Cüzdanımdaki Öğretmen

Ahmet Tâlib ÇELEN

İlkokul öğretmeninin resmini cüzdanında taşıyan kaç kişi çıkar? Muhtemelen Türkiye’nin tamâmında bile yoktur.

Ben taşıyorum.

Neden?

Anlatacağım.

Zannettikleri kadar olmasa da yakın çevrem benim kitap düşkünü olduğumu söyler. Eğer bu doğruysa altındaki en mühim kişi yukarıda resmini gördüğünüz rahmetli öğretmenimdir. Şeref Veli Dolu…

Hayâtımdaki en tesirli öğretmen ama hepi topu bir ay dersimize girmiştir.

Antalya’nın Gazipaşa kazâsında Ekmel İlkokulu’nda okuyoruz. Zannediyorum 5. sınıfız. Dersimize tanımadığımız bir öğretmen girdi. Gepegenç, yakışıklı, bir öğretmende görmeye alışık olmadığımız kadar güleryüzlü ve bizi ciddîye alıyor. Şaşırdım.

"İçinizde kitap okuyan var mı?" dedi. O zamanlar köylü çocuğu neree, kitap nere... Kitap deyince ders kitabından başkası akla gelmez. Ama ben Tom Miks, Teksas, Kaptan Swing, Zagor, Tom Braks... okuyorum. Harçlığımı bunlara yatırıyorum. Bugünün bilgisayar oyunlarının yerini onlar tutuyordu desem yanlış olmaz. Âileler dersten alıkoyduğunu düşündükleri için bu kitaplara düşman. Buldular mı yakarlar. Gizli gizli okunacak. Belki de bu yasak bizi daha çok bağladı o kitaplara. Geçti o günler. Şimdi düşünüyorum, o kitaplar bizde okuma sevgisi uyandıran kitaplarmış. Sonra onları bıraktık ama okuma sevgisi kaldı. O kitaplarla okumayı sevip bugün profesör olan o kadar çok insan var ki…

Bende o günlerde kitap hâlinde yeni çıkan Tarkan düşkünlüğü başlamıştı. Bu, bir Türk kahramanı anlattığından rûhumu daha çok okşuyordu. Çizgi romanın iş yaptığını gören sektör millî kahramanlara yöneliyordu. Fatih'in fedâîsi Kara Murat, Bahadır, Tolga... bunlardandır.

Neyse, nerede kalmıştık? "İçinizde kitap okuyan var mı?"

cuzdanim.jpgArkadaşlar "Ahmet Çeleen!" dediler. Kıpkırmızı oldum (kendimi görmedim ama utanınca öyle olmuşumdur sanıyorum), heyecanlandım, korktum. Çünkü hastalık derecesinde sıkılgan bir çocuktum. Bir öğretmenin adımızı duyması tehlikeden başka bir şey değildi. Bir de evlerimizde suç sayılan kitaplardı okuduklarım, evde suç olan öğretmene göre de suçtur, ceza verebilir.

Bir sırrım: Sıkılganlıktan dolayı eğitim hayâtım boyunca -üniversite de dâhil- bir kere parmak kaldırıp "Hocam, ben bu konuyu anlayamadım." diyemedim. İçimde ukdedir bu.

Arkadaşlar 'bunu bile anlayamamış' diye gülerlerdi çünkü. Kuruntum buydu.

Yine mevzûdan çıktık. Arkadaşlar "Ahmet Çeleen!" dediler. Ürktüm. "Kim o?" der gibi baktı hoca. Ve hemen keşfetti. "Çık tahtaya." dedi. Eyvahlar olsun! İşte felâket başlamıştı. Kesin dayağı yiyeceğiz. Korka korka tahtaya çıktım.

"Başka var mı okuyan?" dedi. Bir arkadaş vardı, para verip okumazdı, benim kitaplardan otlanırdı. (İsmini vermeyeyim) Arkadaşlar onu da söylediler. Onu da tahtaya çıkardı. Başka okuyan yok.

"Ee, hadi bakalım, okuduğunuz kitaplardan anlatın." dedi hoca. Ben ömrümde tahtaya kalkıp bir kelime söylemiş adam (çocuk yani) değilim. Her söyleyeceğim ayıp, suç... sanıyorum. Renkten renge giriyorum. Arkadaş somurtuyor.

"Anlatmazsanız döverim." dedi. İş sarpa sarıyor, ne yapsam... Ya, şöyle bir başlasam ne olacak sanki? İyi de arkadaşlarım güler... Ama anlatmazsam dövecek. Derken korku gâlip geldi ve ben Tarkan'ı bir kıyısından anlatmaya başladım. Birkaç dakika sonra sınıfta değil mâcerânın içindeydim. Anlatmıyorum, yaşıyorum. Zil çalmış, çıkmamışız, ikinci ders bitmiş. Öğretmen, "Tamam Ahmet, yeter." dediğinde kendime gelip sınıfa döndüm. Allah Allah, ben tahtaya çıkmıştım ve iki ders saatine yakın konuşmuşum. İnanılmaz bir şey. İçimde püfür püfür bir mutluluk.

"Oturun yerinize." dedi. Biz hareketlendik. Öbür arkadaşa, "Dur bakalım, sen anlatmadın ki. Sana da cezâmızı verelim." dedi, arkadaşın ensesine öylesine bir şaplak attı. Oturduk.

Diğer dersleri tam hatırlamıyorum. Bir ay kadar dersimize girdi bu yeni hoca. Sonra ortadan kayboldu. Başka bir okula gitmiş dediler.

Aradan bir sene mi geçti, tam hatırlamıyorum. Zamânı pek hatırlayamam. Çarşıda yürüyorum. Bir yerden bir ses geliyor:

-Ahmeeet!

Etrafıma bakıyorum beni mi çağırıyorlar diye, kimseyi göremiyorum. Yürümeye devâm ediyorum. Yine aynı ses:

-Ahmeeet!

Durup yine bakıyorum, yine beni çağırabilecek birisini göremiyorum. Yürüyorum. O ses yine çağırıyor:

-Ahmeeet!

Bu defa duruyor, daha dikkatli tarıyorum çevreyi. Aa, küçük bir kahvehânenin önünde bizim hoca bana gel işâreti yapıyor. Artık beni çağırdığı kesin. Varıyorum yanına. Şimdi benim hayâtımda en têsirli  bir sahneyi anlatacağım. Hoca bir sandalyede oturuyor. Benim ellerimi ellerinin içine aldı. Gözlerini gözlerime çaktı. "Nasılsın Ahmet?" dedi. Olağanüstü bir şey. İlk defâ bir öğretmenim beni adam yerine koyuyor, ellerimi ellerine alıyor ve "Nasılsın?" diyor. Anlatılmaz bir duygu içindeyim. "İyiyim örtmenim." diyorum. "Hâlâ kitap okuyor musun?" diyor. "Evet." diyorum. "Aferin, hep oku, tamam mı?" diyor. Daha başka güzel sözler de söylüyor ama tam hatırlamıyorum. Beni uğurluyor.

Bu sahne hâfızamın en mûtenâ köşesinde korunuyor. Birkaç damla göz yaşıyla berâber.

Bir veyâ iki sene sonra bir haber: Şeref Veli Dolu ölmüş... İdrâkim henüz bir çocuk idrâki olduğu hâlde bir tarafım göçüyor. Üzüntüm kelimesiz...

Yıllar sonra onun yeğeni, kardeşimin okul arkadaşı oldu. Ondan öğrendim, kan kanserinden ölmüş.

Aradan belki otuz yıl geçti. Alanya’da bir arkadaşımın çeyiz dükkânında oturuyoruz. Birkaç hanım müşteri geldi. Arkadaşla konuşurlarken Gazipaşalı olduklarını öğrendim. Neresinden olduklarını sordum. Küçüklü’den imişler. Hemen atladım. "Ya, benim oralı hiç unutamadığım bir öğretmenim vardı. Şeref Veli Dolu. Tanır mısınız?" dedim. Meğer yakın akrabalarmış. "Yüzü zihnimde canlanmıyor, bana bir resmini bulabilir misiniz?" dedim. "Tamam, biz buraya bırakırız." dediler. Bırakmışlar.

Yukarıdaki resim o resimdir.

Cüzdanımın bir köşesinde taşırım. Arada bir bakar, o sahneyi tekrar yaşarım.

“Bir öğretmen bir insanın hayâtına ne katabilir?” diye sorsalar ben merhum Şeref Veli Dolu hocamı hatırlarım.

Artık kişiliğim oturduktan sonra üzerimde bu kadar têsîri olan bu insan kimdir, necidir diye merak ettim. Yeğeni Halil, “Beş vakit namazında tam bir dâvâ adamıydı.” deyince gönlümdeki yerini biraz daha sağlamlaştırdım. Suyun kaynağı mühimdir zîrâ…

*

Ha, nasihatini tutmaya devâm ediyorum.

Hâlâ kitap okuyorum...

Bu yazı toplam 380 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 3
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim