ve “ağlamam işkenceden değil, annemin beni merak edip üzülmesinden” diyordu. Annesine saygısından dolayı cami imamına fetva almaya gider ve kendi önce fetvayı imama söyler sonra da imam aynı fetvayı ona tekrar eder ve annesinin sözünü dinlerdi.

Pekcan’ın bu önemli çalışması kendi tarafından yapılan şu değerlendirme ile son buluyor; “Sonuç özü itibariyle bize ait olmayan bu dünyevileşme projesi ile birlikte fıkıh hukuka dönüştürülmüş, bunun neticesinde dinin özündeki iman-ibadet ve ahlak vurgusu büyük ölçüde ortadan kaldırılmış,buna bağlı olarak Müslümanların olaylara bakışı bütünlük ve tutarlılıktan uzaklaşmıştır…sözünü ettiğimiz koğuşu ortadan kaldırmanın yegane yolunun hayatı bölmeden onu bir bütün olarak algılayarak fıkha ve fakihli bir yapıya, yani İmam-ı azam Ebu Hanife örneğindeki alim tipolojisine tekrar dönmek gerektiği ortaya çıkıyor”

Bu haber toplam 3573 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim