Bahaeddin Karakoç’un Kazakistan ve Özbekistan intibaları

Bahaeddin Karakoç’un Kazakistan ve Özbekistan intibaları
Türkiye Yazarlar Birliği’nin 2.sini Kazakistan’da düzenlediği Türkçenin Uluslararası Şiir şölenine katılan ve Büyük Abay Ödülü’nü alan Karakoç, hem şöleni hemde akabinde yapılan Özbekistan gezisi intibalarını anlatıyor (1993)

Şiirle iç-içe yaşamanın bedeli veya dönüp geriye baktığımda...

Fırından henüz çıkmış bir somun gibi taze olmasına rağmen soran Kazakistan intibâlarımı soruyor benden. İntibâlar dendi mi bütün ayrıntılara inmek, dolayısıyla oylumlu bir çalı sürükler gibi sözü sündürüp uzatmak gerekir. Bense gökyüzüne yıldız yıldız dağılmayı değil, gökyüzünü bir bütün olarak içime çekmeyi, bir başka deyimle de elimdeki boş bir şişeyi denize atmayı değil de denizi bu şişenin içine sığdırıp hapsetmeyi yeğlerim yaratılışım icâbı... Gerçeğe aykırı bir hülyâ ve uygulanması mümkün olmayan bir düşünce olsa bile bu tür aykırılıklar için gönlümdeki deli rüzgâr her zaman kamçılar beni. "Toprağa bas deli gönül toprağa" demiştim bir şiirimde gönlüme. Dinledi ve anladı beni, toprağa bastı ama nazlanı nazlanı bastı. Şimdi dosttan daha yükseklerde uçmuyor ama yavaş da gitmiyor karada gezinirken. Daha ne diyebilirim ki, gönül bu...

Doğduğumda kulağıma ezan okuyarak adımı koyan babam, çocukluğumda bana hep "Muhammed Bahaeddin Buhara" diye hitap ederdi, ama başkaları ise "Bahattin" derlerdi. Gönüllenirdim babama neden adımı bu kadar çok ulaklı söylüyor diye. Yüzlerce hâfız yetiştirmiş, daha okula başlamadan bize kitabı sevdirmiş, kendinden ve başka şairlerden okuduğu şiirlerle yüreğimizin derinliklerine inmiş ve şiir damarlarımızı beslemiş aydın bir babanın kültürel kimliğini ve Orta Asya sevdasını nereden bilebilirdim ki ben o yaşlarda... Semerkand’dan, Buhara’dan ipek yüklü, kitap yüklü, kılıç-kalkan yüklü kervanların tarihi İpek Yolunu takip ederek Anadolu’ya nasıl ulaştıklarını anlatırdı. Karlı kış gecelerinde odamıza toplananlara babam durmadan kitap okurdu. Babam tarih ve şiirle ilgili bir şey anlatırken, kitap okurken hep dizinin dibine sokulur, esnemeden, hareket etmeden hep onu dinlerdim. Herkes dağılıp gidince beni de zorla yatağıma soyup yatırırlar ve gaz lambasını söndürüverirlerdi. Sesim çıkmazdı, ama uyuyamazdım da, Semerkand’dan, Buhara’dan, Taşkent’ten, Hive’den yola çıkan ve aylarca yolculuk yapan kervanları düşünür, uzaklarla ilgili çok renkli hayaller kurardım.

Okumuş, büyümüş ve hayata atılmıştım. Babamdan devraldığım şiir meş’alesini daha yükseklerde taşımama rağmen Semerkandı, Buhara’yı ve öteki Türk illerinin hepsini de unutmuştum, tâ ki 13 Eylül 1993 tarihine kadar...

Türkiye Yazarlar Birliği’nin üyesiyim. Bir gün bir yazı aldım Türkiye Yazarlar Birliği’nden. Bu yıl 2.si gerçekleştirilecek olan "Türkçe’nin Uluslararası Şiir Şöleni" Kazakistan’ın başkalası (başkent) Almatı’da yapılacakmış, gidip-gidemeyeceğimi soruyorlardı. Kendi imkânlarımla gitmem mümkün değildi, cevap bile yazmadım gidip-gitmeyeceğime dair. Bir daha da aklıma getirmedim bu konuyu. Derken bir gün telefon geldi 13 Eylül 1993 tarihinde Ankara’da acele bulun diye. O tarihte Ankara’ya vardım ve Kazakistan için gidiş-dönüş olmak üzere uçak biletimin alındığını gördüm ve aynı gün uçakla Ankara’dan İstanbul’a, İstanbul’dan da Kazakistan’a hareket ettik.

İstanbul Atatürk Hava Limanı’nda biz, bizi Kazakistan’a götürecek uçağın hareket saatini beklerken bir kolera haberi yayılıverdi etrafta, bir telaştır başladı. Kimileri karantinaya alınacağımızı, kimileri de bizi götüren uçağın yolcularını indirmeden geri çevrileceğini anlatıp duruyordu. Hareket saati geldi ve güneşin batımına yakın bir saatte uçağımız havalandı. 10.000 metrenin üstünde uçtuğumuz anons edildiğinde ben İstanbul’u seyrediyor ve selâmlıyordum oturduğum yerdeki pencereden.

Karadeniz’in üzerinden uçarken karanlık iyice bastırmıştı, dikkatlerinizi ne kadar yoğunlaştırırsanız yoğunlaştırınız, gözlerinizi ne kadar ayırırsanız ayırınız ne aşağılarda, ne de gökyüzünde parıldayan bir ışık, bir yıldız vardı artık. Oyun bitmiş, seyirciler gitmiş ve sahne ışıklarının kuşatmasında bütün oyuncuların tatlı bir yorgunluk uykusuna sığınmaları gibi yolcuların bir kısmı çoktan uykunun kucağına düşmüşler bile. Gözleri uyku tutmayanlar ya gazete okuyorlar ya da alçak perdeden sohbet ediyorlar. Kimileri de koleradan korunmak için uçakta dağıtılan antibiyotiklerden alma saatinin geldiğini hatırlayarak ilâcını içmek için hosteslerden su istiyor.

Özbekistan hava sınırına yaklaştığımızda ağarmaya başladı ufuklar. Derken o heybetli dağlar, kıvrım kıvrım giden dereler, göklere ayna tutan göller, ışıl ışıl şehirler, uçsuz-bucaksız çöller ortaya çıkmaya başladı. Tan sesinin en kıvrak bir zamanında şehrin üstünden uçarak Taşkent hava alanına indik, Taşkent yolcularını bırakmak için. Taşkent yolcuları indi ama bizi Almatı’ya götürecek olan uçağımızın havalanmasına bir türlü izin vermiyorlar. Telsizler durmadan çalışıyor. Taşkent’ten Almatı’ya, Almatı’dan Taşkent hava alanına haber akışı sinirli bir şekilde devam ediyor. Meydan sorumlusu hiç edeb tornasına girmemiş güverte topuğu gibi bir Rus. Nihayet izin çıkıyor, bir kaç saat gecikmeyle yeniden havalanıyor uçağımız. Yün tarağı dişler gibi birbirinin içine girmiş, birbirine omuz vermiş tepeden eteğe kadar kar yüklü dağlar çıkıyor karşımıza, o yöreyi bilenlerden soruyorum, "Tanrı Dağları" diyorlar, müthiş heyacanlanıyorum.

Kulağım ne uçağın homurtusunu duyuyor ne de etrafımda yapılan sohbetleri, ben kendi içimi dinliyorum. Gözlerim sürekli araziyi tarıyor pencereden. Sanki etimle, kemiğimle, ruhumla tamamen ben bu topraklara, bu gökyüzüne aidim. Sadece gönlüm değil, bütün organlarım sanki bir vuslat sevinciyle derin bir malihülyâda... Anons ediliyor, "Sigaralarınızı söndürünüz ve kemerlerinizi takınız, inişe geçiyoruz!" diye. Bir sağ, bir sol kanadı üzerine ırgalana ırgalana rahatça iniyor uçağımız. Havaalanı görevlileri üşüşüveriyorlar uçağın yanına. Sorumlu sağlık ekibi burada da aşı belgesi istiyorlar bizden. Bu görevlilerin de çoğu Rus. Elimizde aşı belgesi yok ama sonunda bir anlaşma sağlanıyor ve havaalanı gümrük kapısından çıkıyoruz. Kapıda Kazakistan Yazarlar Odağı üyelerinden ve Abay Vakfı Başkanı Tolen ABDİKOV karşılıyor bizi. Tolen Bey’i daha önceden de tanırdım, Türkiye’ye iki defa gelmişti. Kucaklaştık. Bizim için bekletilen otobüse binmeden önce millî kıyafetler giymiş bir gurup Kazak kızının ellerindeki kırmızı karanfillerle Türkiye’den gelenleri karşılayıp selâmlamaları oldukça ilginç bir görüntü arz ediyordu. Duygulanmamak mümkün değildi.

Havaalanından Kazakistan Yazıcılar Odağı merkezine gittik topluca, burada bizi Yazıcılar Odağı Başkanı Kaldarbek NAYMANBAY ve öteki üyeler karşıladı. Bir süre oturup sohbet ettik, çaylarımızı içtik, hoş geldiniz demeye gelenlerle tanıştık ve o gün dinlenmek üzere şölen boyunca kalacağımız Yazıcılar Odağı misafirhanesine götürdüler bizi ve akşam yemeğine kadar odalarımızda dinlendik.

"Türkçenin Uluslararası 2. Şiir Şöleni / Türk Elderi Poezyasının 2. Festivali", 15 Eylül sabahı Ünlü Kazak şairi Abay Kunanbayulu’nun anıtına çiçek koymakla başladı. Türk heyetinin "aksakal akını" olarak çiçeği ben ve Kazakistan Abay Vakfı Başkanı Tolen ABDİKOV birlikte koyduk. Aynı gün saat 17’de Abay Tiyatrosu’nda açılış töreni yapıldı. Toplantının açılış konuşmalarını Kazakistan Yazıcılar Odağı Başkanı Kaldarbek NAYMANBAY ile Türkiye Yazarlar Birliği Başkanı D. Mehmet DOĞAN yaptılar. Her iki başkanın da yaptıkları konuşmalar gerçekten çok çarpıcıydı, ufukluydu.

O ara Fransa Cumhurbaşkanı Mitterant da Kazakistan’da bulunuyordu, dolayısıyla Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan NAZARBAY açılışa gelememiş, şölenle ilgili bir mesaj göndermişti. Nursultan NAZARBAY’ın mesajını Kazakistan Halk Yazarı Ebiş KEKİLBAY okumuş ve yoğun bir alkışa mahzar olmuştu.

Toplantıya Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi Ergun ÖZPAY ile birlikte Kazakistan Basın İşleri Bakanı Altınbeg SARSANBAEV, Radyo Televizyon Genel Müdürü Şerhan MURTAZA ve bazı devlet erkânı da katılmıştı.

Kolera engeline rağmen şölene, Türkiye, Kosova (Yugoslavya), Makedonya, Bulgaristan, Dağıstan, Başkırdistan, Çuvaşistan, Moğolistan, Çin, Uygur Özerk Bölgesi (Çin), Azerbaycan ve Kazakistan’dan çok şair katılmıştı. Türk Dünyasının yeryüzüne dağılan boy mozaikleri, bu şiir şöleninde yeniden bütünleşmişti. Açılış gününde şiiri selâmlama konuşmalarını Çuvaşistan’dan Raisa SARBİ, Moğolistan’dan Kabidaş KALİASKAROV, Makedonya’dan Fahri ALİ, Dağıstandan Murat AVAZOV, Kosova’dan Zeynel BEKSAÇ, Çin’den Jaksılık SAMİTULU, Bulgaristan’dan İsmail Ahmet ÇAVUŞ, Başkırdistan’dan Cemaleddin MEVLÜT, Kazakistan’dan Gafur GAYIRBEKOV ve Türkiye’den de ben yapmıştım. Konuşmaları takiben Kazakistan devleti müzik ve bale sanatçıları gösterilerde bulunmuş ve ilk günün programı böylece sona ermişti.

2. gün, yani 16 Eylül 1993’de Kazakistan Yazıcılar Odağı’nın konferans salonunda öğleden önce yarım gün Türk dünyası ve Türkiye şiiri üzerine tebliğler sunuldu ve tartışıldı. Toplantıya Türkiye’den katılan Dr. Necmeddin TÜRÜNAY, Dr. Hüseyin ÖZBAY çok faydalı birer konuşma yaptılar. Öğleden sonra yine aynı mekânda kürsüye çağrılan bütün şairler şiirlerini okudular ve şiir okuma faslından sonra da eski Türkiye Yazarlar Birliği Genel Sekreteri, yeni Başkan Yardımcısı ve Kültür Bakanlığı Halk Müziği Topluluğu saz sanatçısı Bayram Bilge TOKEL dikkatle izlenilen bir konser verdi.

3. gün Necip Fazıl KISAKÜREK’e adanmıştı. Öğleye kadar şairimizin hayatı, eserleri ve şiirleri üzerine konuşuldu. Şairimizin Türkiye Türkçesi’yle ve Kazak lehçesine aktarılmış şiirleri okundu. Öğleden sonra ise çeşitli ülkelerden bu şölene katılan şairler şiirlerini okudular.

Şölenin 4. günü olan 18 Eylül 1993’de Kazak Şairi Cambıl Cabayev anıldı. O gün topluca Cambıl’ın mezarının ve ev iken şimdi müze olan yaşadığı ve eserlerini yazdığı evinin bulunduğu Uzunağaç kasabasına gidildi. Türbe ve müze ziyaret edildi.

Müze defterine ben bu birlikteliğin mutluluğunu yansıtan, devamını dileyen bir yazı yazdım. Oradan kasabanın kültür merkezinde gene konuşmalar yapıldı, şiirler okundu ve müzik icra edildi. Daha sonra da Uzunağaç kolhozunda yemeğe gittik. Yemekten önce ise Türkiye Yazarlar Birliği Başkanı D. Mehmet Doğan’a ve bana Çapan (Şapan) giydirdiler, at bağışladılar ve Kazakistan’da gerçekten soylu bir ata bindik. Benim uzanıp alnından öptüğüm, güvercin kanadı kulağına yüreğimi boşalttığım, hemen anlaştığım o atın bir adı var mıydı bilmiyorum, ama bir adı olsa da olmasa da ben ona yeni bir ad koymuştum: DOLUNAY.

19 Eylül 1993, yani şölenin 5. günü. Bugün baştan sona büyük Kazak Şairi ABAY’ın günüdür. Abay’ın 150. doğum yılını kutlamak üzere kurulan Abay Vakfı Medeo’daki bir lokantada yemekli bir toplantı düzenledi. Öğleden önce gene gelmiştik biz bu Medeo’ya ve yüzlerce merdiven basamağından seke seke tepeye ulaşmıştık. Doyumsuz bir güzelliği olan bir yer burası. Gürül gürül sular akıyor, her taraf yemyeşil ve oldukça da çok temiz.

Toplantının şeref konuğu Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı D. Mehmet DOĞAN’dı. Burada da çapan giydirdiler DOĞAN’a ve DOĞAN bu toplantıda güzel bir konuşma yaptı. Özellikle, "Büyük Kazak Şairi Abayın mirasından bugüne kadar yalnız Kazaklar yararlandı. Halbuki onun bıraktığı miras hepimizindir. Ondan payımızı hepimiz alacağız. Aynı şekilde Türkiye’de veya başka Türk ülkelerinde yetişen büyük şair ve yazarların miraslarından da bütün Türk dünyasının payını alması gerekir", diye vurgulaması coşkuyla alkışlandı. Bana da bu toplantıda bir dombra (iki telli mahalli bir çalgı) ile bir Kazak takkesi hediye edilmişti, ben de konuştum. Benden sonra Kazakistan Radyo Televizyon Genel Müdürü Şerhan MURTAZA konuştu, roman yazarı ve tarihçi Muhtar MAGAUİN konuştu, daha başkaları konuştu. Bu yemekli toplantının sonraki bölümünde gene çeşitli ülkelerden gelen şairler şiirlerini okudular. Kazak ses ve saz sanatçıları ünlü Kazak şairlerinin şiirlerini seslendirdiler. Yoğun istek üzerine Bayram Bilge TOKEL de Yunus’tan ve üç KARAKOÇ’tan (Bahaettin, Abdurrahim, Sezai) bestelediği özgün parçalarla birlikte Türk halk şiiri ve müziğinden örnekler verdi.

Ve ödül töreni...

20        Eylül 1993, şölenin altıncı günü. Ödül töreninden önce 2. şiir şöleninin sonuç bildirileri üzerinde yetkililer arasında konuşulma ve Türk ülkeleri Devlet Başkanlarına, Dünya yazar kuruluşlarına, tercümecilere yönelik 3 sonuç bildirisinin hazırlanması...

Devlet başkanlarına yönelik bildiride, Türk dünyasındaki yazarların karşılaştığı problemlerin çözümü yönünde çalışmalar yapılması, ülkeler arasında kültürel ilişkileri geliştirecek kurumlaşmalara vücut verilmesi gibi konular yer almaktaydı. Dünya yazarlarına hitaben kaleme alınan sonuç bildirisinde ise Bosna-Hersek, Karabağ-Azerbaycan gibi dünya gündeminden inmeyen konularda adalet ve insancıllık ilkelerine bağlı kalınmasının sağlanması, Türk dünyasının kültür ve edebiyat potansiyelinin dikkate alınması gibi konular; tercümecilere yönelik bildiride ise, Türk lehçelerinin zengin edebî birikimin çevrilerek dünya kültürüne kazandırılması isteniyordu.

Topluca ödül törenine giderken Abay tiyatrosunun kapısında arkadaşlarımdan birisi kulağıma eğilerek, "Büyük Abay ödülünün sahibi senmişsin, belki konuşman icab eder, hazırlıklı ol." dedi. Doğrusu çok şaşırmıştım bu habere, benim böyle bir beklentim yoktu. Taze mayalanmış bir yoğurtun kabını sallayınca yoğurt nasıl suya keserse, benim de içim bir yoğurt kabı gibi çalkalandı, ekşi bir suya kesti. Keşke arkadaşımız bunu kapıda kulağıma fısıldamasaydı da gerçeği ben içerde öğrenseydim diye kendi kendimi törpüledim bir süre.

Ödüllerin verileceği salonda çıt çıkmıyor, gazete, dergi, radyo ve televizyon muhabirleri yerlerini almışlar, salon tıklım tıklım dolu. Kazakistan Yazıcılar Odağı Başkanı Kaldarbek NAYMANBAY kürsüde ateşli ateşli konuşuyor. Daha bizim Genel Başkan DOĞAN ortalarda yok. Gözümüz hep onu arıyor, ama o geciktikçe gecikiyor. Kaldarbek idare ediyor durumu, uzatıyor da uzatıyor konuşmasını, nihayet bizim başkan kapıdan içeri giriveriyor. Kaldarbek mikrofonu D. Mehmet DOĞAN’a veriyor, o da konuşmasını yapıp yerine oturuyor. Ve büyük ödüllerin sahipleri açıklanıyor:

Büyük ABAY ödülü’nü Türkiye’den Şair Bahaettin KARAKOÇ Necip FAZIL ödülü’nü Çuvaşistan Şairi Raisa SARBİ Seyyid NESİMİ ödülü’nü Dağıstan’dan Murat AVAZOV kazanmışlardır...

Sahneye çağırıyorlar ama kafamda tek kelime yok. Ödülle ilgili bir konuşma yapmanın şart olduğunu biliyorum. Beni utandırmaması için Allah’a niyaz ediyorum içimden. Ve ödülümü Tolen ABDİKOV’un elinden alıyorum, konuşmak için mikrofonun yanına yürüyorum. Kazakistan göklerine omuz vuran Aladağlar gibiyim o an. Konuşuyorum, sesim bir değirmen olduğundan boşanan su gibi gürül gürül; konuşuyorum, yanımdaki tercümana bile fırsat vermeden. Durmadan alkışlıyorlar, ama alkışların bana ulaşması mümkün değil, ben çok uzaklardayım o an, sahibler sahibine sığınmış, kimsenin boyutlandıramayacağı bir rahmeti yaşıyorum, aldığım ödül de bana tutulan alkışlar da benim iç âlemimde bir hiçtir o an. Flaşlar durmadan patlıyor, kameramanlar durmadan çekim yapıyorlar, konuşmamı noktalıyor, topluluğu saygıyla selâmlayıp iniyorum sahneden.

Tarih 20 Eylül 1993 "Türkçenin Uluslararası 2. Şiir Şöleni" artık sona ermiştir. Kazakistan Yazıcılar Odağı Başkanı Kaldarbek NAYMANBAY, Cumhurbaşkanı Nursultan NAZARBAY’dan bir randevu talep ediyor birlikte ziyaretimiz için. Alıyor bu randevuyu ve Kaldarbek, D. Mehmet Doğan, ben Raisa SARBİ ve Murat AVAZOV Cumhurbaşkanı sarayına gidiyoruz görüşmek için, bekletmeden kabul ediyor bizi ve çok samimi bir ortamda görüşüyoruz. Nazarbay, Türk ülkeleri şairlerinin Almatı’da toplantısından duyduğu hoşnutluğu belirtiyor. Kültürel ve edebî ilişkilerin geliştirilmesi için her zaman gereken duyarlığı göstereceklerini söylüyor. TYB Genel başkanı D. Mehmet DOĞAN da Kazakistan’ın Türk dünyasının geleceği açısından çok önemli bir konumu olduğunu, Türkçenin 2. Şiir Şöleni’nin bu ülkede yapılmasının bu açıdan büyük önem taşıdığını ifade ediyor ve bu sohbet neredeyse çok özel bir havaya girmeye başlıyor. Ayrılırken Nazarbay özellikle üzerinde dura dura "Türkiye’deki bütün Türk kardeşlerime güzel dileklerimi, selâm ve sevgilerimi iletin" diyor. Bu görüşmemiz de şiir şöleni gibi Kazakistan televizyonlarında genişlemesine ana haber bültenlerinde ilk haber olarak yer alıyor. Bunların hepsi de çok önemli hadiselerdir.

Kazak halkı bütünüyle misafirperver insanlardır. Şölen boyunca her gün en az iki eve yemeğe dâvet edildik, sofraları çok zengin. Sonra Kazakistan’da kız-erkek, genç-yaşlı herkes muhakkak dombra çalıp söylüyor. Sanat ve edebiyata çok düşkünler, sokak ressamları bile çok ilginç. Her evin muhakkak bir kitaplığı var ve herkes okumayı seviyor. Fotoğraf sanatında hâlâ siyah-beyaz çizgisindeler ama bence bu sadelik baskıcı Sovyet sanayiinin ve ekonomisinin yerinde sayan bir göstergesidir. Gazeteler de boyalı değil, ama muhteva bakımından çok dolular. Rus mimarisi özelliğini taşıyan oylumlu yapıların içine girdiğiniz zaman dokunsanız döküldüğünü görürsünüz, tıpkı kominizm rejimi gibi.

Tuvaletler çok ilkel. Galiba sürekli sabun ve şeker kıtlığı da var. Toprak mümbit, su bol, şehirleşme mükemmel, meyvenin her türlüsü yetişiyor, ürün çeşitleri bol, at ve koyun sürüleri ufukları tutmuş, ama alıp götüren hâlâ Rusya. Bu yer altı ve yer üstü zenginliğini zorla sömürmeye alışmış asalak bir soyun, buraları kolay kolay öz sahiplerine bırakacaklarını hiç sanmıyorum. Ne mi bırakmış soyup götürdüğü altın ve uranyum madenlerinin, petrolün, pamuk ve buğdayın karşılığı olarak? Her yere "Arak" (rakı, şarap, votka) fabrikaları kurmuşlar ya da ihraç etmişler, her yere "Nataşa’lar" yerleştirmişler, daima yemeye, içmeye, eğlenmeye teşvik etmişler, düşünmeye hiç fırsat bırakmamışlardır. "Aksakal Akın" kabullendikleri için her yemekten sonra benden duâ beklediler, ne duâlar etmedim ki, inşallah çoğu kabul olur. Bütün Türk illerinin duâya çok ihtiyaçları var.

O gece Kazakistan’daki son gecemiz. Yazıcılar Odağı misafirhanesindeki odalarımızda harıl harıl yol hazırlığı yapıyoruz. Gökte dolunay var. Misafirhanenin dört tarafında renk renk güller açmış, çıkıyorum dışarıya, güllere dokunuyorum parmaklarımla, gülleri kokluyorum nefes nefes. Başı karlı Aladağ’a bakıp iç çekiyorum. Kimsenin gece hayatı yok buralarda. Almatı olabildiğince sessiz. Kazakistanlı şair ve yazar dostlarımı hatırlıyor ve hepsini de tek tek hayâlimde görüntülemeye çalışıyorum: Kaldarbek NAYMANBAY, Tolen ABDİKOV, Muhtar MAGAUİN, Marfuğa ĞALİEVNA, Akuştap BAKTIGAREYEVA, Küleş AHMETOVA, Ömirbekov Cappar ERALİNOVİS... Görüntüler kayboluyor, güller dallarında donmuş gibi, Almatı’yı sevgiyle selâmlayıp odama dönüyorum.

21 Eylül 1993.

Diğerlerini bilmem, geceyi ben uykuyla uyanıklık arasında geçirdim. Tan ağartısına hepimiz giyinip eşyalarımızı toplayarak dış kapıya çıktık. Bizim için tahsis edilen arabalar geldi ve biz arabalara yerleşerek yola çıktık. D. Mehmet Doğan’la ben taksideyiz, diğer arkadaşlarımız ise bir minibüste. Önce Kırgızistan’ın başkalası (başkent) Bişkek’te Kırgızistan Yazarlar Birliği’ne uğradık, biraz sohbet ettikten sonra yolumuz uzun olduğu için yine yola koyulduk. Cambıl ve Çim Kentten geçerek gece yarısında Özbekistan’ın başkalası Taşkent’te Yazıcılar Bağı’na indik. Sabah kalkıp kahvaltımızı yaptıktan sonra Özbekistan Yazıcılar Birliği’nin merkezine gittik. Öğle yemeğimizi Yazarlar Birliği’nin karşısındaki açık lokantada bağdaş kurarak yedik; tabiî yediğimiz yine et ve meşhur Özbek pilavı. İkindiye doğru Taşkent’ten Semerkant’a hareket ettik. Yazı-yaban pamuk tarlası, yol kenarlarıysa dut ağaçlarıyla değerlendirilmiş. İpeği ve pamuğu meşhurmuş Özbekistan’ın. Özbek şairi Erkin VAHİDOV’un bir şiirinde, Özbekistan dünyayı giydirir ama kendi çıplak yaşar, dediği gibi, Özbekistan’ın da bütün ürettiklerini Ruslar sömürmüş. Yollar uzar da uzar. Bereket versin yollar güzel, trafik yoğun değil. Semerkant’a çok geç indik ve daha yolda iken iki grup birbirimizden ayrı düştük. Sabah oldu, öğle vakti yaklaştı arkadaşlarımızdan haber yok. Şehri gezdik biraz, cuma namazımızı da Semerkant’ta eda ettik. Semerkant’tan Aktaş’a, oradan da Ali Şir Nevaî’nin adına kurulan NOVAİ’ye geçtik. NOVAİ’nin kuruluşunun 35. yıl dönümü kutlanıyordu, o gece Azot Sanayie ait bir misafirhanede yattık ve kutlama törenlerine de iştirak ettik. NOVAİ’den çıktıktan sonra yol üstündeki bazı reyonlara da uğrayarak Şah Nakşibend Muhammed Bahaeddin Buharî Hazretlerinin medfûn bulunduğu Buhara’ya 5-6 kilometre mesafedeki Kasr-ı Ârifan yani şimdiki adıyla Bahaüddîn Nakş-i Bend köyüne ulaştık. Binlerce ziyaretçisi vardı mübareğin. Biz de abdest aldık, orada huşû ile namaz kıldık, duâ ettik, gönüllerimizin arzuhallerini sunduk manevî katına. Zemzem tadı veren suyundan içtik, huzur verdi, aydınlattı, doyurdu bizi. Ve orada geçmişim, daha çok da çocukluğum kare kare gözlerimin önüne seriliverdi. Babamın neden bana "Muhammed Bahaeddin Buharî dediğini, neden Semerkant gibi, Buhara gibi, Fergana gibi, Hive gibi mübarek şehirleri dilinden hiç düşürmediğini burada anladım. Nakşi tarikatına mensup olan babam demek ki tâ o günlerden benim bugünümü okumuş. İşte bu dünyadaki en büyük ödül budur benim için. Gayrisi renkli birer cam boncuk.

Kasr-ı Ârifan’dan Buhara’ya geçtik. Zaman kısa, şehir büyük, san’at dorukta, tarihse çok sancılıydı. Önemli yerleri aceleyle gezdik, gördüklerim ise beni çok hüzünlendirdi. Allahaısmarladık Buhara, ver elini Kızıltepe reyonu, Semerkant, Cizak... Hazır ol Taşkent, döndük dolaştık yine sana geliyoruz. Ve ey güzel yurdum Türkiye, ne tatlı kokuyorsun burnuma uzaklardan öyle!.. Gittiğim her yerde, katıldığım her toplulukta sana lâyık olmaya çalıştım, erenler himmet etti, daha da edecekler inanıyorum; yüzüm ak, başım dik, yüreğim sevgi dolu geliyorum işte, yoldayım...

Akademik Çerçeve, Kış 1994, Nr. 1

79.almati-s.cay,dmd.b.karakoc-001.jpg

Mesut Uçakan, D. Mehmet Doğan, Bahaettin Karakoç ve Bekir Soysal

11-0125.-almati-s.-kazakistan-yb-onu,h.ozbay,-turinay,-maras,--,-karakoc,--(1).jpg

Hasan Özbay, Necmettin Turinay, M. Atilla Maraş, .... , Bahaettin Karakoç, ... Kazakistan Yazarlar Birliği Önü 

 
Bu haber toplam 1614 defa okunmuştur
  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim