Cahit Sıtkı 35 Yaş Şiirini Yazarken Yaş Destanından Etkilendi

Cahit Sıtkı 35 Yaş Şiirini Yazarken Yaş Destanından Etkilendi
Cumhuriyet döneminin ünlü şairlerinden Cahit Sıkı Tarancı'yı doğumunun 100.
Cumhuriyet döneminin ünlü şairlerinden Cahit Sıkı Tarancı'yı doğumunun 100. yılında

Mehmet Ali Abakay yazdı:
 
"Cahit Sıtkı 35 yaşta Celal Güzelses'in yaş destanından etkilendi"
 
CAHİT SITKI'NIN ŞİİRİNE BAKIŞLAR

İnsan ve hayat…Bir zaman sonra birbirini terk eyı den ikili. Hayatın tüm basamaklarında şairlere, yazarlara konu olan ölüm teması, sanat dünyasında en çok ele alınan konulardandır. İnsanoğlu yaşamak ister, yaşlılık kapıyı çalıncaya kadar. Her şeyin değeri azaldıkça artmakta. Hayatın anlam kazanması, bitişe doğru başlamakta. Bitmeye yüz tutan hayat ve gittikçe artan yaşama bağlılık.
Cahit Sıtkı şiirlerinde yaşayamamanın, hayatı doyasıya özümseyememenin vermiş olduğu hüzün vardır, yaşama sevincine insanları davet ederken ölümü unutmamaları şartıyla.“Cahit Sıtkı” denince akla gelen ölümdür, ölümden duyulan acının ruha yansımasıdır:

Bir köşeye mahzun çekilen için, / Yemekten içmekten kesilen için/  Sensiz uykuyu haram bilen için / Ayrılık ölümün diğer ismidir.

Kara Sevda şiirinde ayrılıkla ölümü aynı mana potasında bilen şairde ölüm teması adeta şiirin mayasıdır. Bu duygu, şiirin yankısını, coşkusunu, ritmini artırır. Hayatın beraberinde bu endişe, şairin mısralarını sarar  sarmalarken, şairin endişesi içini kemirir durur:

Ve böylece bu ömür, her dakika / Bir buz parçası gibi kendinde eriyecek /  Semada yıldızlardan, yerde kurtlardan başka / Yaşayıp öldüğünü kimse bilmeyecek.

Talihten yana dertli olan şair, bir türlü rahat yüzü görmemekten muzdariptir. Muzdarip olma hali, şiirinde egemendir, dikkatli bir biçimde okunduğu zaman:

Karanlıklarla kardeş / Bahtım bir türlü ateş /Almayan çakmak gibi.

Şairin evlilikten kaçışı, gençlik şiirlerinde kendisini gösterir. Sonuçta hayalindeki genç kıza açılamamanın, kendisi ile görüşememenin ruha yansıyan iz düşümlerini görüyoruz, şiirinde ve kimi hikâyesinde.

Karanlık, her insanın dünyasında yer vermek istemediği husustur. Şairde de karanlık, şairin korktuğu kelimedir. Hele ölümle yan yana gelince hafakanlar içinde, durumdan kurtulmak isteği ağır basar. Fakat, istek sadece teselliye isim olur:

Ne doğan güne hükmüm geçer, / Ne halden anlayan bulunur; / Ah aklımdan ölümüm geçer; / Sonra bu kuş bu bahçe bu nur./Ve gönül Tanrısına der ki/Pervam yok verdiğin elemden /Her mihnet kabulüm, yeter ki /Gün eksilmesin penceremden

Günün pencereden eksilmemesi, insanın dünya gözüyle yaşamak isteyişidir. Fakat, “pencere motifi”, şairin başka bir şiirinde ölüme açılan kapıdır:

Öldü; ne rüzgarlar girdi içeri /Ne bir kuş havalandı pencereden /Öldü; kimse görmedi melekleri;/  Sonra nasıl habersiz gitti giden.

Giden görür melekleri, görmeyenler hayatı hala yaşayanlardır, dünya gözüyle. Habersiz giden, geride kalanları haberdar etmek istercesine… Şair, ölümden nasibini alanın adeta yaşarken kendisi olduğunu ima eder, dizelerinde. Çok az şair, yaşarken ölüm sonrasına ait duygularını dile getirmiştir, Cahit Sıtkı gibi.Şairin korktuğu bu duygunun şiirlerinde yer alışı, onu batının “metafizik” olarak isimlendirdiği mana âlemine yöneltir. Dünyadaki arayışında bulamadığı mutluluğu, ömrünün geçen kısmındaki son diliminde bulur gibi olmuşsa da yakalandığı amansız hastalık, bu gidişatı durdurtmuştur. Hayatı istediği gibi yaşayamama, pişmanlığa davetiyedir, kimi zaman dizelerinde şairin:

Gitti gelmez bahar yeli; /Şarkılar yarıda kaldı /  Bütün bahçeler kilitli /Anahtar Tanrı’da kaldı.

Ölüme çare bulamadı, Lokman-ı Hekim. Ölümsüzlük sırrının kapısını aralamadı, kimse. O, efsanevî suyu içen olmadı, dünden bu güne. İslam Peygamberi, Hûd Sûresi’nin inişiyle ihtiyarladığını belirtir. Bu Sûre’de her canlının mutlaka ölümü tadacağı, her canlının ölümlü olduğu yer alır. “Senden geldik, Sana gidiyoruz” Âyet-i Kerimesi’nin açılımını akla getirir, ”Bütün bahçeler kilitli/Anahtar Tanrı’da kaldı ” dizeleri.

Geldi çattı en son ölmek
Ne bir yemiş ne bir çiçek
Yanıyor güneşte petek
Bütün bal arıda kaldı

Şiirin devamında insanın çaresizliğini bu şekilde belirtir,  Cahit Sıtkı.: ”Bütün bal arıda kaldı.” Gerçekten, insan istediğinin tümünü gerçekleştirmeye zaman bulamaz, hayallerinin tümünün gerçekleştiğini görmekten uzaktır. Buna ne imkan el verir ne de ömür… Ölmenin en son gelip çattığını belirten şairin dünyasını saran bu korku, bu endişe giden günlerin ardından hüznün artışıdır. Bu atmosfer içinde ruh, genç kalsa da beden gittikçe yaşlanır, ölüme doğru sürükleyerek hayatı:

Ağaçta bülbülün sesi değişti
Gölgeler yerleşiyor pencereme;
Çağınız başlıyor ey hatıralar

Hatıralar, yaşanan güzel günlere ayna gibidir, baş iki el arasına alındığında, gençliğe özlem duyulduğunda:

İçimi titreten bir sestir her gün
Saat her çalışında tekrar eder
Ne yaptın tarlanı, nerde hasadın?
Elin boş mu gireceksin geceye
Bir düşünsen! Yarıyı buldu ömrün.

Şairin bu dizeleri, öte dünyaya dair bazı işaretler verir, gibidir: Ne yaptın tarlanı, nerde hasadın? İnsanın eli boş oluşu, çoluğa -çocuğa karışmayış mıdır yoksa ömrün yarısını beyhude geçirmenin adı mıdır? Şairin her günün eskimesi ile ürkekliğini belirttiği şiirinden çıkarılması gereken ölümden korku değil, yaşamı güzel biçimde geçirmeyi okura yansıtmadır, bizce.

Her ne kadar Şairin ölümden yana duyduğu çekinceyi belirtirsek bile esas ruh halinin altında yatan mesaj, yaşamı güzel geçirme arzusudur.

Bir ölünün duygularına tercüman olan mısralar, şairinin penceresinden gölgelere bakışıyla dile gelir, adeta. Bu gölgeler, gözaltındaki mor halkalardır, saça düşen aktır, insanı yıllar sonrasında gençlik halinin sona ermesidir. Ölmeden önce ölüm sonrası ahvali ifadeye yansıtma, sanki Cahit Sıtkı’ya mahsustur:

Öldük, ölümden bir şeyler umarak
Bir büyük boşlukta bozuldu büyü
Nasıl hatırlamazsın o türküyü
Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü
Alıştığımız bir şeydi yaşamak.

Az önce belirttiğimiz tespitin anahtar dizesi:”Alıştığımız bir şeydi yaşamak”

Şair, dünyadayken ayrılmışcasına söylemini dile getirir bir sonraki mısralarda:

Şimdi o dünyadan hiçbir haber yok
Yok bizi arayan  soran kimsemiz
Öylesine karanlık ki gecemiz
Ha olmuş ha olmamış penceremiz
Akan suda aksimizden eser yok.

Gençliğini yeni baştan yaşamak isteyen şair için dünya, Mecnun’un çile çektiği yerdir, çağ içinde. Leyla’sı için halden hale geçen şair, muradına kavuşmamış Kays gibidir:

Bir kere sevdaya tutulmaya gör;
Ateşlere yandığının resmidir
Âşık dediğin Mecnun misali kör
Ne bilsin alemde ne mevsimidir.

Evet, aşık olanın mevsimden yana haberi olduğu düşünülemez. Muma aşık olan pervaneyi yakan, yaktıkça ömrü harap eden tutkunluktur, adına “sevda“ denilen.

Dünya bir yana o hayal bir yana
Bir meşaledir pervaneyim ona
Altında bir ömür döne dolana
Ağladığım yer penceresi midir?

Pencere’yi oldukça kullanan şairin, pencere’den bu dizede kastı bulunduğu mekândır. Ya karanlıktaki ışıksız pencerelerde tüneyen gölgeler!...Cahit Sıtkı’nın penceresine tuttuğu ayna, geçmişi tüm çıplaklığıyla yansıtır. Gölgeler, aynada görününce aynalara sitem ayyuka çıkar:

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar.

Gençlik günlerindeki heyecan gidince kendi resimlerine yabancı, artan yalnızlığın yumağında hüznü elemle mayalamış, bu hali ile münzevî yaşamak isteyen şair, kabullenilmeyen gençlik çağındaki tecrübesizliklerinden yana pişmandır:  Gökyüzünün başka rengi de varmış:

Geç fark ettim taşın sert olduğunu
Su insanı boğar, ateş yakarmış
Her doğan günün dert olduğunu
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

Her canlının yaratılış gereği yaşamak zorunda olduğu ve ölümü sonunda tattığı dünyanın farkında olan, yaşarken bunu tadan şair, aynalara önem verir, dize aralarında:

Bir ayna parçasından başka beni kim anlar
Bir mum gibi erirken bu bitmeyen düğünde?
Bir kardeş tesellisi verir bana aynalar,
Aynalar da olmasa işim ne yeryüzünde?

Otuz Beş Yaş Şiiri’nde yıllar yılı dost bildiği aynaların düşman hali, bu şiirde kardeş tesellisi verir olmuştur:”Aynalar da olmasa  işim ne yeryüzünde?

Yirmi yaşın tecrübesizliğinde,”Aynalar da olmasa” iyen şair, Yalnızlık şiirinde ahvalden yana şikayetçidir. Kendince kimsesizliğini, yalnızlığını Mevlana’nın Şeb-i Arus’una yorar gibidir. Bu bitmeyen düğünde şiirle genç yaşta tanışanlar, yalnızlığı sanki varlık sebebi gibi bilir:

Gördüm yapraklarımın bir bir döküldüğünü,
Baharda yaşamanın bilmedim nedir tadı?
Gemi yüzü görmeyen bir limanın hüzünü
Kimsesiz gönlüm kadar hiçbir gönül duymadı.

Rüzgârın önüne katılan yaprak misali, kendisini boşlukta hisseden şair, kalabalıklarda kimsesizliğin kendine açılan kollarındadır, ömrünü dizelerle törpülerken. Kaldırımlar Şairi’ni bir zaman örnek alan şair, belki Sessiz Gemi’ye gıpta eder, bu dörtlüğü ile.

Gidiyorum’da bu ruh hali, daha keskin hatlar taşımaktadır:

Bir kış güneşi gibi bulutların esiri,
Görünüp gidiyorum.
Ne belli yerim var ne de sevdiğim biri,
Sürünüp gidiyorum.

Belki Garipçileri andıran söyleyiş tarzıdır, bu. Kimsenin el uzatmadığı, kendi halinde yaşayan, evlenmemiş, aile sıcaklığından yoksun, mutluluğu tatmamış, yüzünü bile çirkin görünür hale gelmiş ruh hali ile şiir limanına sığınan şair, erdemli görev üstlenir, içinde olduğu durumlara bir başkasının düşmemesi için.

Cahit Sıtkı, yalnızlığı ifade ederken, geçen zamanın endişesi içindedir. “Ömür” denilen sayılı zaman sermayesinde yalnızlık, Ömrümde Sûkut’ta bir başka tat taşır, bunu ruhunda duyanların nazarında.

“Ömre biçilen zamanın, yaşanan anla beraber gittikçe azalır, farkında olunmadan.  Sanki çıkılan yolculukta varılacak menzille biter, yaşam. Her sene, bu yaklaşımın diğer adıdır:

Ve böylece bu ömür, bu ömür her dakika
Bir buz parçası bibi kendinden eriyecek

Şair, yalnızlığını Ömrümde Sûkut’tun son mısralarında tekrarlayarak, iç alemde duyduğu ızdırabı dile getirir:

Semada yıldızlardan yerde kurtlardan başka
Yaşayıp öldüğümü kimse bilmeyecek

“Bir Kapı Açıp Gitsem”, yalnızlıkla iç içe olan yaşayışın verdiği elemle gittikçe tükenen biçimidir. Bu şiirde elemli hayat, gittikçe ızdırap yüklüdür:

Ben bu dünyaya yanlış gelmiş olacağım ben,
Ben öyle her insandan o kadar uzağım ben,
Yine bu gözlerimdir okşanacak şey arar,
Yoksa içimde başka bir dünya hasreti var.

Uyanır gibi bir korkulu rüyadan,
O içimden sevdiğim, benim olan dünyadan
Bir ses bana ”Gel!” dese, ben o sesi işitsem
Kimsecikler duymadan bir kapı açıp gitsem

Açılacak kapıya gerek yoktur, aslında. Öte dünyaya açılmaya iman etmiş şair, sevilenden uzak yaşamayı artık kaldıramaz, bu yaşamanın yükünü omuzlayamayacak derecede bitkin bir ruh atmosferi içindedir. Törpülenen ömür, her gün aşınınca çıkar yol, bu ruhu karartan karamsarlığı dile getirerek insanla kucaklaşmanın anahtarını şiirde vermektir. Şair, yalnızlığa karşı elindeki şiir bayrağını hüzünle renkleştirir gibidir:

Renkler çekildi işte simsiyah bir saraya;
Birbirine müsavi artık her şeyi gecedir.
Geldi minarelerle kuyular bir hizaya;
Ya her şey dev gibidir, yahut her şey cücedir.

1932’de yayımlanan “Gece Bir Neticedir” şiirinde daha çok çile hakimdir:

Bu sular hücumdur ansızın hafızaya;
Bu başlaya belki de biten bir işkencedir.
Kafalar ayna gibi şimdi bir muammaya;
Bu içinden çıkılmaz bir müthiş bilmecedir.

Zihni, müthiş bilmeceyle baş başa kalan şairin karşısında yerinden oynamayacak kaya gibi duran yalnızlık, gençliğin beraberinde kendisini gösteren arayışından  kaynaklanır. Müthiş bilmeceyi çözmek, insanın yeryüzü üzerindeki uğraşısıdır. Herkes bazı hususlara kafa yormuş, baş ağartmış, ömrünü yalnızlığın verdiği sıkıntıyla geçirtmiştir.

Kuşlar ve Gemiler’de şair, yalnızlığın içinde hayal dünyasını canlı tutmaya çalışır:

Kaçmanın zevkini içim bana söyler,
Kuşlar ve gemiler yaşıyor hülyamda
Hülyam gemilerle kuşlarla beraber.

Uzak Bir İklimde, yine hülyayı sevilenlerle paylaşmak vardır. Lakin şair, camlar arkasında bulunmaktadır. Bu camlar, sevilene ulaşmayı engelleyecek kadar keskindir:

Uzak bir iklimin ılık havasında
Bütün sevdiklerim hülyamı paylaşır
Bense camlar, camlar arkasında!

Camlar arkasında yaşamı seyre dalmak!.. Camlar engeldir, hayatla insan arasında sanki. Uzak Bir İklimde, camlardan yana şikayet eden şair, Güneşe Aşık Çocuk’ta gündelik yaşamda camların ortadan kaldırılmasını ister:

Camlar arkasında görünen çocuk,
Eliyle güneşi gösterir durur,
Camlar arkasında düşünen çocuk,
Hırsından, camlara yumruk savurur.

Şair, camları insanlarla konuşma, anlaşma, tartışma bağlamında engel olarak görür, tecrit edilmeye tahammülü olmayan şairin Ziya Osman Saba’ya ithaf ettiği Kuyu’daki şikâyeti yine yalnızlıktandır:

Bitsin bu yalnızlık;
Kuyuda açılmaz yelken,
Kuyunun ağzı açıkken,
Çık, tekrar aydınlığa çık!

Hatıralarda kuyuyu tekzip etmeyen mısralar:

Bu tatsız akşam saatinde
Başımda pervaneler gibi
Dönüp durmayın hatıralar…

Yalnızlık, eşyada eşya ile konuşmaya kadar varır. İnsanın yanı başında bulunan eşya, aslında insanla vardır, yaşamın her alanında. Nedense varlıkları daima canlı olarak düşünen insan, eşyaya bir kıymet vermez. Giyilen, ancak kullanılırsa bir anlam taşır, oturulan sandalye kırılmadıkça, deforme olmadıkça adıyla anılır. Şair, cansız olan eşyayı canlandırır, gözünde ve onlarla sohbete girişir. Cevap alıyor mu? O, eşyaya cevap bulamadığı soruları sorarken, yalnızlığın ne denli zor olduğunu bilmekte ve bu acısını hafifletmeye çalışırken, kalabalıklar içinde tek başına olmanın güçlüğünü, hemcinsleri tararından anlaşılamamanın sıkıntısını açığa vurur, gibidir:

Donmuş kımıldamayan
Birer rüzgar mısınız?
Bencileyin düşünür,
Birer rüzgar mısınız?
Ben sizi var sanırım,
Dalar ağlar mısınız?
Ben sizi var sanırım,
Sahiden var mısınız?

O da bilir, eşyanın konuşmadığını, düşünme yeteneğinin olmadığını. Görünen, kimseyi acılarına ortak bulamayıştır, sıkıntılarını kimseye açamayıştır, absürd görünüp, aslında var olan durumu yansıtan bu kısa dizeler:” Ben sizi var bilirim / Sahiden var mısınız?”

İsmi karanlığa dönüşen yalnızlık, zamanı yaşanılamaz hale getirirken, şair zamana “Kara Kedi” benzetmesini uygun bulur, ömre verilen isim olarak Havuz’da:

Eskiden ne vakit baksam ışıldayan
O dünya ne oldu, nedir bu karanlık?
Bir kara kedi mi aramızda zaman?
Yalnızım havuzu doldurdu karanlık.

Havuz, yaşanan zamanın ismi midir? Şair, şikâyetçi olduğu bazı noktaları, sembollerle belirtirken, Ahmed Haşim’i çağrıştırır, yer yer. Zaman biçtiği gömleği, içinde bulunduğu acıların ruha verdiği ızdırapla bütünleştiren şair, Harp Baharı’nda, Bahar ile Harb’i yan yana getirmek ister. Bilindiği şekli ile bahardan sonra çağrışım yapan kelime kıştır. Kış, dolayısıyla ölüme varışın basamağıdır. Şair, bilerek “kış” yerine “harb” kelimesini kullanır. Çünkü insan, ölümü kolay kolay arzulamaz, daha çok yaşamak ister. Cahit Sıtkı, bundan olsa gerek, yaşama direncini kaybetmek istemediğini, her olumsuzluğa karşın içinde umut kırpıntıları vardır. Fakat görünen yeni gelen bahar değildir, bahar eski baharlar içinden gelir. O, artık bekleyişin kendisi için fayda vermekten çok, eski hatıralarla avunmanın tesellisi içindedir:

Ne bahardır çıkagelir
Bir yolun dönemecinden!
Bahar bile başka gelir
Eski baharlar içinden.

İnsan, kış sonrası baharı dirilmenin hayata yansıyan belirtirli içinde canlı hisseder, kendini. Şair, baharı beklerken beklenen bahar ile karşılamaz. Bu yeni bahar, acaba Cumhuriyet’le beraber geçmişte kalan savaşa telmih midir? Bu şiir, İkinci Cihan Harbi’nin baharları körelttiğini mi ima eder? Elbette şairin ruh haline göre biçim ve mana kazanan şiir, yazıldığı dönemin şartları göz önünde bulundurulduğunda ilk akla gelen açılım, belirttiklerimizle sınırlıdır, ne kadar yorum getirsek bile. Çünkü, meydana gelen olaylardan kendini soyutlayamaz kolay kolay şairler. Onlar, dile getirileni, dizelerdeki başlıca kelimelerin ikinci-üçüncü manalarına yükletir, çoğunlukla. Dönemin karakteristik özelliklerinden biri de şairlerin savaşlar sebebiyle yaşam coşkusunu istedikleri biçimde yansıtmamalarıdır, şiire.

Batı’da bulunan Cahit Sıtkı, savaşa karşı şiirin değişimine tanıklık etmiştir. Etkilenmesi de belki savaşın canlı tanığı olmasıdır, öğrencilik yıllarında.

Yüksek öğrenim için bulunduğu Avrupa’da Almanya ile Fransa arasındaki savaş, kendisine etkilerini taşıdığı Anadolu’daki yıkımları bir daha yaşatmıştır. İtalya’da bulunduğu zaman içinde savaşın zararını görmemek için, mecburen ülkesine döner.

Savaşlarda en çok mağdur olan çocuklardır. Çocuk sahibi olamamanın acısını yüreğinde duyan ve bunu şiirlerinde sık sık  dolaylı olarak seslendiren Cahit Sıtkı, Diyarbakır’da geçen çocukluğundan da kesitlere kapıyı aralar. Evleri, Diyarbakır’ın en büyük camiî olan Cami-i Kebir’e komşudur. O, küçük yaşta cami avlusunda bulunan musalla taşında kaldırılan cenazeleri oldukça görmüştür. Baş eserinde de musalla taşı bulunmaktadır.

Okulda anlaştığı yegâne arkadaşı ve aynı doğrultuda şiirler yazan sırdaşı Ziya Osman Saba’ya yazdığı bir mektubunda aile ortamında bulamadığı sıcaklığa değinir:

Sevsen beni çocuğum!
Geçen güne yazılır.
Bugün var yarın yoğum,
İşim bir şarkılıktır.

Bu şiirin ardından Saba’ya gönderilen Okşamaya Vakit Kalmadı’da yine çocuk motifi egemendir:

Okşamaya vakit kalmadı
Arabasında gülümseyen çocuğu
Bir cenaze geçiyordu caddeden
Cenazenin peşinden

Daha önce de “Ölmeden ölüm sonrası ahvali ifadeye yansıtma, Cahit Sıtkı’ya mahsustur” tespitinde bulunmuştuk. Bu şiirin devamında bu saptamanın farklı bir açılımı şu şekildedir:

Ölenle beraber öldüm;
Bir buçuk metre boyunda,
Elli santim genişliğinde
Bir çukura gömüldüm
Gerisini kabristandan dönenlere sor

Sormaya gerek var mıdır, bundan sonra? Mutlaka, küçük bir çocuğun defninde bulunmuştur, şair. Mezar ölçüleri, küçük bir çocuğun ölçülerine sahiptir.

Şairin tüm sıkıntısı, aslında hayatı güzel yaşama kaygısından kaynaklanır. Hayatın farkına varılmayan yönü, bir gün biteceği biline biline ölümün akla getirilmeyişidir. İnsan, yaşamının adeta süregen olduğunu hissettirir, yaptıkları ile düşündükleri ile. Bu satırların yazarının da Cahit Sıtkı ile tanışması, hayatın bir gün noktalanacağını bilmesine yol açmıştır, her yaşanan günde. Çünkü, hayatta ölümün olduğunu unutmama, yaşamı güzel olan, faydalı olan ile süslemeye sevk eder, insanı.

Ben Ölecek Adam Değilim’de ısrarla ayrılmaz istemez, dünyadan şair:

Kapımı çalma ölüm
Açmam;
Ben ölecek adam değilim.

Öleceğini bile bile bunu tekrar eden bir insanın vereceği mesaj, yaşamı güzel biçimde süsleme manasını vermiyor mu? Ölümü, insanoğlu arzulamasa da davetsiz misafirdir, hayatının son deminde, kapısında:

Alıştım bir kere gökyüzüne;
Bunca yıllık yoldaşımdır bulutlar.

Şair, şiirinde insanın yaşama dört elle sarılmasını ister. Yaşam güzeldir, insan her güzel olana layık yaratılmamış mı? İnsanın çevresi ile kopmaz bağlarla bağlandığı bilinmiyor mu? Nasıl olur da bu güzelliklerden kopulur, bir dönem sonra, vakitsiz?

Sıkılırım,
Kuşlar cıvıldamasa dallarında,
Yemişlerine doymadığım ağaçların.
Yağmur mu yağıyor?
Güneş mi var?
Fark etmeliyim,
Baktığım pencereden.

Tabiata bu şekilde bakar, şair penceresinde. İnsan, hayatını doğa şartlarına uyarlayarak, sürdürür yaşamını. Bulunduğu mekanı da isteğine göre düzenlemek ister, uyarlamaya çalışır çok şeyi:

Karlı dağlar, sürülmüş tarlalar,
Ekmekten olamam doğrusu,
Nimet bildiğim;
Sudan vazgeçemem;
Tuzludur teneffüs ettiğim hava.

Yaşamı mevsimlere uyarlamanın adı haline gelen hayat, acılar beraberinde mutluluklarla doludur. Bu sebeple ahval, ne kadar kötü olsa bile hayat yaşanacaktır, insanın suyu ve ekmeği dünyada oldukça.

Ya nasıl dururum olduğum yerde,
Öyle upuzun yatmış,
İki elim yanıma getirilmiş,
Hareketsiz,
Sükuta ram olmuş;
Sanki devrilmiş bir heykel?
Ellerim ne der sonra bana?
Soğumuş kalbime ne cevap veririm?
Utanmaz mıyım ayaklarımdan?

Ne kadar samimi ifadelerdir, bunlar; oldukça sade ve içten…Şairin yalnızlığa itildiği noktada beliren karamsarlık, akla kendisini,”Ölüm Şairi” olarak getirse de Cahit Sıtkı, bizce insana insan olmayı hatırlatan şairdir, yaşamın güzelce sürdürülmesi adına durmadan yazan, düşünen bir tefekkür adamıdır.

Kalkmalıyım,
Dolaşmalıyım,
Sokaklarda, parklarda.
El sallamalıyım,
Giden trenlere,
Giden vapurlara.

Yaşama bu denli gönülden bağlı olan hangi şair vardır, Cahit Sıtkı’dan başka? Hasta yatağından yazdığı anlaşılan bu şiiri, bedenen hasta olanlara okutulması gereken şiirlerden biri olmalıdır, kanaatimizce.

Bilmeliyim,
Gölgelerin boyundan,
Saatin kaç olduğunu.
Islık çalmalıyım,
Türkü söylemeliyim,
Yol boyunca,
Keyfimden ya hüznümden.

Geçmişin aynasına bir pencere aralayan, çaresiz olanlara yaşama sevinci aşılayan şair, gençliğin güzel hatıralarına imrenir, durur:

Geçmiş günleri hatırlamalıyım,
Dalıp dalıp akarsuya,
Hayaller kurmalıyım,
Güzel geleceğe dair.
Yanımda geçenler olmalı,
Selam almalıyım;
Robenson’u düşünmeliyim,
Garipliğini;
Şükretmeliyim,
İnsanlar arasında olduğuma.

Şairin yaşama azmine davetkâr mısraları, şahsının ölümü ön plânda göstererek hayata sımsıkı sarılmanın gereğini ifade etmiyor mu?

Nedir eninde sonunda ölüm?
Ayrı düşmek değil mi aşinalardan?

Şiirin ilk bölümü şiirin sonunda tekrar ediliyor. Bu şiir bizce şair için düşünülen “Ölüm Şairi”, “Ölümden Korkan Şair” yargısını, isimlendirmesini değiştirmesi gereken bir manifestodur.

Cahit Sıtkı’ya ilişkin şiirine bakışlar, elbette belirttiklerimizle sınırlı sayılamaz. Bu incelememize, baş eseri olan Otuz Beş Yaş Şiiri hakkındaki tespitlerimizle devam edelim.,Yıllar yılı bu şiir okunurken Dante ile kurulan ilinti, şiiri tahlil eden herkesçe belirtilmiştir. Bu ilinti, aynı zamanda şiirin otuz beş yaşında Dante’ye olan hayranlıkla yazıldığına götürmüştür, çok ismi.

Şairin İtalya’da bulunuşu da iddiaya kaynaklık etmiştir, şiirin yazılışından bu güne. Alihegri Dante’nin yazdığı İlahî Komedya-Divinia Commedia, Cahit Sıtkı’nın yabancısı olduğu eser değildir.

Katolik Kilisesi’ne karşı çıkışın tezlerini içeren bu eserde geçen ”Nel mezzo del camin di nostra vita / Mi ritrovai per una silva oscura / Chela diritta via era smarrit” dizeleri, “Yaşam yolculuğumuzun yarısında, karanlık bir ormanda buldum kendimi, doğru yolu yitirmiştim.” anlamındadır. (Akşit Aktürk çevirisi)

Dante, Kilise’nin katı kurallarının yaşamı karanlık ormana çevirdiği ve bu ortamda bir çok yanlışın doğru olarak kavratıldığından doğru yolu (Akıl yolu ile kavramayı) yitirdiğini, Kilise’nin kurallarını kabul etmediğini açıkça belirtirken “Dante gibi ortasındayız ömrün” dizesiyle bir bağlantı kurmamız mümkün müdür?

Şair, Diyarbakır’da söylenegelen Yaş Destanı’nı Dayısı Fevzi Pirinççioğlu’nun misafiri olarak bulunan Celal Güzelses’in plâğından dinlemiştir. Daha sonra etkilendiğini bildiğimiz Cahit Sıtkı, bunu bir mektubunda belirtir.

Yaş Destanı, yüz yaşına kadar süren yapıya sahiptir. Plağa okunması on-yetmiş yaş arasıdır. Tek plâkta yüz yaşına kadar destana yer vermek teknik olarak mümkün değildir. Ses Sanatkârı Diyarbakırlı Celal Güzelses, plâklarının doldurulmasına katkıda bulunan Pirinççioğlu’na Yaş Destanı’nı hediye eder. Cahit Sıtkı, bu plâğı dinler.

Dönemin Tek Partisi CHP, bir şiir yarışması düzenler. Şair, otuz beş yaşındadır. İsmi fazla duyulmuş biri olma arzusundadır. Şiirini yazarken, plaktaki yetmiş yaşını göz önüne alır. Kendi yaşı da otuz beştir. Böylece şiiri ortaya yaşı ile paralel biçimde otuz beş dizeden çıkar.

Dante’den aldığı dizeler ile örtüştürdüğü şiiriyle yarışmaya katılır. Şair’in bu uyanışı ile Dante’nin uyanışı (!) arasında benzerlik  öne sürülemez. Çünkü ikisinin ne ülkesi ne inancı birbiri ile benzerlik taşır. Dante, Kilise’ye karşı çıkışını ömrünün ortasında gerçekleştirirken, Cahit Sıtkı, meyyal olduğu ölümü içeren, insan hayatını anlatan Yaş Destanı’nı dinleyerek, bulunduğu yaşıyla bağ kurar.  Dile geçen “Yaş otuz beş yolun yarısı eder” dizesinin plağa yetmiş yaşına kadar okunan Yaş Destanı’ndan kaynaklandığı böylece ortaya çıkar. “Yaş yetmiş, iş bitmiş” deyimi de kanaatimizce bu Yaş Destanı’ndan kaynaklanmaktadır. Yaş Destanı ile Otuz Beş Yaş Şiiri arasındaki bilinmeyen  bağı bu vesile ile okurların dikkatine sunuyoruz, çoğumuzun Cahit Sıtkı’nın Şiirine Bakışlar’ını değiştireceğini umarak.

Bu haber toplam 2233 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim