D. Mehmet Doğan: Bileciği bilmek gerek!

D. Mehmet Doğan: Bileciği bilmek gerek!
Anadolu’nun batısında sarp bir arazide yazıldı tarih; yazılmadı, taşlara kazıldı; bu toprakların derinlerine nüfuz edecek şekilde...

Bu yüzden toprağa karşı her hamle tarihi açığa çıkarıyor. Söğüt, Bilecik, Karaca Hisar, Yar Hisar, Koyun Hisar...Ertuğrul, Osman, Orhan, Köse Mihal... Ede Bâlî, Dursun Fakih, Kumral Abdal...

Her bir isim efsanevî bir geçmişi ve kutlu bir başlangıcı çağrıştırıyor bize. Türkistan’dan Türkiye’ye asırlık bir akının bu topraklarda karar bulmasını hatırlatıyor. Kaderin çizdiği İstanbul’a doğru yürüyüşün merhaleleri arasında Bileciğin yeri ayrı.

Selçukoğullarından Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın Malazgirt’ten sonra üç-beş yılda koca Anadolu kıt’asını katedip İznik’i mekân tutması... Selçuklu atlılarının Marmara kıyılarından İstanbul’u ilk temaşası...1453’e değin sürecek yakıcı hasretin böylece kayda geçmesi...

İlk soru şudur: Osmanlı Devleti ne zaman kuruldu?

Cevap da şöyle olmalıdır: Bilecik kalesi fethedilince! Yani 1299’da!

On yıl öncesinde Karaca Hisar’ın fethi üzerine Sultan Alaeddin’in beylik alâmetlerini göndermesi rivayeti var. Osmanlı zihni böyle kayda geçiriyor. Bölgenin tekfurları Selçuklu Devletine tâbi ve Osman Bey o tekfurları ifna ederek hâkimiyetini yayıyor. Bunun bir meşruiyet zeminine oturtulması lâzım. Anadolu Selçuklu Devleti’nin üç Sultan Alaeddin’i var, en büyüğü birincisi, en etkisizi ise sonuncusu. 1288 tarihi hiçbirine tekabül etmiyor. Ne gam? Selçuklu hükümdarlarının tut ki hepsi Alaeddin! Osmanlı aklı bize o büyük devamın coğrafyalar ve çağlar aşan efsanesini anlatıyor. Dandanakan’dan, yani Horasan’dan Malazgirt’e, oradan Bileciğe ve daha öteye yürüyüşün, kesintisiz devamın hikâyesi başka nasıl üç beş cümle ile anlatılır?

Devlet kurmak veya düğün dernek kurmak! Yahut da tarihi insanileştirmek, hayatın bir parçası yapmak. Bu da bir nevi süreklileştirme, hatırda tutma tarzı.

Yarhisar tekfurunun kızı Olivera Bilecik tekfuru ile nişanlıdır. Günün birinde Orhan Bey Yarhisar tekfurununun sarayının önünden geçerken Olivera’nın kuyudan su çektiğini görür. Birbirlerine âşık olur ve karşılıklı nağme söylerler...

-Kıralın kızı kıralın kızı

Kaldır nikabını (örtünü) göreyim seni alayım seni

-Kaldırırsam nikabı neylersin beni 
Semadaki mahı (ayı) gördüğün yok mu
Hiç de kral kızı sevdiğin yok mu

Âşıkpaşazade veya Oruç Bey kuruluş efsanelerini yahut destanlarını tarih niyetine yazarken aradan yüz-yüzelli sene geçmiştir. Ya “Kıral kızı türküsü?” Zihnimize nakşedilen ezginin oynadığı rol ile bu ilk dönem tarihçilerinin yaptığı iş aynı kapıya çıkmaz mı? Osmanlı tarihinin başlangıcını aşk hikâyesine dönüştürmek bütün zamanlara yayılan bir hatırlatma yerine geçmez mi? Hele de “Söğüdün erenleri” türküsünde yine aynı olaya atıflar bulmak bizi şaşırtmaz mı? “Söğüdün erenleri çevirin gidenleri”...“İnsan hile yapar mı kapı bir komşusuna?”

Nağmeye raks da eklenir: Bu türkülerin zeybek oyunu olarak da yaşamaya devam etmesi ayrı bir güzellik.

Belekoma kalesinin, yani Bileciğin tekfuru, Osman Beye tuzak kurdu. Düğününe davet etti, kastı onu öldürmekti. Tuzak Köse Mihal tarafından Osman Beye duyuruldu. Bu sefer Osman Bey tuzak kurdu: Askerlerinin bazısını kadın kılığına soktu, bazısını kaleye bırakılan göç eşyaları içinde sakladı. Her şey bir hamlede olup bitti. Gelin adayı Orhan beyin eşi oldu, Olivera Nilüfer’e inkılâb etti. Osman Gazi Bileciği kendine merkez edindi, şeyh Ede-bâli’yi (Koca ağabey, Büyük ağabey) kadı yaptı. Edebali evler ve dükkânlar yaptırdı, Osman Gazi cami ve ev. Şehir böylece mayalandı.

Ede Bâlî şeyh, fakat varlıklı; bu onun ahî şeyhi olduğuna delil sayılmalı. Anadolu’nun iktisadî nizamını idare eden ahilik, Osmanlının kuruluşunda Ede Bâlî ile temsil ediliyor. Bileciği Osmanlı şehri olarak teşkilatlandıranın Osman Bey değil, Ede Bâli olması dikkat çekici. O birçok ev ve dükkân yaptırırken Osman Bey bir cami ve bir evle yetiniyor.  

Bilecik’te bulunuş vesilemiz, Şeyh Edebâli Edebiyat mektebi... Millî Eğitim Müdiresi Fazilet Durmuş hanım, liseli gençlere yeni ufuklar açmak gayretinde. Belki daha önce yolu hiç Bilecik’ten geçmemiş şairler, yazarlar edebiyat mektebi vesilesi ile buluşuyorlar. Mustafa Özçelik, Şakir Kurtulmuş, Selvigül Kandoğmuş ve Fahri Tuna birikimlerini gençlerle paylaşıyor.

Bilecikte her adımda tarihe çağıran isimlerle karşılaşıyorsunuz, isimler sizi o kutlu kuruluş devrine götürüyor. 1977’den, yani ilk görüşümüzden bugüne Bilecik hayli değişti. Şeyh Ede Bâlî türbesi ve tekkesini, Orhan Camii ve onun ayrık minaresini o zaman metruk denilecek kadar yalnız bulmuştuk. Tarih doğduğu yerde garip kalmıştı. Sonraki gelişlerimizde her bucakta tarihin kaynadığı bu yerlere ilgi artışını gözledik. Şimdi tarihin izlerini belirli hale getirme hamlesi dikkati çekiyor. Düşman Millî Mücadele’de ağır tahribat yaptı Bilecik’te 1856 ev, 331 dükkân, 18 han, mektepler ve bütün camiler...Yakıldı, yıkıldı...

Düşmanın ağır tahribat verdiği Osmanlı eserlerine ilk defa koruyucu bir el değiyor. Şehrin bu bölgesi terk edildiği için tarihî yapılar tamamıyla restore edilmiyor, ama tarihi hatırlatacak anıtlar halinde onarılıyor.

Sözün özü: Bileciği bilmek, kendini bilmek!

Bu haber toplam 1512 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim