Bakü´deki Kütahya

Bakü´deki Kütahya
Türkiye Yazarlar Birliği Kütahya Temsilcisi Mustafa Özçelik\'in Bakü izlenimleri Kütahya’dan Bakü’ye “Bir ananın iki oğlu Bir çınarın iki kolu O da ulu, bu da ulu Azerbaycan-Türkiye Bahtiyar VAHAPZADE

Türkiye Yazarlar Birliği’nin iki yılda bir muhtelif ülkelerde düzenlediği “Türkçe yazan şairler buluşması” için bu yıl Bakü seçildi. Daha önceki yıllarda Almatı(Kazakistan), Aşgabat(Türkmenistan), Girne(Kıbrıs), Strasbourg(Fransa), Simperefol(Ukrayna) ve Üsküp(Makedonya)dan sonra bu yıl  Bakü(Azerbaycan)’ın seçilmesi son derece isabetli bir tercih oldu. Zira son zamanlarda Türkiye-Emenistan ilişkilerindeki gelişmeler sebebiyle iki kardeş ülkenin, Türkiye ve Azerbaycan’ın arasında ister istemez bir “soğukluk” girmişti.  Önce Şehitlik camiinin kapatılması, ardından Türk şehitliğindeki bayraklarımızı indirmeleri ise Türkiye’de ciddi bir üzüntüye sebep olmuştu.

Bakü seyahatimiz işte bu gelişmelerin ardından gerçekleşti. Türkiye’den aralarında milletvekilleri, gazeteciler, sivil toplum kuruluşu yöneticileri ve şairlerin bulunduğu topluluk bir bakıma bu sıcak gündemde “kültür elçileri” olarak Türkiye’den Bakü’ye sıcak selamlarla gittiler ve Türk halkının Azerbaycan Türkleri için hissettiği samimi kardeşlik duygularını onlara iletme imkânı buldular.  Ortak dil, şiirin dili olunca da diplomatik alanda olup bitenler bir anlamda unutularak, şiirin sıcak ikliminde yeniden dostluk, kardeşlik, birlik ve beraberlik duyguları öne çıktı. Daha doğrusu çıkmasına çalışıldı.

31 Ekim- 2 kasım tarihleri arasında Azerbaycan Yazıcılar Birliği Salonunda ve Qafgas(Kafkas) üniversitesinde gerçekleşen şiir şölenine Çuvaşistan, Gagavuzya, Gürcistan, Hollanda, Almanya, İran, Kazakistan, Kırgızistan, Kırım, KKTC, Kosova, Özbekistan, Türkmenistan, Yunanistan, Azerbaycan ve Türkiye’den elli civarında şair katıldı. Dilleri bir devletleri ayrı şairler, ortak duygu noktasında birleşerek “Türkçe’nin ses bayrağı”nı Azerbaycan’da dalgalandırılmış oldular.

Hadisenin dil, edebiyat, şiir anlamında üzerinde durulması gereken çok önemli yönleri var. Bunlar, ulusal basında ve kültür edebiyat dergilerinde mutlaka ele alınacak ve bu gezi ve etkinlikle ilgili haber ve yazılar yazılacaktır. Doğrusu bir dergide bunu ben de yapmaya çalışacağım. Zira, yıllar süren içe kapanıklığını son yıllarda atarak bölgesinde ve dünyada diğer devletlerle olumlu ilişkiler kurarak dünyada saygın bir konumda olmaya gayret eden ülkemizin bu evrensel açılımının siyaset adamlarının yanı sıra şairler ve kültür adamları ile kültürel anlamda da yapıyor olması son derece sevindiricidir. Yine aynı şekilde; beklenilen olumlu sonuçların gerçekleşmesinde kültürel temasların ve işbirliğinin yeri son derece önemlidir.

Bu yazı dizisi Kütahya’da yerel bir gazete yayımlanıyor. Dolayısıyla daha çok kültür adamlarını ilgilendirmesi gereken bir meselenin burada çok etrafıca anlatılması gerekmeyebilir. Zaten benim amacım da  “Bakü’de bana Kütahya’yı düşündüren, Kütahya’yı hatırlamama vesile olan” birkaç hususu Kütahyalılarla paylaşmak. Bu yüzden sözü hemen bu konuya getiriyorum.

Bakü’de Kütahya’yı düşünmek

Bakü’ye 29 Ekim günü yerele saatle 20.00’de vardık. Bize tahsis edilen otele yerleştikten sonra kendi aramızda şiir şöleniyle ilgili ayrıntıları konuştuk. Kişisel olarak benim aklımda ise daha çok nereleri görebileceğimiz meselesi vardı. Zira, bu tür seyahatler öyle sık yapılabilecek şeyler değildir. Bir imkan doğup eğer bir başka ülkeye gitmişseniz, orayı imkanlar ölçüsünde gezip görmek son derece önemli bir tecrübedir. Bu yüzden seyahat öncesi gidilecek yer hakkında bilgi edinmekte fayda vardır. Ben de öyle yaptım.  Seyahatin bir gün öncesinde Azerbeycan’la ilgili bilgilemek amacıyla initernettten ve ansiklopedilerden  bir araştırma yaptım. Buna göre mutlaka görmem gereken yerler şunlardı:  Türk Şehitlerinin bulunduğu “Şehitler Hıyabanı”, şiirleri Türkiye’de çok sevilen Bahtiyar Vahapzade’nin kabri, Şirvanşahlar sarayı ve bir de Halvetilik tarikatının “pir-i Sani” si kabul edilen ve bu tarikatın Anadolu’da yayılmasını sağlayan Seyyid Yahya Şirvani’nin kabri. Rehbere bu yerlerin gezi programında olup olmadığını sordum. Olumlu cevap alınca çok sevindim. Hele şehitlik ziyareti daha acil bir durum arz ediyordu. Acaba indirilen bayraklarımız tekrar göndere çekilmiş miydi?  Kapatılan Şehitlik camii açılmış mıydı? Bunu doğrusu çok merak ediyorduk.

Bu duygularla odalarımıza çekildik. Sabah olunca kahvaltının ardından  kısa bir şehir turunu takiben Azerbaycan’ın Rusya’nın dağılmasında sonraki devlet başkanı Haydar Aliyev’in de kabrinin bulunduğu mezarlığın ziyareti oldu. Bu ziyaret bir bakıma resmi bir nitelik taşıyordu. Türkiye’den gelen bir heyetin Aliyev’in mezarına çelenk bırakması şeklinde gerçekleşen rutin bir ziyaretti. Burada kayda değer  bir ilginç durum olarak şunu söyleyebilirim. Mezarlık son derece bakımlı..Her taraf yeşillendirilmiş...Toprağı göremiyorsunuz adeta…Bir ilginç durum da ölen kişinin fotoğraflarının mezar taşlarında yer alması yahut  kabartma heykellerinin bulunması…Çok kültürlü, çok dinli bir coğrafyada anlaşılır bir durum ama biz yinede şaşırmadan edemedik. Çünkü bizim mezar taşlarımızda böyle bir durum yok..Bizler faniliğin resimle, heykelle ebedileşeceğine inanmayan bir anlayışa sahibiz.

Kütahyalı Şehitler

Ziyaretin ikinci yeri “Şehitler hıyabanı” olarak bilinen  bilhassa Rus ve Ermeni çatışmalarında şehit düşen Azerilerin mezarlarının bulunduğu yer..Burası aynı zamanda Türk şehitliği…Girişte bize verilen karanfilleri bir bir şehit mezarlarına bıraktık. Fatihalar okuduk…Tabi bayrağımızın gönderde dalgalanması da ayrı bir sevinç sebebimiz…Duygusal bir gerekçeyle bayraklarımız indirilmiş ve bu durum Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin ferasetli tutumuyla bir krize dönüşmeden düzeltilerek Azerilere yaptıklarının yanlış olduğu gösterilerek problem çözülmüştü..Ama cami konusunda durumun böyle olmadığını biraz sonra anlayacaktık. Cami, hâlâ kapalıydı.

Bir taraftan da şehitlerin kısa kimlik bilgilerinin yer aldığı plakaları okuyoruz…Azeri şehitlerin adlarını okurken  birden Anadolu şehirlerinden gelip burada çarpışarak şehit düşmüş isimlerle karşılaşıyoruz. Maraşlı, Karslı, Çorumlu, Adanalı, Konyalı, Diyarbakırlı, Balıkesirli şehitler…Bosna’dan, Bulgaristan’dan, Kırım’dan şehit isimleri…

İşte bu yazının yazılmasının en önemli sebebi burada başlıyor…Bu isimlere bir taraftan karanfiller bırakırken isimleri ve şehirlerini okumaya devam ediyoruz. Benden birkaç adım ilerde olan bir şair arkadaş, bana sesleniyor. “Mustafa Bey, hemen buraya gelin…Bir de ne göreyim…Kütahya ismi plaketin üstünde.. Doğal olarak çok heyecanlandım.. Bakü’de Kütahya ismiyle karşılaşmak doğrusu aklıma gelebilecek bir durum değildi…

İşe Bakü’de Kütahya ile karılaşmamız böyle başladı… Burada yanlış saymadıysam “Kütahyalı on üç şehit mezarı” bulunmakta…Ay yıldızımızla bezenmiş pirinç levhaların birinin üzerinde şöyle yazmaktaydı.:

“Ahmet Oğlu er  Halil
1309 Kütahya, 1331
Aktaştepe Muharebesi

Bir başkasında ise

“Ömer oğlu er İbrahim
1309 Kütahya
Kafkas cephesinde…”


Böylece her şehidin adı memleketi doğum tarihi, şehit düştüğü savaş ve tarihi not edilmişti. Bu şehitlerin şu anda Kütahya’da mutlaka yakınları mevcuttur. Ve yıllar sonra Kütahya’dan Bakü’ye giden biri olarak bu şehitlerimize de fatiha okuyabilmenin sevinci elbette çok büyük…Böyle bir imkanı bana nasip ettiği için Allah’a şükrediyorum.

Burada  askerlerimizin Kütahya’dan, Konya’dan Adana’dan Bakü’ye götüren sebebi de kısaca belirtmek isterim. Hadisenin tarihi seyri şöyledir: Daha önceki asırlarda Selçuklu, İlhanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevi gibi devletlerin egemenliğinde olan Azerbaycan 1804–1813 Rus-İran Savaşları'nın ardından Rusya İmparatorluğu hâkimiyetine girmiştir. 1918 - 1920'de Kafkasya Kurultayı'nı toplamış ve 28 Mayıs 1918'de de Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'ni kurmuşlardır.  Dolayısıyla Azerbaycan henüz yeni bir devlettir. Osmanlı devleti Azerbaycan’la bir dostluk ve işbirliği anlaşması imzalar. Anlaşmanın birinci maddesinde Osmanlı Devleti ile Azerbaycan arasında sürekli bir kardeşlik ve dostluğun var olacağı vurgulanmaktadır. Yine anlaşmanın bir başka maddesine göre Azerbaycan’ın gerekli görmesi üzerine istenildiğinde Osmanlı devleti intizam ve asayişi temin için bu ülkeye asker gönderebilecektir.

Osmanlı-Azerbaycan yakınlaşması, Rusya’yı fena halde rahatsız eder. Bakü işgal edilip binlerce Azeri katledilir. Azerbaycan hükümeti başkenti Gence`ye taşır ve Osmanlı`dan askerî yardım ister. Türkiye`nin müttefiki Almanların itirazlarına rağmen Türkiye`de Kafkas İslam Ordusu kurulur ve bu ordu yardım için sefere çıkar. Türk askeri Azerbaycan`da kurbanlar kesilerek karşılanır. Gence`nin her tarafına Osmanlı ve Azerbaycan bayrakları yan yana asılır. Halkın bu sevinci Azerbaycan millî şairi Ahmet Cevat`a ait `Selam Türk`ün Bayrağına` şiirine de yansır. Türkiye`de bu şiir `Çırpınırdı Karadeniz` adıyla bilinmektedir.

Türk askerlerinin silahlı mücadelesi önce Gence`de başlar. İlk şehit burada verilir. Bugün Çanakkale`de Bakü doğumlu 18 yaşında şehit düşen Hasanoğlu İbrahim`in naaşı yatıyorsa, Bakü`de de Aksaray doğumlu Abdullah oğlu er İsa`nın, yahut Eskişehir doğumlu Mehmet’in naaşı yatmaktadır. Türk ordusu Azerbaycan`da 1130 şehit verir. Yaklaşık 30 saatlik çatışmalar sonunda Bakü işgalden kurtulur ve Azerbaycan bağımsızlığa kavuşur.

İşte başta Anadolu olmak üzere Osmanlı’nın diğer vilayetlerinden Azeri kardeşlerine yardım için gelenler arsında biraz önce kendilerinden bahsettiğimiz “Kütahyalı askerler” de bulunmaktadır. Onlar da bu topraklarda şehit düşmüşler ve buraya defnedilmişlerdir. Dolayısıyla burada Anadolu Türkleri ve Azerilerin mezarları yan yana. Bir tarafta 91 yıl önce Azerbaycan`ın bağımsızlığı için savaşan Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu`nun mensupları, diğer tarafta ise Hocalı`da, 31 Mart 1918`de, 20 Ocak 1990`da ve Karabağ`da katledilen Azeriler yatıyor. Bugün bu şehitler, bu topraklarda  yeryüzüne bir taraftan İslam ve Türk kardeşliğinin ne anlama geldiğini hal diliyle söylerken, bağımsız bir ülkeye, devlete sahip olabilmenin ne anlama geldiğini anlamamız konusunda bize bir bakıma ikazda bulunmaktadırlar. Allah diğer şehitlerimizle birlikte onlara da rahmet etsin diyerek bu bahsi burada kapatıyorum.

Bakü’de Kütahya Çinisi

“Şehitleri Hıyabanı”nın yanı başında bir cami var: Şehitlik Mescidi.. 1995`te hizmete açılan
Bakü Şehitler Mescidi 1918`de Azerbaycan`ı işgal eden Ermeni ve Kızıl Ordu askerlerine karşı Azerilere yardım ederken şehit düşen Nuri Paşa komutasındaki 1130 Türk askerinin anısına Türk Şehitliği`nin yanında yapılmış. Gönlümüz burada iki rekat namaz kılmak istiyor. Ne var ki cami epeydir kapalı olduğunu daha buraya gelmeden öğreniyoruz. …Mevcut yönetim ezan okunması ve namaz kılınması konusunda ne yazık ki böyle bir tutumun sahibi..Bu yüzden camiyi ancak dıştan görebiliyoruz. Etrafını gezerken yan tarafında bulunan bir  kitabe dikkatimizi çekiyor. Burada Azeri Türkçesiyle şunlar yazılı ancak ben bu ifadeyi anlaşılır olması açısında Türkiye Türkçesiyle yazıyorum:

“Şehitlik Mescidi.. Bu mescit Azerbaycan topraklarının müdafaasında şehit olup bu topraklarda yatan kahraman askerilerin aziz hatırasını yaşatmak için Türk halkı adına Türkiye Diyanet Vakfı tarafından dikilmiştir. Şehitlik mescidi, Anadolu Türklerin Azerbaycanlı kardeşlerine bir hediyesidir…”.


Dolayısıyla bu mescid, şehitliğin en önemli parçası…Avlusunda bir zamanlar Din işleri ataşeliği de bulunuyor ve önünde yine Türk bayrağı dalgalanıyormuş. Ne yazık ki, bir dönem bilhassa Cuma namazlarında tıklım tıklım dolan ve cemaati şehitliğin bulunduğu alana ve caddeye kadar uzanan bu mescid  bugün kapalı..Ezan okunmuyor, namaz kılınamıyor. Ataşelik de kapatılmış. Önündeki bayrak direkleri sökülmüş..

Daha önce de Bakü Devlet Üniversitesi’nin Öğrenci Yurtları’nın yer aldığı kampuste bulunan ‘“İlahiyat Camii de Bakü Devlet Üniversitesi Rektörü Abel Meherremov `caminin kanunsuz inşa edilerek faaliyet gösterdiği` yolunda şikayeti üzerine kapatılmış ve yıkımına karar verilmiştir. Dolayısıyla Şehitlik cami kapatılan ve yıkımına karar verilen ikinci Türk camisidir. Gezide bize rehberlik eden bir Azeri kardeşimizin söylediği şu cümleler ise Azerbaycan’daki cami düşmanlığının asıl nedeni ortaya koyuyor: Burada Cuma namazında o kadar çok cemaat olurdu ki şehitlik alanı bir yana cadde bile kapanırdı. Bu caminin Azerbaycan Milli meclisinin tam karşısında olduğu düşünülecek olursa bu manzaranın kimleri rahatsız ettiği ortada.. Bu durum, bayrak kriz öncesi yaşanmış bir skandal.. Ekim 2009 tarihli Türk gazetelerinde bu konuyla ilgili epeyce haber yayımlandığını sanırım hatırlarsınız. Anlaşılıyor ki; Azerbaycan, Türkiye ile ilişkilerinde ne zaman bir sorun yaşasa buna tepki olarak cami kapatarak, bayrak indirerek tepki vermektedir. Bu durum üzerinde de iyice düşünmek gerekir. Azerbaycan’ın özgürlüğü için mücadele veren Nuri Paşa’nın ve Kafkas İslam ordusunun şehitlerinin ruhlarını incitmek nasıl bir mantıktır anlamak gerçekten zor görünüyor. Hele bir de bütün bunların üzerine İslam ülkelerinin hâlâ iyi niyet gösterip 2009 yılında Bakü’üyü “İslam kültürü’nün başkenti” seçmeleri, bu ülkeyi tarihiyle, insanıyla kısacası her şeyi ile kucaklamak istemeleri üzerinde Azeri yöneticilerin düşünmeleri gerek..

Bu hüzün verici durumun iç burukluğunu yaşarken caminin arka tarafında bulunan başka bir kitabe beni çekiyor. Zira bu kitabe çini üzerine nakşedilmiş..İnsan, Kütahya’dan gelen biri olarak çini görür de buna yakından bakma ihtiyacı duymaz mı?Ben de öyle yaptım. Çinideki firuze renk, beni çini başkenti Kütahya’ya götürürken önce üzerindekileri okuyorum. Şöyle yazılı…

”Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz. Bilakis onlar diridirler. Lakin siz anlayamazsınız. Kuran-ı kerim,Bakara, 154”

Ayet üzerine tefekkür ederken sağ alt köşede bir ibare dikkatimi çekiyor.O da “ALTIN ÇİNİ, KÜTAHYA” yazmıyor mu?

İşte, Bakü’deki Kütahya’nın ikinci heyecan verici olayını burada yaşıyorum. Kütahya şehitleriyle birlikte çinisiyle de Bakü’de…Sanatın tılsımlı gücüne bir kez daha hayret ediyorum ve bir zamanlar askerlimizle geldiğimiz ve orada şehit verdiğimiz bu topraklara yıllar sonra onların hatırasına yapılan bir camide çiniyle ulaşılmışız. Şüphesiz ki bu da mutluluk verici bir hadise…Tabi bu arada arkadaşlarımın benim bu iki olay karşısında heyecanımı görüp Kütahya üzerine sorular sormaları ve takılmaları hafızamda kalan başka bir ayrıntı olarak kaydetmeliyim.

Bakü’den Anadolu’ya yansıyan ışık

Seyahatimizin son gününde Azerbaycan’a daha ilk geldiğim günden beri arzu ettiğim yere gidiyoruz. Seyyid Yahya Şirvani’nin, oradaki adıyla Seyyid Yahya Bakuvi’nin türbesine…Bu durumun Kütahya ile ilgisi nedir diye akla gelebilir. Hemen söyleyelim. Malum Halvetilik, Anadolu’da ve dolayısıyla Kütahya’da da çok etkili olmuş bir irfan mektebi…Büyük dedemiz Evliya Çelebi’nin “nice kere yüz bin kibarı evliyalar medfundur.” Dediği ve o zamanlar çok önemli bir maneviyat merkezi olan Kütahya’da Halvetilik, Mevlevilik’ten sonra en çok etkili olmuş bir tarikat…Balıklı Tekkesi, Gümüş Eşik tekkesi, Şeyh Salih Efendi tekkesi, Balaban Paşa tekkesi, Kadı Şeyh tekkesi,  Şaban Efendi tekkesi, Efendi Bola tekkesi, Paşam Sultan tekkesi..Kütahya’daki Halvetilik merkezleriydi…Bu gün bu irfan mektebinin yaşayan hocası ise Mehhet Dumlu Hoca’dır. Bakü’deki Seyyid Yahya ile Kütahya arasında ilgi kurmamız bu yüzdendir.

Halvetiliğin asıl kurucusu Pir Ömer halveti olmakla birlikte, tarikatın Anadolu ve Afrika’da yayılmasını sağlayan isim az önce ismini zikrettiğimiz  Seyyid Yahya Şirvani’dir. 14. asrın sonlarında Azerbaycan’ın Şamahı vilayetinde doğan bu pirin tam adı Es-Seyyid Cemaleddin Yahya b. Es-Seyyid Bahaeddin Eş-Şirvani Eş-Şamahı El-Bakuvi’dir. Seyyid Yahya daha sonra Şamahı’dan Bakü’ye göç etmiş, o sıralarda Şirvan Hanı Halilullah Han’ın idaresindeki Bakü’de onun da yardımıyla Halvetiliğin ilk dergahını açmış, ardından müridlerini başta Anadolu olmak üzere dünyanın pek çok yerine göndererek bu tarikatın yaygınlaşmasını sağlamıştır.

İşe bu Halveti büyüğünün kabri de Bakü’de bulunmaktadır. Allah’a şükür ki onu da bulunduğu yerde ziyaret nasip oldu. Tabi ki bu esnada gönlümde olan Mehmet Dumlu Hoca idi…Bu gönül mektebi ne muazzam bir sinerjiye sahip ki, altı asırdır bütün Anadolu’yla birlikte Kütahya’yı da aydınlatmakta ve bu meşale bugün Kütahya’da yaşayan  Dumlu Hoca’nın şahsında yine gönülleri aydınlatmaya devam etmektedir. Dolayıyla Bakü’deki Kütahya başlığının içine Kütahyalı şehitler ve Şehitlik camisindeki Kütahya çinisinden sonra Bakuvi hazretlerinin de girmesi doğal karşılanmalı…

Burada özel bir durumu daha paylaşmak istiyorum. Bu seyahat öncesinde bilgi araştırması yaparken Seyyid Yahya Bakuvi ile ilgili bir kitabın varlığından haberdar oldum.  “Seyyid Yahya Bakuvi ve Halvetilik” isimli ve Azerbaycan Türkçesiyle yazılmış bu kitabın yazarı Mehmet Rıhtım idi. Bu kitabı, Bakü’deki bir kitapçıda bulmayı hayal ediyordum. Ama Allah’ın lütfuna ve erenlerin himmetine bakın ki kitabın yazarıyla karşılaştım. Meğerse, kendisi bizi gezinin ikinci günü misafir edecek olan Bakü’deki Qafgkaz(Kafkas) üniversitesinde hocaymış. Karşılaşmamız da oldukça ilginç oldu. Ben rehberimize  kitabın adını söyleyerek onu nerede bulabileceğimi sorunca, bana “Kitap mı? Ben seni yazarıyla tanıştırayım, ondan alırsın “ demesini hangi tesadüfle izah edebilir ki…

Rehberimiz, beni programın açılış töreninin yapıldığı Azerbaycan Devlet Rus tiyatrosunda hemen iki sıra önemde oturan Mehmet Rıhtım Hoca’yla tanıştırdı…Sevinç bir yana epey heyecan verici bir durumdu bu…Hoca da bir kitabın peşinde gezen birinin kendine ulaşmasından aynı ve sevinç ve heyecanı duyduğunu söyledi ve  gülümseyerek “erenlerin himmeti” dedi…Nitekim ertesi gün üniversiteye gittiğimizde bu kitabı imzalayarak bana hediye etti. Diyebilirim ki Azerbaycan’ dan getirdiğim en kıymetli iki hediyeden biri bu kitap diğeri de Seyyid Yahya’nın türbe fotoğraflarıdır.

Cuma mescidi ve ezan sesi

Türkiye dışına gittiğimde  bir şehirde hele kiliseleri çokça olan bir şehirse gözlerim hep bir minare arıyor..Minare, bir güvenlik unsuru gibi geliyor insana o anda… Bu duyguyu ilk kez Ukranya’da Simferefol(Akmescit) şehrinde yaşamıştım..Neden sonra Türk bölgesinde gördüğüm bir camiye kucaklayıp öpesim gelmişti..O gün bugündür minare ve cami fotoğrafı çekmek bana ayrı bir haz vermeye başladı..

Minare konusunda, Bakü’de de tıpkı Simferepol’deki yalnızlığı ve yabancılığı yaşadım. Zira  Dört gün boyunca Bakü’de ne bir minare yahut cami görmüş, ne de ezan sesi duymuştuk. Ta ki son gün “içeri şehir” olarak isimlendirilen tarihi Bakü semtine gelip de Şinrvanşahlar sarayı kompleks içine girinceye ve çevresini görünceye kadar…Buranın maneviyat anlamında en önemli yapısı tabi ki biraz önce adından söz ettiğimiz Yahya Şirvani’nin türbesidir. Bunun dışında Şirvan şahlarından bazılarına ait türbeler, hamam, divanhane, Sultan 3. Murad kapısı gibi yapılar bizi tarihin içinde yaşatmaya yetti.

Daha da önemlisi gözlerimizin üç gündür aradığı camiyle ve kulaklarımızın işitmeyi arzu ettiği ezan sesiyle burada karşılaştık. Şah Mescidi ve Keykubat Mescidi…Tabi ki ikisi de mescid olarak işlev görmüyor.  Saray kompleksinin dışına çıkıp aşağı şehre doğru inerken sol tarafta bin mescidle karşılaşıyoruz. Mescid-i Muhammedi …En eski tarihli mescid bu..1078 tarihini taşıyor. Bunu biraz sonra göreceğimiz Cuma mescidi takip etti.. İşte bizi heyecanlandıran ezan sesini ilk kez burada duyduk… Azeri rehberimizin söylediğine göre burada zaman zaman ezan okunmasına izin veriliyormuş ve  bu defa ezanın okunması bizim orada bulunduğumuz bir zamana rastladı…Hepimiz çok sevindik… Bu sevinci pekiştirmek için hemen mescide koşup birlikte öğle namazını eda ettik…Sanki bir daha hiçbir camiyle/mescidle karşılaşmayacağız gibi bir duyguyla durmadan fotoğraf çektim…Bakü, gerçekten de içeri şehirden ibaret…Eğer biraz tarih,şehir ruhu arayacaksak ancak burada bulabiliriz..Buradan son bir hatıra olarak cami kitabesini fotoğrafladım. Şöyle yazıyordu kitabede.. “Cuma mescidi…1899. yılda bakü milyoncusu, hayırsever Hacı Şeyh Ali Ağa dadaş Oğlu Dadaşov tarafından dikilmiştir.”

Gezi heyetimiz bu kitabeyi okurken, benim iki de bir Kütahya-Bakü arasında ilgi kurmama nazire olsun diye yanımda duran Erzurumlu Şeref Hoca’ya “bak, bu camiyi de Erzurumlu bir dadaş yaptırmış “demeleri de hayli espirili bir drum ortaya çıkardı. Tabi ki şehirleri de, camileri de taş, toprak yığını olmaktan çıkarıp onlara mana veren bir ruh vardır. Bu ruh, Kütahya’da olduğu gibi, Amasya’da, Konya’da da var…Ne kadar yok edilmeye çalışılda da Bakü’de, Saraybosna’da, Üsküp’te de var…Yeter  ki bu ruhun takipçisi olalım..O aman ha Kütahya ha Bakü, Ha Tebriz ha Erzurum demek son derece doğallaşıyor.

Sonuç yerine

Bu yazıda amacım bütün detaylarıyla Bakü gezisini anlatmak olsa idi elbette daha çok şeyden söz edebilirdim. Bir liman şehri olarak taşıdığı güzellikten, düzenli caddelerinden, çok ama çok geniş meydanlarından,  azadlık(özgürlük) meydanından, yine aynı şekilde olan  muhteşem parklarından, bilhassa Milli Meclis sarayından ve en çok da  bugün içeri şehir olarak tabir edilen tarihi Bakü’den, Şirvanşahlardan kalan tarihi yapılardan, Kız kulesinden, Anadolu mutfağını aratmayan leziz yemeklerinden, tertemiz otellerinden…Yaptığımız programdan, diğer ülkelerden gelen şairlerle olan hasbıhallerimizden, şiirin sınırları, ülkeleri aşan bileştirici sesinden ve daha nelerden nelerden…Mesela Türk işadamlarının, Azerbaycan`da petrol dışında 3 milyar dolarlık bir yatırım sahibi olmalarından. Sayıları 20`yi geçen Türk okullarından ve Kafkas Üniversitesinden.

Ama başta da dediğdim gibi, benim için asıl ilginç durum, Bakü’de bana Kütahya’yı hatırlatan üç şey…Bir kez daha belirtmem gerekirse, Türk şehitliğinde karşılaştım Kütahyalı şehit mezarları, Şehitlik camiindeki Kütahya çinisi ve Kütahya’yı da hem dün hem de bugün için ilgilendiren Helvetilik’in ikinci büyük pirinin Bakü’de medfun olması…

İşte bunları Kütahya’dan Bakü’ye giden biri olarak Kütahyalılarla paylaşmak istedim. Zira, hep şikayetimiz şu…Kütahya içine kapanık bir şehir..Bu tespit kısmen doğru olmakla birlikte görmemiz gereken bir şey var ki, o da Kütahya, şehitleriyle Osmanlı coğrafyasının her yerine ve çinisiyle çoktan  pek çok ülkeye ulaşmış. İşte bu evrensel bakış açısının bizi daha da şevklendirmesini,  bu kadim şehrin kabuğunu kırarak var olan zenginliklerini Türkiye’ye ve bütün dünyaya tanıtması arzu ederim.

Bir de şunu eklemek isterim.. Kadim bir devlet olmak ne kadar da önemli…Orada kimi hususlarda gördüğümüz olumsuzlukları hatırlayınca Türkiye’de yaşamanın ne anlama geldiğini daha iyi anlıyor insan… Zira, dışarıyı göremeyen içeriyi nesnel değerlendiremiyor. Öyleyse, bu ülkenin kıymetini bilelim. Birlik ve dirliğimizi koruyalım..Ama bunun sloganlarla olmayacağını da görelim.. Siyasi çabalar ne olursa olsun bunu yapabilmek düşünce, inanış, kültür, sanat alanındaki çalışmaların hız kazanmasıyla olabilecek..Hele Kütahya’da isek şunu söylemeliyiz: Kütahya’nın Türkiye’ye ve dünyaya söyleyecek çok sözü, verebileceği çok mesajı, taşıyabileceği çok değeri var…Artık bunun farkına varalım ve gereğini yapalım.

 

Kaynak : Kütahya Gazetesi / 9-10 Kasım 2009

 


Bu haber toplam 1360 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim