Âzizim Kültürsüzlüğe Gülmek mi Ağlamak mı?

M. Ali ABAKAY

Kültür, köken olarak Fransızca kelimedir. Bizde bir ara “Hars” denilmiş, karşılığında. Tutunamayan Hars, yerini Kültür’e bırakmış. O halde Fransa’dan Kültür’ü ithal etmeden önce yerine kullanılan kelime neydi? Bunu bilemiyoruz, okumaktan vazgeçmişiz. Yedi kere zemzemle yıkansak, bu suçumuzun vebali ruhtan ayrılmaz, demirbaşıdır hayatımızın.

Sanal ortamda yirmi dört saatini harcayanlarla, yerel gazetelerde okuduğu birkaç kitaptan nemalanan kimi köşe yazarları, kendilerinden başka araştırmacı-yazar tanımaya yanaşmaz oldu, adeta herkes kalemlerinden çıkacak yazıları okumaya can atıyor saplantısı içindedir. Sanal ortamcılar, çoğu fotoğrafları da sitelerine başka yerden aktarmada mahirdir, unutulmaya.

Senelerce değil, on yıllarca gazete köşelerinde yazılar kaleme aldım, bazen haftanın yedi günü aralıksız. Hiçbir zaman her şeyin en iyisini ben bilirim düşüncesinden hareket etmedik, edenleri uyarmaya çalıştık, yazdıklarımızı aynı cümlelerle imzalayanları uyardık, kimi kendisini beğenen tipleri affetmeye gönlümüz razı olmadı.

Her günün sabahı, onlarca ilin gazetesinin çoğunu ilk sayfalarından takip eder, gerektiğinde sitelerinden okumaya çalışırız. Kimi gazetelerin atlama haberleri oldukça önemlidir, bizim için. Gazeteciliğin özünde atlama haber yatar. Köşe yazarlarına baktığımızda bazı kalemlerin yazıları, birer kitaba bedel konumda, ehemmiyette.

Bir ara gazetelerin denetlenmesinde görev verilen biri olarak yaptığımız araştırmada, yerel gazetelerin ilçe ve şehir dahil hiçbirinin belirlenen kıstaslara uymadan çıktığını, sadece iki gazetenin ilana açık bırakılması söz konusu idi, raporumuzda.

Nihayetinde canına tak eden bir gazete sahibi, bizim için, “ Bir öğretmen” diğer arkadaşlarımız için, “Bir mühendis, bir muhabir” diyerek, ilçesinde basılmayan gazetesinin resmî ilan almama cezasını hakarete tahvil etmişti.

Şimdi değişmiştir, bu kurullar. Yerel gazetelerin çalışanları gerçektir, genelde, haberlerin yüzdelik oranlarında yerellik önde olmalı, şu olmalı, bu olmalı, …

Bilir misiniz, ajanslardan alınan haberlerle sayfaları bağlanan birçok yerel gazete vardır, köşe yazarlarının çoğuna bir kuruş ödemeyen. 

Bilir misiniz, üzerimize aldığımız görev icabı, denetlediğimiz gazetenin çalışanlarının sigorta primlerinin ödenmemesi halinde alacağı cezayı sözlü ifademiz, memur olduğumuz için Hakkari’ye sürgün tehdidine dönüşmüştü.

Bilir misiniz, 1990’lı yıllardan 2015’e kadar içinde bulunduğumuz yerle gazetecilikte bir gazetenin üç aylık sembolik maaş karşılığı dışında hiçbir yazımızdan karşılık almadık. Sadece bir gazetenin bir seferlik iftarına çağrılmanın dışında.

Yazdığım bir gazeteye ilk gidişimde kendimi gazetenin sahibine tanıtmanın ne denli gönle sızı verdiğini anlatmanın yeri, burası değil.

Yazdığımız gazeteye gelerek, yazdığımız yazının hesabını bize sormak için sabırsızlanan kişiye, aradığının karşısındaki kişi olduğunu ifade etmemiz, derde şifa olmadı:

-Bu adamla görüşmem lazım. Nasıl, böle heber yazar? Kendisin kim sanır?

Mevzuu hususu, bu şehrin ilk alınışına dair haberdi. Diyarbakırın İslam Toprakları’na katılışı 639 Miladi yılına tekabül eder. İlk Vali Sultan Sa’sa’a’nın kabrinden naaşının çıkartılıp, bilinmez bir yere taşınması sonrası mekân önce park, pastahane, kahvehane yapılmış. Küçük alan, sonradan bir şahıs tarafından üstü kapalı işporta pazarı-mağazası haline getirilmeye çalışıldı. Bu alana dair yapılması gerekenleri bir kitabımızda (1995) sunduktan sonra gazetede iki kez haber yaptık. Dönemin Vakıflar Bölge Müdürü, konuya duyarsızlığın kurbanı olarak milletvekili kontejanından çıkarıldı. İlçe Belediye Başkanı, bir iki çıkışta bulundu. Büyükşehir Belediye Başkanı, bu aralar kaldırımlarla uğraşıyor, bu alanın kenarına kazılan yer altı çarşısını şehre kazandırmayla meşguldü.

Gün ortası, kaynaklar masamızda, bizim gözümüzü korkutma amaçlı gelen şahsı ağırladık, mecburen, esasında Sürücü Kursu olan iş yerinde.

Baktık ki iş olmuyor, kabir yeri boş olan zatın önemini anlatıyoruz, kendimizce:

-Diyarbakırın ilk Müslüman valisi idi.

Şahıs, bu hususta diretiyordu:

-Şimdi de vali var… Ne olmuş yani!..

Bu valinin İslam Peygamberi Hazreti Muhammed (a)’in arkadaşı, sevdiği isimlerden biri olduğunu, şehir alındıktan sonra şehrin kendisine teslim edildiğine göre, önemli ve saygın bir insan olduğunu dile getirince, bir seksen dönüş söz konusu oldu, sular ters aktı.

Ayağa kalktı, adam. Özür diledi. Benim ismimi sordu. Kendisine kimliğimi ibraz ettim. Özür beyan etti, yeniden. Amcasına gereken bilgiyi aktaracağını özelikle belirtti.

İmdi, bu mekanın kaderi işporta yapının yıkılması sonra doğru minvalde olmadı. Senelerce boş duran yeri, Vakıflar Bölge Müdürü, Karadenizli cesaretiyle iş merkezine dönüştürmek istedi. Kendisiyle görüşüp, yapılacak olanın akıl almayacak durum olduğunu söyledim. Bir televizyon dizisinde “Benim adım Cemil!..” diyen film karakterinden çok inatçı zat, yanında kültür-mültür olmak üzere duran isimleri belirtti.

Bu şehrin kaderinde vardır, kendi imzasını taşıyan müstakil bir kitap yazmış hiçbir kültür ve dahi turizm müdürümüz olmadı, Cumhuriyet Dönemi’nde. Belki bir kaçı bir-iki makale yazmıştır, İl Yıllığı’nda adı görünenlerin dışında. Bizim şehirde şehri bilmeyen kimi müdürlerimiz yetmez imiş gibi, dışardan ithal ettiğimiz müdürler yok değildir.

Bu mekân, birkaç Bölge Müdürü değiştirdi. En son kilise-milise müştemilatı diyenlerle bir toplantı yapıldığı söylenince, zincire son halka olduk. “Bilim Kurulu” denilen üç isim var, ikisi üniversiteden biri arkeolog, müzeden.

Kazdıkları yerde kabri aramışlar, ne naaşlar var ne gömülenlerin kemikleri. Ne olur ne olmaz beyin fırtınası sonrası, olsa olsa kilise olur cümlesinde ittifak sağlanmış. Hayırlı da olmuş. Kazıları kare kare, büyük ciddiyetle fotoğraflamışlar.

Birkaçı benden yaşlı, grubumuzdan. Elimizde buranın yıkım öncesi ve yıkım esnasında çekilmiş karesi var. Ulu Camii’den getirilen el yazması bir yazı. Koskoca Şehir Salnameleri’nde açıklamalar yer almakta. O dönemin kitaplarında geçen ifadeler, Bilim Kurulu’nu bağlamıyor. Çünkü bilimsel-milimsel değil.

Hey kurban olduğum Allah’ım!.. O dönemde yazılan kitaplardan aldıkları bilgilerle adam olan kimileri, mevkiî-makam görünce neden ateistleşir, durur? Bizde o dönemki eğitim sisteminden mi kaynaklanırdı yoksa dönemin özelliklerinden miydi? Okuyan kişi, toplumun değer yargılarına ters, bildiklerine muhalif, her şeyi okulda öğrendiği (Ne öğrenmişse, öğretilmişse?)  için, isyankâr tavrıyla “camii”, “kilise” ve “havra” için tarihî eser der, camii avlusunda bulunması sadece cenaze için, kilise oluşu ayine katılma ve entelektüellik, havra için de geçmişe saygı-aydın tavrı amaçlıdır.

Söz uzayınca okunmaz kısa olmayan yazılar… Mekân, dört katlı iş yeri olmadı. Kazı sonrası beş bin senelik şehrin altı-yedi katmandan oluşan toprak altı yapısı kilise olarak kabul edilmedi. Toplantı sonrası ikinci gün yapılan kitlesel bir basın toplantısı ile resmî manada bahane bulunarak ihale iptal edildi.

Boş olan kazı alanının üstü camla kapandı. Altta çelik yapı-konstrüksiyon… Garip bir mimarî üslûp… Yapanlar, burayı namazgâh olarak düşünmüş. Cam, halıyla kapatılmış, tümüyle. Ulu Camii varken burada namaz kılınmamalı. Ezan okuyan müezzin yok, imam kadrosu söz konusu değil. Şehid Vali’yi çağrıştıran boş bir sanduka, kenarda durur. Sandukayı kaldırsanız, altında cam var. Camın altında görünen en son yapılan kazının şekli olmalı.

Burada vakt-i zamanında defnedilen İlk Müslüman Vali’yi hatırlatan bir tabela var mı? Hakikatten bilmiyorum. Baktığım zaman bir şeyler görmedim.

Fotoğraflarda Mescid, Medrese, Minare ve küçük avlu, hazire net görülüyor. 1960larda yapılan iş yerine bu alandan oldukça yer katılmış, bu günkü alan darlığı bunun yüzündendir.

Diyarbakır Sur İçi yapılan mimarî doku ne kadar acayip ve garip ise, bu yapının hali bu şekilde.

Mimar mıyım? Hayır, mimar değilim. Yalnız elliyi aşkın bu şehirle ilgili mimarî kaynağı hem okumuşum hem kitaplığımda mevcut.

Sanat Tarihçisi miyim? Biz, üniversite tercihi yaparken Sanat Tarihçisi, Arkeoloji gibi branşlar dip puanlarla öğrenci almaktaydı. Ne arkeoloğum ne sanat tarihçisi. Fakat bu şehrin arkeolojisiyle sanat tarihi yönüyle bizde olması gereken kadar eser mevcut, sempozyum bildiri kitapları, mebzul miktarda dergi söz konusu.

Mimarlara, Arkeologlara, Sanat Tarihçileri’ne, işini hakkıyla yapanlara saygıda kusur etmek, edepsizliktir, elbette.

Şu Şehir Araştırmaları Merkezi’nden dolayı fotoğrafçı olduk, gazeteci olduk, televizyon programları yaptık, eğitim almadan. Kitaplar yazdık, boy boy, dergilerde yazdık, dergiler çıkardık. Yurt içi yetmedi yurt dışı gezilerinde bulunduk.

Şükür, halimize.

Şehirler hakkında bilgi sahibi olduk, yapılar üzerine, tarihî geçmiş hakkında.

Bir yapının dününü ve bugününü anlattık, ifade ettik olanı-biteni.

Şimdi yerel gazeteleri alıp okurken aynı haberleri okumaktan usandık, bıktık. Manşetler aynı, fotoğraflar aynı. Atlama haberler yok denecek kadar az.

Muhabir mi? Gazeteler, daha önce iki-üç kişiyle elle dizgi yapılıp pedalle çıkarıldığında okunurdu. Bu gazetelerin aynı sayılarını hayranlıkla defalarca okumuş insanım.

Neden mi? Emek harcanıp çıkarıldığı için bu gazeteler, saygıyı hak ediyor. Şimdikiler, niçin okunmuyor denilerek, etrafı velveleye-teşkeleye vermenin manası yok, anlamı söz konusu değil.

Yazımızın başlığına gelince, ulusal yayınlandığını iddia eden kimi gazetelere baktığımda adeta üç-beş kişi tarafından çıkarıldığı izlenimi söz konusu. Her şey haber ajanslarından, alt yazılı fotoğraf zenginliği.

Bir de tarihten, coğrafyadan, ilm û irfandan, sanat û inançtan haberdar olaydılar, futbol topuna, şarkıcı fotoğraflarına kıymet verdikleri gibi.

Söylenecek çok söz var, ifade etmediğimizin dışında.

Âzizim, hayatımız böyle, işte.  

Kültür demiştik, yazı başlığına. Makale bitti de kültürü açıklayamadık, henüz.

Âzizim, bu başka bir görüşmede söz konusu olsun.

Bu yazı toplam 475 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim