• İstanbul 20 °C
  • Ankara 17 °C

Cemaatler Manyetik Alanlarını Kaybedince…

Ahmet Tâlib ÇELEN

Bir mevsim-i bahârına geldik ki âlemin,

Bülbül hamûş, havz tehî, gülsitan harâb...

(Keçecizade İzzet Molla)

Bütün köpeklerin salınıverdiği, bütün taşların bağlandığı bir zaman dilimi…

Necip Fazıl’ın ifadesiyle,

Serbest verem ve sıtma, mahpus gümrükte ilâç…

Mehmed Âkif’in,

Müslümanlık nerde gitmiş bizden insanlık bile…

dediği gibi demler…

Ümmet, ümmet olalı böyle bir kriz görmedi. Tam olarak at izinin it izine karıştığı günleri yaşıyoruz.

LGBT (öbür adıyla ibneler) hürriyet yürüyüşleri tertipler. Karşılarında durmaya cesaret edebilecek üç beş kişi ancak çıkar. Onların sesi de gürültüler arasında duyulmaz hâle getirilir.

Âile, bizden bildiklerimizin elinde buharlaşır.

Bir ara mücâdele edilir gibi olsa da sahte kahramanların nefesi her yeri yeniden kaplar, âdetâ nefesimizi tıkar.

Araştırma müesseseleri gençler arasında deizmin hızla yayıldığına dâir istatistikler yayınlar. Gençlerin birçoğu Allah’a inanıyormuş da peygamberlere inanmıyormuş…

Namaz kılan Müslümanların nisbeti dibe vuruyormuş…

Ahlâk dersen ara ki bulasın…

Haram-helâl hassâsiyeti dünyevî hırslara yenilmiş. Gelsin de nereden gelirse gelsin…

Bir Müslüman gözünün görebildikleri bunlar. Bir de bizim havsalamızın alamayacağı pislikleri düşünün. Bizim göremediğimiz dehlizlerde gördüğümüzün bin katı iğrençlikte bir lâğım aktığından emîn olabiliriz.

Niçin böyle bir tablo çizdim? Sözü bir yere getirmek istiyorum.

Dünyanın tertemiz olduğu bir devre yaşanmamıştır. Ahlâksızlık, kötülük, zulüm, haksızlık, beşeri ilâhlaştırma… her zaman var olagelmiştir. Peygamberler bütün bu eğrilikleri düzeltmek üzere gönderilmiştir. Kötülük hep mevcut olmuştur. Ancak bazı devirlerde güç iyilerin eline geçmiş ve insanlık o aralıklarda bir nefes almıştır. O devirlerde bile kötülük sıfırlanmamış, izbe köşelerde bir şekilde yaşamaya devam etmiştir. İlk fırsatta iyiliği boğmak için fırsat gözetleyerek…

İşte bu günler o fırsatın ellerine en bol geçtiği günlerdir. Televizyon, telefon, internet, sosyal medya… Tepe tepe kullanıyorlar. Karşılarında durmak zor, çok zor…

Eskiden de ahlâksızlık, haksızlık, zulüm, insanlara taparlık… vardı. Ama günümüzdeki gibi yayılamıyor, azgınlaşamıyor, belirleyici olamıyordu. Nasıl?

Ben bunu tarîkat ve cemaatlerin yaygınlığına, bir şekilde cemiyetin her ferdine temâs edebilmesine bağlıyorum.

Sâmiha Ayverdi’den okuduğumu zannediyorum. Osmanlı asırlarında herkesin kendini bağlı hissettiği bir tarîkat, dolayısıyla bir mânevî büyük olurmuş. Bunların bir kısmı doğrudan mürîd olarak bağlı elbette. Ama büyük bir kısmı fiilen mürîd değil. Hatta kabadayısı, içkicisi, namaz niyazda gözü olmayanı, düşük tabiatlısı… da vardır. Ama sorulunca, “Ben Nakşîyim, Halvetîyim, Uşşâkîyim…” derlerdi. Fiilen mürîd olmadıkları hâlde niye böyle söylerlerdi? Demek istedikleri şuydu: “Benim dedem, babam, annem… filan tarikattandır, biz de o yolun büyüklerine hürmet ederiz, sözlerinden çıkmamaya çalışırız…” Budur… İşte bu zayıf alâka ve bağ, cemiyette ahlâksızlık, haksızlık, zulüm… gibi kötülüklerin yayılamamasını sağlıyordu. Netîcede cemiyet huzur içinde yaşıyordu.

Yakın zamanlara kadar bir miktar rayından çıkmış da olsa cemaatler bu vazîfeyi yaptılar. Cumhûriyetin ilk yıllarındaki din muhalefeti karşısında dîni yaşamak ve yaşatmak gayretiyle ortaya çıkmış olan yapılar güçlene güçlene son yıllara geldiler. Birçok darbe-ihtilallerle önleri kesilmek, hatta yok edilmek istense de bu böyle oldu. Öyle ki 90’lı yıllarda doğrudan mürîdler yanında hemen hemen herkesin kendini yakın hissettiği bir cemaat-tarîkat oldu. İçkici, kumarcı, namaz-niyazla alâkasız , hatta Atatürkçü… birçok insan kendini belli bir cemaate yakın hissediyordu. Bu yakınlık çeşitli şekillerde kuruluyor, tezâhür ediyordu. Meselâ hiç de dindar olmayan insanlar “Ben zekâtımı filan cemaate veriyorum, kurbanımı filan cemaate kestiriyorum, çünkü Kur’an okutuyorlar, okullarında iyi şeyler yapıyorlar, çocuğumu da okuttular, onlara güveniyorum, zaman zaman sohbetlerine katılıyorum.” diyebiliyorlardı. Bu zayıf alâka ve bağ, dindar sayılmayacak birçok insanın dinle irtibatını sağlıyor ve devam ettiriyordu. Zayıf da olsa bu alâka sayesinde cemiyetin büyük ekseriyeti dinden uzaklaşmıyor, aşırı savrulmalar yaşamıyor, böyle ailelerin çocukları da âile tesîriyle inanç ve amelde belli ölçüleri aşmıyorlardı. Meselâ deist olmuyorlar, ehl-i sünnet çerçevesinden çıkmıyorlardı.

Bu “uzaktan sevenler”in tarîkat edebiyatında ismi “muhibban”dır. Yani “sevenler”…

Ben fiilen mürîd olmadıkları hâlde cemaatlerin etrafında bir hâle teşkil eden bu insanların kapladığı alana “CEMAATLERİN MANYETİK ALANI” diyorum. Cemaatler, bir kısım hatâları olsa da, umûmî olarak bakıldığında bu husûsiyetleriyle cemiyet nâmına müspet bir hizmet yapıyorlardı. Manyetik alanlarına giren insanlar cemaatin sohbetlerini dinleyerek, dergi ve kitaplarını okuyarak, çocuklarını sevdikleri cemaatlere göndererek… bugün şikayet ettiğimiz birçok menfîlikten, menhiyyâttan korunuyorlardı.

Hemen belirtelim ki dindar-muhâfazakâr-İslâmcı partilerin yüzde elliler üzerinde oy almasının sebebi de bu MANYETİK ALANdır. (SON NOT’a bakınız)

Sonra… Bu ülke bir FETÖ travması yaşadı. Aslında FETÖ de mezkûr cemaatlerden biri olarak yola çıkarılmıştı. Cemaat olarak başlayıp manyetik alanını örgüte dönüştüren bir yapı… Bağlı olduğu güçlerin emrinde önce dinler arası diyalog, İbrâhîmî dinlerin birlikteliği gibi kökü Vatikan’da din bozucu faaliyetler gösterdiler. Bu arada bütün güçlerini devleti ele geçirmeye hasrettiler. Emniyet, yargı, askeriye… Niyetleri sezilip tedbir alınmaya başlanınca üst akılları düğmeye bastı ve bunlar 15 Temmuz 2016 gecesi darbeye kalkıştılar. Türkiye halkı o gece büyük bir travma yaşadı. Hiç akla hayâle gelmeyen bir şey olmuştu: Cemaat bilinen bir yapı darbeye kalkışmıştı. CEMAATLER O GECEDEN İTİBAREN MANYETİK ALANLARINI HIZLA KAYBETTİLER. FETÖ, Pandor’un kutusunu açmıştır. Bu darbe, Türk halkını bir cemaatten değil her cemaatten, cemaat vâkıasından ürküttü. Doğrudan mürîd olmayıp cemaatle irtibatları sadece uzaktan sevmek olan “muhibbân” kitlesi dağıldı. Bugün yukarıda anlattığımız gibi “Ben mürîd değilim ama zekâtımı, kurbanımı filan cemaate veririm, arada bir sohbetlerine katılırım, çocuğumu okullarına veririm.” diyen birisini bulmak neredeyse imkânsızdır. CEMAATLER MANYETİK ALANLARINI KAYBETMİŞTİR. Bugün cemaatlerde sadece fiilî mürîdler kalmıştır. Hattâ onların bile hatırı sayılır bir kısmı cemaatlerini birçok bakımdan tenkîd etmekte, ya cemaatten kopmakta ya da bağlılığını asgarî seviyeye indirmektedir.

Netîce… İşte bugünkü fecî tablodur. Artık cemiyeti tutan bağlar kopmuştur. Tespihin tanelerinin her biri bir delikte kaybolmuştur. Artık herkes kendi başınadır. Nefsiyle başbaşadır. Televizyon, telefon, internet, sosyal medya karşısında herkes yalnızdır. Bütün menfî tesirlere açıktır. Kendilerine dur diyecek, bir an olsun tereddüt geçirtecek bir otorite, bir dost topluluğu yoktur. Cemaatlerden boşalmış olan bu alanı müspet güç ve unsurların doldurmasını ümit etmek zordur. LGBT, deizm, sahte kahramanlara taparlık, dizginleri kopmuş cinsellik, alkol düşkünlüğü, ateizm, tesettürden çıplaklığa kaçış, nefsânîlik hürriyeti… Alanı bunlar dolduruyor.

Bakınız bir ölçü vereyim: Bundan sadece on beş yıl önce bir sınıfta meşhûr bir sahte kahramandan bahsedildiği zaman talebelerin en az yarısının mânâlı mânâlı bakarak çok zekîce ters sorular sorduğuna şâhit olurdunuz. Bu çocuklar elbette mürîd değillerdi. Ama hepsi bir cemaatin MANYETİK ALANIna dâhil olan bir âileden geliyordu. Bu âilelerde o MANYETİK ALAN tesîriyle birçok “tehlikeli” mevzû konuşuluyordu. İşte çocuklar o ters sualleri böyle bir vasatta öğreniyorlardı. Şimdi mi? Artık sınıflarda o ters soruları soran tek çocuk yok. Bir iki kişi kaldıysa onlar da çekindikleri için ağızlarını açamıyorlar. Nasıl açsınlar ki artık birçok cemaat büyüğü bile sahte kahramanlara methiyeler düzüyor.

Bu MANYETİK ALAN yeniden kazanılabilir mi? Ümîdim yok. İmam Hatip ve İlâhiyâtlar böyle bir alan üretebilir mi? Yine ümîdim yok. Çünkü akademinin soğuk duvarları ve akademisyenlerin bu mânâda insanlarla sıcak temas kurmaya hevesinin de vaktinin de olmaması bu yolun kapalı olduğunu düşündürüyor.

Televizyonlardaki tartışmalar da ilâhiyatçılara îtimâdı sarsmaktadır. Hiçbir mevzûda anlaşamayan din âlimleri… Manzara böyle. Halk, hangisinin peşine düşsün? Bunların bilinen meşhûr şeyhlerin tesîrini uyandırabilmesi mümkün değil.

Seyyid Ahmet Arvasi, Nurettin Topçu, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Muhsin Yazıcıoğlu… gibi ilmi, fikri, dâvâ adamlığı sağlam ağabeyler olsa ve gençler bunların etrafında kümelense… Belki bir çıkış yolu olur. Öyle otur otur, kalk kalk değil. İlim, fikir ve ciddiyetten kaynaklanan bir hürmetle bağlılık. Gençler o türlü otoriteden hoşlanmıyor artık.

Her dertli kardeşimiz kendini çok iyi yetiştirmeli, birbiriyle irtibatlı olmalı ve kendi etrafında bir MANYETİK ALAN teşekkül ettirmeye gayret etmeli. Okutacak talebe bulamayınca kendi çocuklarını okutan âlimler gibi…

Her şeye rağmen ümit kesmeyeceğiz. Ümitsizlik haram. Ümmet tarihte birçok zorluğu aşmıştır. İnşaallah bunu da aşacaktır.

SON NOT: Dindar, muhâfazakâr, İslâmcı bildiğimiz siyâsî teşekkülün oy kaybı da bu MANYETİK ALANın kaybıyla sıkı sıkı irtibatlıdır.

Bu yazı toplam 321 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 2
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim