Beşir Ayvazoğlu yazdı: Heykel Hikâyeleri

Beşir Ayvazoğlu yazdı: Heykel Hikâyeleri
Heykel hikâyeleri "Muhteşem Yüzyıl" ve heykel tartışmaları sırasında, Osmanlı tarihiyle ilgili birçok meseleyi ve hadiseyi ilk defa duyduğu anlaşılan bir yazar, Makbul İbrahim Paşa'nın Atmeydanı'ndaki sarayının karşısına Mohaç seferinden dönülürken getird
                                                                         Heykel hikâyeleri kayv20c1e05c20c15d0aby

"Muhteşem Yüzyıl" ve heykel tartışmaları sırasında, Osmanlı tarihiyle ilgili birçok meseleyi ve hadiseyi ilk defa duyduğu anlaşılan bir yazar, Makbul İbrahim Paşa'nın Atmeydanı'ndaki sarayının karşısına Mohaç seferinden dönülürken getirdiği üç heykeli diktirdiği için katledildiğini yazdı.

 Şunu hemen belirtmeliyim ki, Makbul'un Maktul olmasının bu heykellerle hiçbir ilgisi yoktur. Doğrudur, seferden dönülürken Macar Krallığı hazinesinden iki şamdan ve üç heykel getirilir. Günümüzde Sultanahmet Meydanı dediğimiz Atmeydanı'na dikilen ve uzun süre burada kalan Apollon, Herkül ve Diyana heykellerinin halk arasında rahatsızlık yaratmış olması tabiidir. Şairin biri Farsça bir beyit yazarak bu rahatsızlığa tercüman olur:

                                                                 Dü İbrâhim âmed be-rûy-i cihân

                                                                 Yekî büt şiken şüd diger büt nişân

Devrin ünlü şairlerinden Figanî'yi sevmeyenler, "Yeryüzüne iki İbrahim geldi; biri put kırdı, diğeri put dikti" anlamına gelen bu beyti onun yazdığını söyleyerek İbrahim Paşa'nın hışmına uğramasına yol açarlar. Açıkçası, üç heykel, onları diktiren İbrahim Paşa'nın değil, zavallı bir şairin suçsuz yere "maktul" olmasına yol açmıştır.

Heykelin put gibi görüldüğü ve rahatsızlık yarattığı bir gerçektir. Celâl Esat Arseven, bu hassasiyete rağmen, Anadolu'da topraktan adeta fışkıran heykel ve kabartmaların kırılıp yok edilmemiş olduğuna dikkatimizi çeker. Halk pek anlam veremediği ve çeşitli sebeplerle taş kesilmiş insanlar olduğunu düşündüğü bu heykellere Kral Kızı, Taş Bebek, Gelin Kız gibi isimler vererek masallar ve efsaneler uydurmuştur.

Üsküplü şair ve yazar İlhami Emin anlatmıştı: Makedonya'da, Osmanlı barbarlığının en büyük delili olarak kilise ve manastırlardaki aziz tasvirlerinin gözlerinin oyulmuş olması gösterilirmiş. Rehberler, turistlere "Osmanlılar şu kadar kiliseyi yıktı, şu kadar manastırı yaktı!" diyemedikleri için ballandıra ballandıra aziz tasvirlerinin gözlerini nasıl oyduklarını anlatırlarmış. Kosta Balabanof adlı sanat tarihçisi, azizlerin gözlerini Osmanlıların değil, göz hastalıklarına iyi geldiğine inanan Hıristiyan kocakarıların oyduğunu isbat etmiş, Osmanlı şakşakçılığı ile suçlanınca da "Yok canım, demiş, aranızda Osmanlı düşmanı olması gereken biri varsa o da benim, çünkü Ermeni'yim!"

Taş, mermer, bronz, ağaç vb. gibi malzemeler kullanılarak yapılan üç boyutlu düzenlemelere heykel deniyorsa, yani heykelin figüratif olması bir zorunluluk değilse, Osmanlı dünyasında da mezar taşlarından dikilitaşlara, çeşmelerden sebillere, selsebillere kadar aynı zamanda heykel niteliği taşıyan binlerce düzenleme -üstelik fonksiyonel- göstermek mümkündür.

Bir ressama poz vererek portresini yaptıran ilk Osmanlı padişahı Fatih'tir. İstanbul'a davet ettiği sanatçılar arasında heykeltıraşların da bulunduğu biliniyorsa da, heykelini yaptırıp yaptırmadığı hakkında bir bilgimiz yok. Bildiğimiz, heykelini yaptıran ilk padişahın Abdülaziz olduğudur. Fransa seyahati sırasında bir büstünü, İstanbul'da da at üzerinde bir heykelini yaptırarak Beylerbeyi Sarayı'na koydurmuştur. Bu heykel oradan Topkapı Sarayı'na, daha sonra son halife Abdülmecid'in Bağlarbaşı'ndaki köşküne götürülür. Bir süre sonra tekrar Beylerbeyi Sarayı'na taşınan heykel, Cumhuriyet'ten sonra Topkapı Sarayı Müzesi'nde karar kılacaktır.

Heykel sanatı bizde Sanayi-i Nefise Mektebi açıldıktan sonra yaygınlaştı. Bu mektebin heykeltıraşlık hocası Yervant Oskan Efendi adında, Roma ve Paris'te eğitim görmüş Ermeni bir sanatçıydı. Sanayi-i Nefise'nin Heykeltıraşlık Şubesi'ne kaydını yaptıran ilk Müslüman öğrenci, dolayısıyla ilk Müslüman heykeltıraş İhsan Bey'dir.

Bir gün Barbaros Parkı'na yolunuz düşerse orada bir heykel göreceksiniz: Yahya Kemal heykeli... Hüseyin Gezer'in eseri olan bu heykel bir zamanlar Maçka Parkı'nın kuytu bir köşesindeymiş, fakat başına olmadık işler geldiği için buraya nakledilmiş.

Hüseyin Gezer'in "Yahya Kemal Anıtı" başlıklı yazısında anlattığına göre, Maçka Parkı'ndaki kaidesine oturtulmak üzere heykelin ceraskal'la kaldırıldığı sırada civardaki apartmanlardan birinde oturan bir "muhbir" vatandaş durumdan vazife çıkararak telefona sarılıp "Atatürk heykelini ipe çekiyorlar!" diye polisi arar. Derhal olay yerine intikal eden polisler işin aslını öğrenince ihbarcı vatandaşa söylene söylene çekip giderler. Aradan zaman geçer; heykeli gören bazı dostları, şairin bir harekette bulunacakmış gibi boşlukta duran sol elinin ne anlama geldiğini Hüseyin Gezer'e sormaya başlarlar. Bundan bir şey anlamayan sanatçı, gidip eserini görünce hayretler içinde kalır: Hırsızlar şairin bastonunu demir testeresiyle kesip götürdükleri için sol el anlamsız bir şekilde boşlukta kalmıştır. Yerine önce bakırdan, sonra ağaçtan bastonlar yapılarak konur, fakat hepsi çalınır. Sonunda çare heykeli Barbaros Parkı'na nakletmekte bulunur.

Yahya Kemal'in bastonunu çalarak heykeli tahrip edenler, dikkatinizi çekerim, Ticaniler micaniler değil, adi hırsızlardır. Onlar camilerin halılarını, çinilerini, kubbelerindeki kurşunları da çalıyorlar.

Bu haber toplam 639 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim