Cahit Sıtkı Tarancı 100 Yaşında

Cahit Sıtkı Tarancı 100 Yaşında
Cumhuriyet dönemi edebiyatının önde gelen şairlerinden Cahit Sıtkı Tarancı doğumunun 100. yıldönümü dolayısıyla anılacak. TYB Ankara'da Ekim ayı içinde bir program düzenleyecek.
cstaranciCumhuriyet dönemi edebiyatının önde gelen şairlerinden Cahit Sıtkı Tarancı doğumunun 100. yıldönümü dolayısıyla anılacak. TYB Ankara'da Ekim ayı içinde bir program düzenleyecek.
Cahit Sıtkı üzerine çalışan kendisi de Diyarbakırlı olan Mehmet ali Abakay'ın Cahit Sıtkı ile ilgili yazısını sunuyoruz.
 Cahit Sıtkı ve Şiiri Üzerine
“Doğumunun 100. Yılı Münasebetiyle”

 

Giriş: “Yaş Otuz Beş ” denince akla gelen Cahit Sıtkı Tarancı’nın doğumunun 100. Yılı’nda şair kendi memleketi olan Diyarbakır’da farklı etkinliklerle anılmaktadır. Bu yazımıza eksen seçtiğimiz Cahit Sıtkı’nın hayatına, eserlerine değinmeden, eserlerinin merkezinde duran hayat ile ölüm temasına değinmek istiyoruz.

Şair Cahit Sıtkı için yazılan birkaç eser ve kendi alanında seçkin olan isimlerin çalışmaları bulunmaktaysa da makalemizde çalışmalara atıfta bulunulmayacak, sadece Cahit Sıtkı’nın hakkında “hemşehrisi” sıfatıyla penceremizden bakışlar yer alacaktır. Oldukça uzun olan bu çalışmayı bölümlere ayırarak istifadeye sunarken, olası kimi tespitlerimizdeki yanlışlıkların da hoş görülmesini bekleriz. Nihayetinde “Cahit Sıtkı ve Şiiri” isimli çalışmamız, şairi tanıtmaktan çok şiirlerindeki hayat ve ölüm ikilemine kendimizce kapı aralamaktır.

Ömrün nihayetinde kapıda bekleyen misafire ruhun teslimiyeti söz konusudur, dünya hayatı boyunca insanı tedirgin eden baş mesele. İnsanın dünya hayatı ne kadar uzun olursa olsun, beklenen ana yaklaşıldığında biraz daha dünya hayatı istenir, açıkçası. Goethe’nin “Işık biraz daha ışık” demesi misali, “Hayat biraz daha hayat” diyen insanoğlu, ömrün nihayetinde kendisiyle giriştiği muhasebede daima zararda olduğunun şuuruyla, kendi benliğindeki eksiklikleri kabul etse bile, dünya hayatında ölümü biraz daha tehir isteği söz konusudur. Bu açıdan bakıldığı zaman, kişinin nefsinin  sesine kulak verdiğini inkar edemeyiz ve dünya hayatının lezzetine doyumsuz olan nefsin bunda ısrarlı olduğunu görmekteyiz.

Hayat ve ölüm arasındaki med-cezirlerde ferdin maneviyat yönü ağır basmadığında içine düşeceği son, mutlaka intihardır. Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber/ Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü PEYGAMBER?” diyen Necip Fazıl’ın dikkatini çeken Cahit Sıtkı, ilk döneminde Üstad bildiği isimler arasında Fuzulî, Şeyh Galib, Yahya Kemal, Peyami Safa, Ahmed Haşim, Ahmed Hamdi ve özellikle Necip Fazıl yer alır. Şair, Ziya Osman Saba ile mektuplaşmalarında kendi ruh halini oldukça net yansıtır.

Kendi memleketi olan Diyarbakır’da fazla kalmamış, öğrencilik yılları daha çok İstanbul’da ve yurt dışında geçmiş şairin bohem hayatı, yalnızlığı sevmiş olması, evlilikten kaçması, edindiği ünün kendisini sürüklediği yaşam girdabının hayatında onulmaz yaralar açmış olmasıyla şiire sığınışı, benliğini kimi zaman dönemin gerektirdiği gizli maneviyata sürüklemiş, bunun ismini de ısrarla “ölüm” olarak nitelemiştir, Ömer Hayyam’ın rubaîlerinde eksik olmayan şarab’a mecazen sığınışı misali. Kimi zaman sığındığı öte dünyayı yok saymış, yaşadığı ortamın-yaşantının hayatında derin izler bırakması sebebiyle rüzgar önüne düşen kuru yaprağa benzer sürüklenişleri söz konusudur.

Bir yanda varlığı kabulleniş ve bu kabullenişten duyduğu ölümden kaçışın imkânsızlığı karşısında içkiyi teselli biliş… Mükemmeliyete varan çizgide bir şiir ve bu şiirle taçlanması gereken hayatında istikrardan uzak bir yaşantı arasında kalan şair…

Şiirinde insanı ürperten mısralar söz konusu iken, yaşamındaki şiiriyle at başı gitmeyen çelişkiler yumağında Cahit Sıtkı, maharetli kalemiyle kimseyle ünsiyet kuramamış olmanın ezikliğini daima ruhunda yaşamış, “Yaş otuz beş, yolun yarısı eder” derken dünya hayatını kırk altı yaşın içinde tamamlamıştır.

Hakkında bir çok kalemin düşüncesini dile getirdiği ve sanatının ulvî olduğunu belirttiği şairin Avrupa’da kaldığı yıllarda etkilendiği şairlerden de kimi ilhamları şiirine aksettirdiği bilinir. Baudelaire ve Verlaine, örnek aldığı şairler arasındadır.

Şairin Doğu Kültürü’nden aldığı bilgi kazanımı ile okuduğu yabancı okullar arasındaki tezada da dikkat çekmek gerekir. Kadıköy Fransız Saint Joseph Lisesi ve Galatasaray Lisesi’nde geçen yıllar beraberinde Paris Sciences Politiques’te bulunması, kendisini yaşantı olarak batılı, fikir olarak doğulu olma arasında bırakmıştır. “Doğu’dan kopamayan zekâ ve batıdan kendisini alamayan yaşantı tarzı, Şairi içinden çıkılamaz bir kimlik buhranına sevk etmiştir. Bu güne kadar yapıldığını görmediğimiz bu tespit, irdelenirse şiirinin anlaşılma yolunda bir basamak olabilir” kanaatindeyiz.

Açıklayacağımız şairin mistik anlayış ve metafizik yaklaşımlarının da şiir tahlilleri adı altında yapılan çalışmalarda göz ardı edilmek istendiğine dikkat çekiyoruz. Bu denli metafizik yoğunluğa sahip Cahit Sıtkı’nın, sadece “İnanç” söz konusu olabilir endişesi (!) ile şiirinin açıklamalarında öte dünyadan soyutlanması, vicdanla bağdaşan bir hareket midir? Adeta 1940’ların sistematik anlayışının egemen olduğu bir yaşam ve sanat tarzının devamı olarak 2000’li yılların başında da bunu yaşar gibiyiz.

Paris’ten kaçış olarak bilinen Türkiye’ye dönüşünden sonra çalıştığı kurumlar, Anadolu Ajansı, Toprak Mahsulleri Ofisi ve Çalışma Bakanlığı Çevirmenliği’dir. Bu üç  kurumdaki görevi, şairlik yönüyle bağdaştırılacak görevler olarak kabul edilemez.

Hiç parası bitmeyecek denli harcama yapması ve âilesinden babası ile kopuk bağları, annesine daha yakın oluşu, evliliğe sıcak bakmayan şairlik cephesi sebebiyle Orhan Veli gibi yaşam, kendisini bekleyen sonu belirlemiştir.

Elbette Otuz Beş Yaş Şairi’nin hususî hayatını eleştirmek, Kendisini bu yönüyle tenkid etmek ve gözden düşürmek gibi bir amacımız söz konusu değildir. Amacımız, topluma mal olmuş şairlerin hususî hayatındaki tezada dikkat çekerek, bundan sonra gelen şairlere olması gerekeni ifadedir.

Edebiyat Dünyası’nda Alihegri Dante’yi Türkiye’ye taşıyan da Cahit Sıtkı’dır. Otuz Beş Yaş Şiiri’nde “Dante gibi ortasındayız ömrün” diyen Şair’in bu isimle ilgisini de bu makalemizde daha önce yaptığımız bir tespit olarak vereceğiz.

1910’da dünya hayatına gözünü açıp, 13 Ekim 1956’da Viyana’da dünya hayatını tamamlayan Cahit Sıtkı’nın yaşamıyla değil, şairlik yönüyle edebiyatımızın vaz geçilmez değerlerinden biri olarak, genç kuşaklara tanıtılmasının önemine dikkat çekmek istiyoruz. Çünkü şairimiz, şiirlerinde geçmişin hayata dair yaşantılardan edindiği tecrübe ve okuduğu kitaplardan aldığı bilgiyi sentezlemesi, ömrün daha güzel yaşanabilmesinde bir lokomotiftir. “Keşke Cahit Sıtkı misalî hayatı ve ölümü bir arada sunan, insanlığa bu yönüyle yol gösterici birkaç şairimiz daha olsaydı” diyoruz, edebiyat dünyasına bakıp, dururken.

 

Cahit Sıtkı’nın Şiiri Üzerine

İnsan ve hayat…Bir zaman sonra birbirini terk eden ikili. Hayatın tüm basamaklarında şairlere, yazarlara konu olan ölüm teması, sanat dünyasında en çok ele alınan konulardandır. İnsanoğlu yaşamak ister, yaşlılık kapıyı çalıncaya kadar. Herşeyin değeri azaldıkça artmakta. Hayatın anlam kazanması, bitişe doğru başlamakta. Bitmeye yüz tutan hayat ve gittikçe artan yaşama bağlılık.

Cahit Sıtkı, tabiatı ayna gibi yansıtarak kimi zaman bir ağacın yeşilliğini konu alır, kimi zaman kurumuşluğundan duyduğu ıstırabı dile getirir. O, insanın dünyaya gelişini ve dünyadan gidişini konu alır.

Filozofî bakışı vardır, şiirine konu seçtiği isimlerle. Şiirindeki isimleri bir araya getirmeye kalkıştığımızda karşımıza çıkan tablo, doğuş ve ölüm arasındaki zamanı güzel değerlendirme, olumsuzluklardan kaçınma, çirkinliklerden uzaklaşıp, erdeme varmadır.

Cahit Sıtkı şiirlerinde yaşayamamanın, hayatı doyasıya özümseyememenin vermiş olduğu hüzün vardır, yaşama sevincine insanları davet ederken ölümü unutmamaları şartıyla.“Cahit Sıtkı” denince akla gelen ölümdür, ölümden duyulan acının ruha yansımasıdır. Fakat bu yaklaşım, hayatı güzel kılmak için vardır. Şair, adeta ruc’u sanatını her şiirinde gerçekleştirir:

Bir köşeye mahzun çekilen için,

Yemekten içmekten kesilen için

Sensiz uykuyu haram bilen için

Ayrılık ölümün diğer ismidir.

Kara Sevda şiirinde ayrılıkla ölümü aynı mana potasında bilen şairde ölüm teması adeta şiirin mayasıdır. Bu duygu, şiirin yankısını, coşkusunu, ritmini artırır. Hayatın beraberinde bu endişe, şairin mısralarını sarar  sarmalarken, şairin endişesi içini kemirir durur:

Ve böylece bu ömür, her dakika

Bir buz parçası gibi kendinde eriyecek

Semada yıldızlardan, yerde kurtlardan başka

Yaşayıp öldüğünü kimse bilmeyecek.

Talihten yana dertli olan şair, bir türlü rahat yüzü görmemekten muzdariptir. Muzdarip olma hali, şiirinde egemendir, dikkatli bir biçimde okunduğu zaman:

Karanlıklarla kardeş

Bahtım bir türlü ateş

Almayan çakmak gibi.

Şairin evlilikten kaçışı, gençlik şiirlerinde kendisini gösterir. Sonuçta hayalindeki genç kıza açılamamanın, kendisi ile görüşememenin ruha yansıyan iz düşümlerini görüyoruz, şiirinde ve kimi hikâyesinde.

Karanlık, her insanın dünyasında yer vermek istemediği husustur. Şairde de karanlık, şairin korktuğu kelimedir. Hele ölümle yan yana gelince hafakanlar içinde, durumdan kurtulmak isteği ağır basar. Bu istek sadece teselliye isim olur:

Ne doğan güne hükmüm geçer,

Ne halden anlayan bulunur;

Ah aklımdan ölümüm geçer;

Sonra bu kuş bu bahçe bu nur.

Ve gönül Tanrısına der ki

Pervam yok verdiğin elemden

Her mihnet kabulüm, yeter ki

Gün eksilmesin penceremden

Günün pencereden eksilmemesi, insanın dünya gözüyle yaşamak isteyişidir. Fakat, “pencere motifi”, şairin başka bir şiirinde ölüme açılan kapıdır:

Öldü; ne rüzgarlar girdi içeri

Ne bir kuş havalandı pencereden

Öldü; kimse görmedi melekleri;

Sonra nasıl habersiz gitti giden.

Giden görür melekleri, görmeyenler hayatı hala yaşayanlardır, dünya gözüyle. Habersiz giden, geride kalanları haberdar etmek istercesine… Şair, ölümden nasibini alanın adeta yaşarken kendisi olduğunu ima eder, dizelerinde. Çok az şair, yaşarken ölüm sonrasına ait duygularını dile getirmiştir, Cahit Sıtkı gibi. Şairin korktuğu bu duygunun şiirlerinde yer alışı, onu batının “metafizik” olarak isimlendirdiği mana âlemine yöneltir. Dünyadaki arayışında bulamadığı mutluluğu, ömrünün geçen kısmındaki son diliminde bulur gibi olmuşsa da yakalandığı amansız hastalık, bu gidişatı durdurtmuştur. Hayatı istediği gibi yaşayamama, pişmanlığa davetiyedir, kimi zaman dizelerinde şairin:

Gitti gelmez bahar yeli;

Şarkılar yarıda kaldı

Bütün bahçeler kilitli

Anahtar Tanrı’da kaldı.

Ölüme çare bulamadı, Lokman-ı Hekim. Ölümsüzlük sırrının kapısını aralamadı, kimse. O, efsanevî suyu içen olmadı, dünden bu güne. İslam Peygamberi, Hûd Sûresi’nin inişiyle ihtiyarladığını belirtir. Bu Sûre’de her canlının mutlaka ölümü tadacağı, her canlının ölümlü olduğu yer alır.

Senden geldik, Dönüşümüz Sanadır.” Âyet-i Kerimesi’nin açılımını akla getirir, ”Bütün bahçeler kilitli/Anahtar Tanrı’da kaldı ” dizeleri.

Geldi çattı en son ölmek

Ne bir yemiş ne bir çiçek

Yanıyor güneşte petek

Bütün bal arıda kaldı

Şiirin devamında insanın çaresizliğini bu şekilde belirtir,  Cahit Sıtkı: ”Bütün bal arıda kaldı.” Gerçekten, insan istediğinin tümünü gerçekleştirmeye zaman bulamaz, hayallerinin tümünün gerçekleştiğini görmekten uzaktır. Buna ne imkân el verir ne de ömür… Ölmenin en son gelip çattığını belirten şairin dünyasını saran bu korku, bu endişe giden günlerin ardından hüznün artışıdır. Bu atmosfer içinde ruh, genç kalsa da beden gittikçe yaşlanır, ölüme doğru sürükleyerek hayatı:

Ağaçta bülbülün sesi değişti

Gölgeler yerleşiyor pencereme;

Çağınız başlıyor ey hatıralar

Hatıralar, yaşanan güzel günlere ayna gibidir, baş iki el arasına alındığında, gençliğe özlem duyulduğunda:

İçimi titreten bir sestir her gün

Saat her çalışında tekrar eder

Ne yaptın tarlanı, nerde hasadın?

Elin boş mu gireceksin geceye

Bir düşünsen! Yarıyı buldu ömrün.

Şairin bu dizeleri, öte dünyaya dair bazı işaretler verir, gibidir: Ne yaptın tarlanı, nerde hasadın? İnsanın eli boş oluşu, çoluk -çocuğa karışmayış mıdır yoksa ömrün yarısını beyhude geçirmenin adı mıdır? Şairin her günün eskimesi ile ürkekliğini belirttiği şiirinden çıkarılması gereken ölümden korku değil, yaşamı güzel biçimde geçirmeyi okura yansıtmadır, bizce.

Her ne kadar Şairin ölümden yana duyduğu çekinceyi belirtirsek bile esas ruh halinin altında yatan mesaj, yaşamı güzel geçirme arzusudur.

Bir ölünün duygularına tercüman olan mısralar, şairinin penceresinden gölgelere bakışıyla dile gelir, adeta. Bu gölgeler, gözaltındaki mor halkalardır, saça düşen aktır, insanı yıllar sonrasında gençlik halinin sona ermesidir. Ölmeden önce ölüm sonrası ahvali ifadeye yansıtma, sanki Cahit Sıtkı’ya mahsustur:

Öldük, ölümden bir şeyler umarak

Bir büyük boşlukta bozuldu büyü

Nasıl hatırlamazsın o türküyü

Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü

Alıştığımız bir şeydi yaşamak.

Az önce belirttiğimiz tespitin anahtar dizesi:”Alıştığımız bir şeydi yaşamak

Şair, dünyadayken ayrılmışcasına söylemini dile getirir bir sonraki mısralarda:

Şimdi o dünyadan hiçbir haber yok

Yok bizi arayan  soran kimsemiz

Öylesine karanlık ki gecemiz

Ha olmuş ha olmamış penceremiz

Akan suda aksimizden eser yok.

Gençliğini yeni baştan yaşamak isteyen şair için dünya, Mecnun’un çile çektiği yerdir, çağ içinde. Leyla’sı için halden hale geçen şair, muradına kavuşmamış Kays gibidir:

Bir kere sevdaya tutulmaya gör;

Ateşlere yandığının resmidir

Âşık dediğin Mecnun misali kör

Ne bilsin alemde ne mevsimidir.

Evet, âşık olanın mevsimden yana haberi olduğu düşünülemez. Muma âşık olan pervaneyi yakan, yaktıkça ömrü harap eden tutkunluktur, adına “sevda“ denilen.

Dünya bir yana o hayal bir yana

Bir meşaledir pervaneyim ona

Altında bir ömür döne dolana

Ağladığım yer penceresi midir?

Pencere’yi oldukça kullanan şairin, pencere’den bu dizede kastı bulunduğu mekândır. Ya karanlıktaki ışıksız pencerelerde tüneyen gölgeler!...Cahit Sıtkı’nın penceresine tuttuğu ayna, geçmişi tüm çıplaklığıyla yansıtır. Gölgeler, aynada görününce aynalara sitem ayyuka çıkar, hayatta olması gerekenlerle yapılmayanların pişmanlığının muhasebesidir, ortaya konan:

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?

Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?

Ya gözler altındaki mor halkalar?

Neden böyle düşman görünürsünüz,

Yıllar yılı dost bildiğim aynalar.

Şairin hayata dair tespitleri, kendisinin inanca dair birçok kitabı okuduğunu, hikmet sahibi olduğunu gösterir, gibidir.  “Benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız” diyen Hazreti Muhammed(a)’ın hadislerinin birer açılımı gibidir, çoğu mısralar. Yaşlanmadıkça gençliğin, hastalanmadıkça sağlığın, fakir düşmedikçe zenginliğin, dara düşmedikçe genişliğin değerinin anlaşılmayacağını doğrular, mısraların çoğu.

Gençlik günlerindeki heyecan gidince kendi resimlerine yabancı, artan yalnızlığın yumağında hüznü elemle mayalamış, bu hali ile münzevî yaşamak isteyen şair, kabullenilmeyen gençlik çağındaki tecrübesizliklerinden yana pişmandır:

Gökyüzünün başka rengi de varmış:

Geç fark ettim taşın sert olduğunu

Su insanı boğar, ateş yakarmış

Her doğan günün dert olduğunu

İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

Her canlının yaratılış gereği yaşamak zorunda olduğu ve ölümü sonunda tattığı dünyanın farkında olan, yaşarken bunu tadan şair, aynalara önem verir, dize aralarında:

Bir ayna parçasından başka beni kim anlar

Bir mum gibi erirken bu bitmeyen düğünde?

Bir kardeş tesellisi verir bana aynalar,

Aynalar da olmasa işim ne yeryüzünde?

Otuz Beş Yaş Şiiri’nde yıllar yılı dost bildiği aynaların düşman hali, bu şiirde kardeş tesellisi verir olmuştur:”Aynalar da olmasa  işim ne yeryüzünde?

Yirmi yaşın tecrübesizliğinde,”Aynalar da olmasa” iyen şair, Yalnızlık şiirinde ahvalden yana şikâyetçidir. Kendince kimsesizliğini, yalnızlığını Mevlana’nın Şeb-i Arus’una yorar gibidir. Bu bitmeyen düğünde şiirle genç yaşta tanışanlar, yalnızlığı sanki varlık sebebi gibi bilir:

Gördüm yapraklarımın bir bir döküldüğünü,

Baharda yaşamanın bilmedim nedir tadı?

Gemi yüzü görmeyen bir limanın hüzünü

Kimsesiz gönlüm kadar hiçbir gönül duymadı.

Rüzgârın önüne katılan yaprak misali, kendisini boşlukta hisseden şair, kalabalıklarda kimsesizliğin kendine açılan kollarındadır, ömrünü dizelerle törpülerken. Kaldırımlar Şairi’ni bir zaman örnek alan şair, belki Sessiz Gemi’ye gıpta eder, bu dörtlüğü ile.

Gidiyorum’da bu ruh hali, daha keskin hatlar taşımaktadır:

Bir kış güneşi gibi bulutların esiri,

Görünüp gidiyorum.

Ne belli yerim var ne de sevdiğim biri,

Sürünüp gidiyorum.

Belki Garipçileri andıran söyleyiş tarzıdır, bu. Kimsenin el uzatmadığı, kendi halinde yaşayan, evlenmemiş, aile sıcaklığından yoksun, mutluluğu tatmamış, yüzünü bile çirkin görünür hale gelmiş ruh hali ile şiir limanına sığınan şair, erdemli görev üstlenir, içinde olduğu durumlara bir başkasının düşmemesi için.

Cahit Sıtkı, yalnızlığı ifade ederken, geçen zamanın endişesi içindedir. “Ömür” denilen sayılı zaman sermayesinde yalnızlık, Ömrümde Sûkut’ta bir başka tad taşır, bunu ruhunda duyanların nazarında. Ömründe sûkut’u ifade etmenin şaire verdiği acı derstir, hayatı güzel yaşayamama.

Ömre biçilen zamanın, yaşanan anla beraber gittikçe azalır, farkında olunmadan.  Sanki çıkılan yolculukta varılacak menzille biter, yaşam. Her sene, bu yaklaşımın diğer adıdır:

Ve böylece bu ömür, bu ömür her dakika

Bir buz parçası bibi kendinden eriyecek

Şair, yalnızlığını Ömrümde Sûkut’tun son mısralarında tekrarlayarak, iç âlemde duyduğu ıstırabı dile getirir:

Semada yıldızlardan yerde kurtlardan başka

Yaşayıp öldüğümü kimse bilmeyecek

Şair, aynı zamanda mütevazı bir kişilik sergiler, kendisince. O da bilmektedir ki Otuz Beş yaş Şiiri, ilk yayınlandığı dönem sonrası herkesin dilinde olduğunu. Lakin bunu ifade edemez; mutsuzdur, yalnızdır, kimsesiz hissetmektedir, kendisini kalabalıklarda.

Bir Kapı Açıp Gitsem”, yalnızlıkla iç içe olan yaşayışın verdiği elemle gittikçe tükenen biçimidir. Bu şiirde elemli hayat, gittikçe ıstırap yüklüdür:

Ben bu dünyaya yanlış gelmiş olacağım ben,

Ben öyle her insandan o kadar uzağım ben,

Yine bu gözlerimdir okşanacak şey arar,

Yoksa içimde başka bir dünya hasreti var.

Uyanır gibi bir korkulu rüyadan,

O içimden sevdiğim, benim olan dünyadan

Bir ses bana ”Gel!” dese, ben o sesi işitsem

Kimsecikler duymadan bir kapı açıp gitsem

Açılacak kapıya gerek yoktur, aslında. Öte dünyaya açılmaya iman etmiş şair, sevilenden uzak yaşamayı artık kaldıramaz, bu yaşamanın yükünü omuzlayamayacak derecede bitkin bir ruh atmosferi içindedir. Törpülenen ömür, her gün aşınınca çıkar yol, bu ruhu karartan karamsarlığı dile getirerek insanla kucaklaşmanın anahtarını şiirde vermektir. Şair, yalnızlığa karşı elindeki şiir bayrağını hüzünle renkleştirir gibidir:

Renkler çekildi işte simsiyah bir saraya;

Birbirine müsavi artık her şeyi gecedir.

Geldi minarelerle kuyular bir hizaya;

Ya her şey dev gibidir, yahut her şey cücedir.

1932’de yayımlanan “Gece Bir Neticedir” şiirinde daha çok çile hâkimdir:

Bu sular hücumdur ansızın hafızaya;

Bu başlaya belki de biten bir işkencedir.

Kafalar ayna gibi şimdi bir muammaya;

Bu içinden çıkılmaz bir müthiş bilmecedir.

Zihni, müthiş bilmeceyle baş başa kalan şairin karşısında yerinden oynamayacak kaya gibi duran yalnızlık, gençliğin beraberinde kendisini gösteren arayışından  kaynaklanır. Müthiş bilmeceyi çözmek, insanın yeryüzü üzerindeki uğraşısıdır. Herkes bazı hususlara kafa yormuş, baş ağartmış, ömrünü yalnızlığın verdiği sıkıntıyla geçirtmiştir.

Kuşlar ve Gemiler’de şair, yalnızlığın içinde hayal dünyasını canlı tutmaya çalışır:

Kaçmanın zevkini içim bana söyler,

Kuşlar ve gemiler yaşıyor hülyamda

Hülyam gemilerle kuşlarla beraber.

Uzak Bir İklimde, yine hülyayı sevilenlerle paylaşmak vardır. Lakin şair, camlar arkasında bulunmaktadır. Bu camlar, sevilene ulaşmayı engelleyecek kadar keskindir:

Uzak bir iklimin ılık havasında

Bütün sevdiklerim hülyamı paylaşır

Bense camlar, camlar arkasında!

Camlar arkasında yaşamı seyre dalmak!.. Camlar engeldir, hayatla insan arasında sanki. Uzak Bir İklimde, camlardan yana şikayet eden şair, Güneşe Aşık Çocuk’ta gündelik yaşamda camların ortadan kaldırılmasını ister:

Camlar arkasında görünen çocuk,

Eliyle güneşi gösterir durur,

Camlar arkasında düşünen çocuk,

Hırsından, camlara yumruk savurur.

Şair, camları insanlarla konuşma, anlaşma, tartışma bağlamında engel olarak görür, tecrit edilmeye tahammülü olmayan şairin Ziya Osman Saba’ya ithaf ettiği Kuyu’daki şikâyeti yine yalnızlıktandır:

Bitsin bu yalnızlık;

Kuyuda açılmaz yelken,

Kuyunun ağzı açıkken,

Çık, tekrar aydınlığa çık!

 

Hatıralar’da kuyuyu tekzip etmeyen mısralar:

Bu tatsız akşam saatinde

Başımda pervaneler gibi

Dönüp durmayın hatıralar…

Yalnızlık, eşyada eşya ile konuşmaya kadar varır. İnsanın yanı başında bulunan eşya, aslında insanla vardır, yaşamın her alanında. Nedense varlıkları daima canlı olarak düşünen insan, eşyaya bir kıymet vermez. Giyilen, ancak kullanılırsa bir anlam taşır, oturulan sandalye kırılmadıkça, deforme olmadıkça adıyla anılır. Şair, cansız olan eşyayı canlandırır, gözünde ve onlarla sohbete girişir. Cevap alıyor mu? O, eşyaya cevap bulamadığı soruları sorarken, yalnızlığın ne denli zor olduğunu bilmekte ve bu acısını hafifletmeye çalışırken, kalabalıklar içinde tek başına olmanın güçlüğünü, hemcinsleri tararından anlaşılamamanın sıkıntısını açığa vurur, gibidir:

Donmuş kımıldamayan

Birer rüzgar mısınız?

Bencileyin düşünür,

Birer rüzgar mısınız?

Ben sizi var sanırım,

Dalar ağlar mısınız?

Ben sizi var sanırım,

Sahiden var mısınız?

O da bilir, eşyanın konuşmadığını, düşünme yeteneğinin olmadığını. Görünen, kimseyi acılarına ortak bulamayıştır, sıkıntılarını kimseye açamayıştır, absurd görünüp, aslında var olan durumu yansıtan bu kısa dizeler:” Ben sizi var bilirim / Sahiden var mısınız?”

İsmi karanlığa dönüşen yalnızlık, zamanı yaşanılamaz hale getirirken, şair zamana “Kara Kedi” benzetmesini uygun bulur, ömre verilen isim olarak Havuz’da:

Eskiden ne vakit baksam ışıldayan

O dünya ne oldu, nedir bu karanlık?

Bir kara kedi mi aramızda zaman?

Yalnızım havuzu doldurdu karanlık.

Havuz, yaşanan zamanın ismi midir? Şair, şikâyetçi olduğu bazı noktaları, sembollerle belirtirken, Ahmed Haşim’i çağrıştırır, yer yer. Zaman biçtiği gömleği, içinde bulunduğu acıların ruha verdiği ızdırapla bütünleştiren şair, Harp Baharı’nda, Bahar ile Harb’i yan yana getirmek ister. Bilindiği şekli ile bahardan sonra çağrışım yapan kelime kıştır. Kış, dolayısıyla ölüme varışın basamağıdır. Şair, bilerek “kış” yerine “harb” kelimesini kullanır. Çünkü insan, ölümü kolay kolay arzulamaz, daha çok yaşamak ister. Cahit Sıtkı, bundan olsa gerek, yaşama direncini kaybetmek istemediğini, her olumsuzluğa karşın içinde umut kırpıntıları vardır. Fakat görünen yeni gelen bahar değildir, bahar eski baharlar içinden gelir. O, artık bekleyişin kendisi için fayda vermekten çok, eski hatıralarla avunmanın tesellisi içindedir:

Ne bahardır çıkagelir

Bir yolun dönemecinden!

Bahar bile başka gelir

Eski baharlar içinden.

İnsan, kış sonrası baharı dirilmenin hayata yansıyan belirtirli içinde canlı hisseder, kendini. Şair, baharı beklerken beklenen bahar ile karşılamaz. Bu yeni bahar, acaba Cumhuriyet’le beraber geçmişte kalan savaşa telmih midir? Bu şiir, İkinci Cihan Harbi’nin baharları körelttiğini mi ima eder? Elbette şairin ruh haline göre biçim ve mana kazanan şiir, yazıldığı dönemin şartları göz önünde bulundurulduğunda ilk akla gelen açılım, belirttiklerimizle sınırlıdır, ne kadar yorum getirsek bile. Çünkü, meydana gelen olaylardan kendini soyutlayamaz, şairler. Onlar, dile getirileni, dizelerdeki başlıca kelimelerin ikinci-üçüncü manalarına yükletir, çoğunlukla. Dönemin karakteristik özelliklerinden biri de şairlerin savaşlar sebebiyle yaşam coşkusunu istedikleri biçimde yansıtmamalarıdır, şiire.

Batı’da bulunan Cahit Sıtkı, savaşa karşı şiirin değişimine tanıklık etmiştir. Etkilenmesi de belki savaşın canlı tanığı olmasıdır, öğrencilik yıllarında.

Yüksek öğrenim için bulunduğu Avrupa’da Almanya ile Fransa arasındaki savaş, kendisine etkilerini taşıdığı Anadolu’daki yıkımları bir daha yaşatmıştır. İtalya’da bulunduğu zaman içinde savaşın zararını görmemek için, mecburen ülkesine döner.

Savaşlarda en çok mağdur olan çocuklardır. Çocuk sahibi olamamanın acısını yüreğinde duyan ve bunu şiirlerinde dolaylı olarak seslendiren Cahit Sıtkı, Diyarbakır’da geçen çocukluğundan da kesitlere kapıyı aralar. Evleri, Diyarbakır’ın en büyük camiî olan Cami-i Kebir’e komşudur. O, küçük yaşta cami avlusunda bulunan musalla taşında kaldırılan cenazeleri oldukça görmüştür. Baş eserinde de musalla taşı bulunmaktadır.

Okulda anlaştığı yegâne arkadaşı ve aynı doğrultuda şiirler yazan sırdaşı Ziya Osman Saba’ya yazdığı bir mektubunda aile ortamında bulamadığı sıcaklığa değinir:

Sevsen beni çocuğum!

Geçen güne yazılır.

Bugün var yarın yoğum,

İşim bir şarkılıktır.

Bu şiirin ardından Saba’ya gönderilen Okşamaya Vakit Kalmadı’da yine çocuk motifi egemendir:

Okşamaya vakit kalmadı

Arabasında gülümseyen çocuğu

Bir cenaze geçiyordu caddeden

Cenazenin peşinden

Daha önce de “Ölmeden ölüm sonrası ahvali ifadeye yansıtma, Cahit Sıtkı’ya mahsustur” tespitinde bulunmuştuk. Bu şiirin devamında bu saptamanın farklı bir açılımı şu şekildedir:

Ölenle beraber öldüm;

Bir buçuk metre boyunda,

Elli santim genişliğinde

Bir çukura gömüldüm

Gerisini kabristandan dönenlere sor

Sormaya gerek var mıdır, bundan sonra? Mutlaka, küçük bir çocuğun defninde bulunmuştur, şair. Mezar ölçüleri, küçük bir çocuğun ölçülerine sahiptir.

Şairin tüm sıkıntısı, aslında hayatı güzel yaşama kaygısından kaynaklanır. Hayatın farkına varılmayan yönü, bir gün biteceği biline biline ölümün akla getirilmeyişidir. İnsan, yaşamının sürekli olmadığını hissettirir, yaptıkları ile düşündükleri ile. Bu satırların yazarının da Cahit Sıtkı ile tanışması, hayatın bir gün noktalanacağını bilmesine yol açmıştır, her yaşanan günde. Çünkü, hayatta ölümün olduğunu unutmama, yaşamı güzel olan, faydalı olan ile süslemeye sevk eder, insanı.

Ben Ölecek Adam Değilim’de ısrarla ayrılmaz istemez, dünyadan şair:

Kapımı çalma ölüm

Açmam;

Ben ölecek adam değilim.

Öleceğini bile bile bunu tekrar eden bir insanın vereceği mesaj, yaşamı güzel biçimde süsleme manasını vermiyor mu? Ölümü, insanoğlu arzulamasa da davetsiz misafirdir, hayatının son deminde, kapısında:

Alıştım bir kere gökyüzüne;

Bunca yıllık yoldaşımdır bulutlar.

Şair, şiirinde insanın yaşama dört elle sarılmasını ister. Yaşam güzeldir, insan her güzel olana layık yaratılmamış mı? İnsanın çevresi ile kopmaz bağlarla bağlandığı bilinmiyor mu? Nasıl olur da bu güzelliklerden kopulur, bir dönem sonra, vakitsiz?

Sıkılırım,

Kuşlar cıvıldamasa dallarında,

Yemişlerine doymadığım ağaçların.

Yağmur mu yağıyor?

Güneş mi var?

Fark etmeliyim,

Baktığım pencereden.

Tabiata bu şekilde bakar, şair penceresinde. İnsan, hayatını doğa şartlarına uyarlayarak, sürdürür yaşamını. Bulunduğu mekânı da isteğine göre düzenlemek ister, uyarlamaya çalışır çok şeyi:

Karlı dağlar, sürülmüş tarlalar,

Ekmekten olamam doğrusu,

Nimet bildiğim;

Sudan vazgeçemem;

Tuzludur teneffüs ettiğim hava.

Yaşamı mevsimlere uyarlamanın adı haline gelen hayat, acılar beraberinde mutluluklarla doludur. Bu sebeple ahval, ne kadar kötü olsa bile hayat yaşanacaktır, insanın suyu ve ekmeği dünyada oldukça.

Ya nasıl dururum olduğum yerde,

Öyle upuzun yatmış,

İki elim yanıma getirilmiş,

Hareketsiz,

Sükuta ram olmuş;

Sanki devrilmiş bir heykel?

Ellerim ne der sonra bana?

Soğumuş kalbime ne cevap veririm?

Utanmaz mıyım ayaklarımdan?

Ne kadar samimi ifadelerdir, bunlar; oldukça sade ve içten… Şairin yalnızlığa itildiği noktada beliren karamsarlık, akla kendisini,”Ölüm Şairi” olarak getirse de Cahit Sıtkı, bizce insana insan olmayı hatırlatan şairdir, yaşamın güzelce sürdürülmesi adına durmadan yazan, düşünen bir tefekkür adamıdır.

Kalkmalıyım,

Dolaşmalıyım,

Sokaklarda, parklarda.

El sallamalıyım,

Giden trenlere,

Giden vapurlara.

Yaşama bu denli gönülden bağlı olan hangi şair vardır, Cahit Sıtkı’dan başka? Hasta yatağından yazdığı anlaşılan bu şiiri, bedenen hasta olanlara okutulması gereken şiirlerden biri olmalıdır, kanaatimizce.

Bilmeliyim,

Gölgelerin boyundan,

Saatin kaç olduğunu.

Islık çalmalıyım,

Türkü söylemeliyim,

Yol boyunca,

Keyfimden ya hüznümden.

Geçmişin aynasına bir pencere aralayan, çaresiz olanlara yaşama sevinci aşılayan şair, gençliğin güzel hatıralarına imrenir, durur:

Geçmiş günleri hatırlamalıyım,

Dalıp dalıp akarsuya,

Hayaller kurmalıyım,

Güzel geleceğe dair.

Yanımda geçenler olmalı,

Selam almalıyım;

Robenson’u düşünmeliyim,

Garipliğini;

Şükretmeliyim,

İnsanlar arasında olduğuma.

Şairin yaşama azmine davetkâr mısraları, şahsının ölümü ön plânda göstererek hayata sımsıkı sarılmanın gereğini ifade etmiyor mu?

Nedir eninde sonunda ölüm?

Ayrı düşmek değil mi aşinalardan?

Şiirin ilk bölümü şiirin sonunda tekrar ediliyor. Bu şiir bizce şair için düşünülen “Ölüm Şairi”, “Ölümden Korkan Şair” yargısını, isimlendirmesini değiştirmesi gereken bir manifestodur.

Cahit Sıtkı’ya ilişkin şiirine bakışlar, elbette belirttiklerimizle sınırlı sayılamaz. Bu incelememize, baş eseri olan Otuz Beş Yaş Şiiri hakkındaki tespitlerimizle devam edelim.,Yıllar yılı bu şiir okunurken Dante ile kurulan ilinti, şiiri tahlil eden herkesçe belirtilmiştir. Bu ilinti, aynı zamanda şiirin otuz beş yaşında Dante’ye olan hayranlıkla yazıldığına götürmüştür, çok ismi.

Şairin İtalya’da bulunuşu da iddiaya kaynaklık etmiştir, şiirin yazılışından bu güne. Alihegri Dante’nin yazdığı İlahî Komedya-Divinia Commedia, Cahit Sıtkı’nın yabancısı olduğu eser değildir.

Katolik Kilisesi’ne karşı çıkışın tezlerini içeren bu eserde geçen;

Nel mezzo del camin di nostra vita

Mi ritrovai per una silva oscura

Chela diritta via era smarrit” dizeleri, “Yaşam yolculuğumuzun yarısında, karanlık bir ormanda buldum kendimi, doğru yolu yitirmiştim.” anlamındadır. (Akşit Aktürk çevirisi)

Dante, Kilise’nin katı kurallarının yaşamı karanlık ormana çevirdiği ve bu ortamda bir çok yanlışın doğru olarak kavratıldığından doğru yolu (Akıl yolu ile kavramayı) yitirdiğini, Kilise’nin kurallarını kabul etmediğini açıkça belirtirken “Dante gibi ortasındayız ömrün” dizesiyle bir bağlantı kurmamız mümkün müdür?

Şair, Diyarbakır’da söylenegelen Yaş Destanı’nı Dayısı Fevzi Pirinççioğlu’nun misafiri olarak bulunan Celal Güzelses’in plâğından dinlemiştir. Daha sonra etkilendiğini bildiğimiz Cahit Sıtkı, bunu bir mektubunda belirtir.

Yaş Destanı, yüz yaşına kadar süren yapıya sahiptir. Plağa okunması on-yetmiş yaş arasıdır. Tek plâkta yüz yaşına kadar destana yer vermek teknik olarak mümkün değildir. Ses Sanatkârı Diyarbakırlı Celal Güzelses, plâklarının doldurulmasına katkıda bulunan Pirinççioğlu’na Yaş Destanı’nı hediye eder. Cahit Sıtkı, bu plâğı dinler.

Dönemin Tek Partisi CHP, bir şiir yarışması düzenler. Şair, otuz beş yaşındadır. İsmi fazla duyulmuş biri olma arzusundadır. Şiirini yazarken, plaktaki yetmiş yaşını göz önüne alır. Kendi yaşı da otuz beştir. Böylece şiiri ortaya yaşı ile paralel biçimde otuz beş dizeden çıkar.

Dante’den aldığı dizeler ile örtüştürmek istediği şiiriyle yarışmaya katılır. Şair’in bu uyanışı ile Dante’nin uyanışı (!) arasında benzerlik  öne sürülemez. Çünkü ikisinin ne ülkesi ne inancı birbiri ile benzerlik taşır. Dante, Kilise’ye karşı çıkışını ömrünün ortasında gerçekleştirirken, Cahit Sıtkı, meyyal olduğu ölümü içeren, insan hayatını anlatan Yaş Destanı’nı dinleyerek, bulunduğu yaşıyla bağ kurar.

Dile geçen “Yaş otuz beş yolun yarısı eder” dizesinin plağa yetmiş yaşına kadar okunan Yaş Destanı’ndan kaynaklandığı böylece ortaya çıkar. “Yaş yetmiş, iş bitmiş” deyimi de kanaatimizce bu Yaş Destanı’ndan kaynaklanmaktadır. Yaş Destanı ile Otuz Beş Yaş Şiiri arasındaki bilinmeyen  bağı bu vesile ile okurların dikkatine sunuyoruz, çoğumuzun Cahit Sıtkı’nın Şiirine Bakışlar’ını değiştirir kanaatindeyiz.

Sonuç: Makalemizde yer verdiğimiz bu tespitlerden yola çıkarken Bir Necip Fazıl Ekolü çerçevesinde değerlendirilmesi gereken Cahit Sıtkı, görüşleriyle mistik-metafizik yoğunluğu kuvvetli bir şairdir. Necip Fazıl ile devam eden bu mistizmin, metafizik yönün devamı, Cahit Sıtkı ile hemşehri olan Sezai Karakoç’ta görülür. Cahit Sıtkı, iki isim arasında bir köprü gibidir. Karakoç ve Cahit Sıtkı arasındaki etkileşimin ne derece de olduğu bilinmezse de Cahit Sıtkı, mistik-metafizik yönüyle Cumhuriyet Dönemi’nin önemli bir ismidir. Buna  Ziya Osman Saba, Asaf Halet Çelebi gibi sıklıkla hatırlanmak istemeyen şairler de dahîldir.

Cahit Sıtkı’yı mistisizmden, metafizikten ayrı düşünenlerin, kendisini âhiret hayatından kopuk bilenlerin artık saklayamayacağı, saklamaktan kaçamayacağı tespitlerle yüzleşmesinin zamanı gelmiştir.

Doğumunun 100. Yıl Dönümünde edebiyatımızın bu remz, nev’î şahsına münhasır ismi olan Cahit Sıtkı’nın daha bir anlaşılmasını istiyor, kendisini rahmetle anıyoruz.

 

Bilgi Notu: Cahit Sıtkı Tarancı'nın Dante ile ilişkisini ele aldığımız hususta, bu güne kadar kimseden olumsuz bir eleştiri almadım. Şiir tahlillerinde bulunan kimi eleştirmenlerin bu önemli noktayı göz ardı etmesine de bir anlam vermemiz mümkün değildir. Daha önce yayınlanan “Diyarbakır Folklorundan Kesitler / Celal Güzelses / Diyarbakır Halk Musıkîsi Üzerine inceleme” adlı 1995 Yılında yayınlanan kitap çalışmamız ile Türk Edebiyatı Dergisi’nin Şubat 2000 sayısında yer alan İncelememizde bulunan Yaş Destanı’nın Hikâyesi’nden Otuz Beş Yaş Şiiri ve Yaş Destanı hakkında ayrıntılı bilgi edinebilir. ( M. Ali Abakay)


Bu haber toplam 1554 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim