• İstanbul 22 °C
  • Ankara 23 °C

Bilge Hekim; Sadık Canlı - II

Fahri TUNA

Huzur Alınıp Güven Satılan Mekân; Uzunçarşı

Uzunçarşı 1950’ler 60’larda, hatta 70’lerde kelimenin tam manasıyla örnek bir çarşıdır. Lugattaki ‘çarşı’ kelimesinin tam karşılığıdır; yalanın dolanın ortalıkta görünmediği, hırsın ihtirasın kontrol altında tutulduğu, yardımlaşmanın dayanışmanın kitabının yazıldığı, altın yıllardır o yıllar.

Ticaretin ahlakıyla, edebiyle, usulüyle öğrenildiği yerdir Uzunçarşı. Satış taktikleri kadar vefa, kâr kadar paylaşma, kazanmak kadar bölüşmek de öğretilir oralarda.

Yoksulu, olmayanı, alamayanı gözetmek esastır orada; bin yıllık bir gelenek, vaktin, günün, çağın gerçekleriyle sarıp sarmalanır da öyle konulur vitrinlere, raflara, öyle sunulur tüketiciye.

O zamanlar tüketici değildir adı, müşteridir daha ve “Müşteri velinimetimizdir.” yazılıdır her dükkânın bir köşesinde. Dükkândan çok esnafın, tüccarın gönlünde… Velinimet, yani nimetin dostudur müşteri.

Müşteri dosttur, ahbaptır; asla yolunacak kaz değildir.

Sabah namazı Orhan Camii’nde eda edilip dükkânların açıldığı, akşam ezanıyla kapatılıp camiye gidildiği; hayatın ezanlarla bölüşüldüğü günlerdir.

Bilenler bilir; Adapazarı geç dönem bir Osmanlı şehridir ve nabzı çarşılarda atar: Uzunçarşı, Kapalıçarşı, Aynalıkavak Çarşısı, Tenekeciler Çarşısı, Kasaplar Çarşısı, Abacılar Çarşısı, Ayakkabıcılar İçi, Unkapanı, Kömürpazarı, Soğanpazarı, Pirinçpazarı gibi.

Cumhuriyetin ilk yıllarında ticaret akademisini Uzunçarşı geleneğinde tedris etmiş bir güzel insandır Şitoviç Ömer Canlı da. Onun da nasibine kumaş ticareti düşmüştür. Kumaş alır kumaş satar.  Kumaşın iyisini, hasını, güzelini yüz metreden tanır.

2a.sadik-canli--1983.jpgHemen her Balkanlı, hemen her Bosnalı gibi giyimine düşkündür. Kumaşın en hasını terzinin en iyisinde diktirir de öyle giyer. Dik dimdik, endamlı, giydiğini güzel taşıyan, güzel yürüyen adamdır hep.

Bir de kravatı mühimdir. Dışarıya kravatsız çıktığı görülmemiştir, gençken de, ticareti bıraktığı dönemde de. Hatta hastayken, sokağın başında yere yığıldığında da… Onu yerden kaldırıp evine götüren genç komşusu; “Yine kravatlı ve yine takım elbiseliydi.” demiştir. Ki bu son sokağa çıkışı olacak, hastalığı iyice ilerleyen Ömer Canlı, ruhunu çok sevdiği Rabbini teslim edecektir.

Gerçi o zaman Uzunçarşı esnafının çoğu böyledir, sanırsınız ki devlet dairesinde memurlar, hepsi daima özenli giyinir, öyle salınırlar, müşteri karşılarlar dükkânlarında.

İtimat esastır o dönemde. İtimadın adresi, ‘Reşat altını gibi adam; altında hile olur onda olmaz’ dedikleri kişilerden biri; kumaş tüccarı Ömer Canlı’dır. Birçok esnaf arkadaşı, birçok eşi dostu parasını ona emanet etmekte, ihtiyacı oldukça da gelip kendisinden almaktadır.

Öte yandan, senedini denkleştirememiş esnaf da ona gelmekte, eksiğini ondan tamamlayıp gününde senedini ödeyebilmektedir.

Zekâtına, fakir fukaranın hakkına da olağanüstü titizdir Ömer Canlı.

Her hayır kurumunun, her hayırlı işin, her hayırlı adımın içinde o vardır mutlaka. 1943 Depremi’nde yıkılan camileri yaptırmak ve yeni okullar inşa etmek için kurulan ‘Adapazarı Camileri ve Okul Yaptırma Derneği’nde de, ‘Tozlu Camii Kebiri Mütevellisi’nde de vardır.

Veren, vermeyi bilen, vermenin yakıştığı adamdır o.

 

Yenicami Semtinin Sevilen Ailesi; Canlılar

 

Uzunçarşı’daki dükkânı iyi kazanırken, göçmen gelip yerleştiği ve adeta bir Bosna Mahallesi’nde yaşıyormuş gibi hissettiği Yenicamii’de, ev yaptırmanın zamanı da gelir kumaş tüccarı Ömer Canlı için.

Yenicamii’den güney batıya doğru uzanan caddenin adı; İzmit Caddesi’dir ve sağlı sollu, ağırlıklı olarak Boşnak Beylerinin konakları ile doludur. Düşünür taşınır, görüşür anlaşır ve caddenin sol tarafında, ortalara doğru yer alan, geniş bir arsa satın alır; adeta ahşap bir konağı andıran iki katlı evini inşa eder.

Bir konak da o ekler, Boşnak komşularının yanına. Böylelikle güzel güzel geçinip giderler.

Gün gelir evlenir Ömer Canlı; Hendek’in Soğuksu Köyü’nden Coşanların kızı Vasfiye Hanım ile hayatını birleştirir.

Vefatının üzerinden kırk sene geçmiş olmasına rağmen, o günlerde mahallenin çocukları olan bugünün seksen yaşındaki Adapazarlıları, Vasfiye Hanım’ı daima dört dörtlük bir ev hanımıydı, diyerek anarlar. Hem kendi çocukları hem de mahallenin çocukları ile arası çok iyidir. Komşuluk ilişkilerine çok önem verir, çok güzel yemekler yapar ve bunları bir vesile bulup komşulara ikram ederdi, diye hatırlar herkes onu.

Rabbim Ömer-Vasfiye Canlı çiftine, ilkin iki kız evlat bağışlar: İlkine Nurdan adını verirler, Nurdan Abla büyür ve Adana’nın köklü ailelerinden Arpacılar’ın avukat oğlu Talat Bey ile mutlu bir evlilik yapar.

İkinci kızlarına ise Nihal adını verirler. Nihal Abla da evlilik çağına gelince, kendileri gibi şehrin bir başka sevilen Boşnak ailesi Başkaraca’lara gelin gider, Asım Başkaraca ile mutlu bir evlilikleri olur.

Ömer Canlı’nın ilk evliliğinden Nuran adında bir kızı vardır, bir de kardeşinin kızı Adviye yanlarındadır. Dört kızı, aynı evin içinde öz kardeşten farksız; beraber oynayacak, beraber ağlayıp gülecek, beraber büyüyeceklerdir.

 

“Senin Adın, Ahmet Sadık Olsun;

Dedenin ve Çanakkale Şehidi Amcanın Adları”

 

II. Dünya Savaşı bitmiştir, Türkiye savaşa girmemiştir; fakat ülke fakr ü zaruret içindedir.

Savaşın kara bulutları sadece bizim ülkemizin değil, bütün kara Avrupa’sının üzerinde dağıla dursun, 1948 yılı baharı uzaktan göz kırpmış, meyveler çiçek açmış, doğa yavaş yavaş yeşile dönmeye başlamıştı. Mart ayının ortalarındaydık artık.

Adımları birbirinden hızlı, adımları birbirinden mutlu, adımları birbirinden sevinçli bir çocuk, Uzunçarşı’da bir kumaşçı dükkânının kapısını çarçabuk araladı ve müjdeyi verdi:

“Bir oğlun oldu Ömer Bey Amca.”

Şükretti Yaradan’ına Ömer Canlı; gözleri parladı, ışıldadı, nemlendi. Çıkardı cebinden, o günlerin en büyük parası olan bir yüzlüğü, müjdeci çocuğa uzatıp teşekkür etti.

Dükkândaki müşterilerin çıkmasını bekledi. Küçük odaya geçti. Koltuğuna oturdu. İçini bir huzur ve neşe kaplamıştı. Duvardaki Saatli Maarif takvimine baktı: 14 Mart 1948, yazıyordu.

Abdestliydi. Seccadesini serdi; “Hamdolsun sana Rabbim, inşallah senin yolunda hayırlı bir evlat olur.” dedi ve iki rekât şükür namazını eda etti.

Adını ne koyacaktı peki, ne koymalıydı? Buna karar vermekten kolay ne vardı. Açtı Kur’an-ı Kerim’i, babasının ve Çanakkale şehidi ağabeyinin ruhlarına birer Yasin armağan etti, kır düşmüş bıyıklarının altındaki mütebessim dudakları:

“Adınla birlikte dünyaya geldin oğlum.” dedi, “Dedenin ve amcanın adıyla: Ahmet Sadık.”

Otuz üç yıl geriye gitti, 1915 yılı kışına. Dokuz yaşında bir çocuktu o zamanlar henüz; “Allah’ın sancağı yere düşmez, düşmemeli!” diyerek Bosna’dan Çanakkale’ye gönüllü giden ağabeyi Sadık’ı, Gelibolu’da iki yüz kırk sekiz bin kahramanla birlikte şehit olan; ama yedi düvele insanlık dersi veren yiğit ağabeyi, korkusuz ağabeyi Sadık’ı düşündü yeniden. Göğsü kabardı; “Bu ülkeye yeni Sadıklar yetiştirmeliyiz ki ezanlar susmasın, bayrak inmesin.” dedi içinden. Sonra 1921 senesi Adapazarı’na göçmek üzere Bosna’ya vedasını anımsadı. Babasının elini öpüşünü, annesine son kez sarılışını; “Şitoğlu Ahmet Bey! Büyük Allah’ın izniyle adın yaşayacak.” dedi.

Küçük bebeğin doğumunun üçüncü günü, sünnet olduğu üzere, sabah namazından sonra kulağına ezanı okudu ve üç kere: “Senin adın Ahmet Sadık olsun.” dedi.

Evet, 1948 yılı mart ayının on dördüncü gününde, doktorlar tıp bayramını kutlarken, Adapazarı Yenicamii semtinin İzmit Caddesi’nde iki katlı bir konakta, küçük bir bebek neşe saçıyordu etrafa.

Adı Ahmet Sadık’tı onun. Bir ömür dedesi ve şehit amcasının adını taşımak üzere, o gün merhaba demişti dünyaya.

2c.izmit-caddesi---1953---foto-othmar---ada-karyesinden-sakarya-vilayetine-kitabindan-alinmistir.jpg

Bu yazı toplam 255 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim