• İstanbul 17 °C
  • Ankara 11 °C

D. Mehmet Doğan: 'Bizim İçin Meselelerin Meselesi Dil Meselesidir'

D. Mehmet Doğan: 'Bizim İçin Meselelerin Meselesi Dil Meselesidir'
D. Mehmet Doğan, 'Neden Klasiklerimiz Yok' kitabı etrafında Şakir Kurtulmuş'un sorularını cevapladı.

D. Mehmet Doğan’ı 1970’lerde ‘Batılılaşma İhaneti’ kitabı ile tanıdık. Modernleşme, Batılılaşma üzerine yazılar yazdı. Dil meselesini gündeminden ayırmadı ve çok emek vererek Türkçe Sözlük hazırladı. Osmanlının son dönemde yaşadığı değişikliğin göstergesi olarak, uzun yıllar kurduğu medeniyetin yaşatıldığı üç dili birden terk edip tercümelerle yetinilmesinin açtığı yaraların acısını yaşayan bir yazar olarak meselelerimizi yazdı. İnsanımızın zorla kültür değiştirmenin sorunları ile karşı karşıya kaldığını belirten Doğan, bizden önceki nesillerin ortak metinler okuduğunu, klasik musiki, plastik sanatlar da dâhil sanatın bütün yönleriyle iç içe olduklarını ifade ederek bizim neslin ise bunlardan tamamen mahrum olarak yetiştiğini söyledi. Bu zorlamalarla ortaya çıkan farklılaşma neticesinde de önümüzde bir ‘dil meselesi’nin durduğunu yazdı.

19. yüzyılda yaşadığımız değişim ve sonrasında karşılaştığımız sorunları anlatan ve yeniden karşılaşılması muhtemel başka bir değişime zorlanmamız halinde ne yapılabilir, daha net hangi fikirler üretilebilir diye düşündüğünde ‘Neden Klasiklerimiz Yok’ başlıklı kitabın konularını yazmaya başladı. Pozitivist ve pragmatist görüşlerin zihinleri esir almasının önüne geçmenin, yeniden, dile, edebiyata, musikiye, tüm sanat alanlarına ve düşünceye dönmenin, bunların kendine mahsus iklimine nüfuz ederek, daha zengin bir dille konuşarak mümkün olacağını söyledi.

Kültür Bakanlığı 2016 yılı özel ödüllerinden edebiyat alanında ödüle layık görülen D. Mehmet Doğan’la medeniyet dili ve kavramı, sanat üretiminin yaygınlaşması, medeniyetimizin bütün unsurları ve oluşan insan tipini, aydınları ve olması gereken özelliklerini anlatmaya çalıştığı önemli eseri ‘Neden Klasiklerimiz Yok’ kitabı çevresinde konuştuk.

Neden Klasiklerimiz Yok kitabını yazma düşüncesi nasıl doğdu?

Okur yazarlığa adım attığımızdan beri bu konu ile haşır neşir olduğumuzu söyleyebiliriz. Zihin dünyamıza yapılan müdahaleleri görmezden gelerek ne gerçek bir yazar olabiliriz, ne de ilim ve kültür sahasında gerçekten orijinal, kalıcı eserler ortaya koyabiliriz. Bugün bu alanlarda içine düştüğümüz kısırlığın arkaplandaki sebebi bu.

Yeni nesillerin satıhta kalması, bütünü kavramada çekilen sıkıntılar, medeniyet değiştirme maksatlı müdahalelerin yol açtığı idrak körelmesinin sonucu olarak görülmelidir. Babam eski harflerle okur yazardı, onun çocukları Latin harfleri ile yetişti. Bin yıllık birikimimize ulaşma konusunda babalar ve çocuklar arasında bin yıllık fark vardı! Bizim neslimizden bu farkı görerek hayatını tanzim edenler, zihin dünyamıza yapılan saldırıya karşı tavır geliştirenler çok fazla çıkmadı. Mevcutla yetinmek, dayatılanı veri olarak kabul etmek, teslimiyetten başka bir şey değil. Asıl gerçeklik bu üretilmiş/dayatılmış gerçeğin ötesinde bir yerlerde.

Müdahaleye maruz kalmasa idik nasıl bir dille konuşacaktık, düşünecek ve yazacaktık? Bu zihnimi sürekli meşgul eden bir düşünce idi. Bütün yaptıklarımı bu çerçevede izah edebilirim. “Neden Klasiklerimiz Yok?” kitabı bu anlamda konuyla ilgili uzun bir süreçte ortaya çıkan bir eser. İnsanoğlunun zihin muhtevasından kendi zihin muhtevamıza doğru bir yolculuk ve sonuçta gerçek anlamda muhtevasızlığımızın ortaya çıkardığı arayış. Okumak, ama bütünü kavrayacak şekilde okumak. Yeni olmak için bunu başarmak zorundayız. Temel metinlerimizi okuyarak, kendimizi bilerek; dünyayı görerek yeni ufuklara bakmak...

İlk tasarladığınızda kitaba ‘Oyunun Tadı Ne Zaman Kaçtı’ ismini koymak istediğinizi söylüyorsunuz. Nedir sizi böyle düşündüren etken ve neden değiştirdiniz bu düşüncenizi? 

Türkiye’nin modernleşme macerası mûsıkîdeki zorlayıcı değişim dikkate alınmadan tam olarak anlaşılamaz.  Yeniçeri Ocağı’nın kapatılması, kışlaların topa tutulması, mehter mûsıkîsinin de sonu olur. Askerî öncelikli modernleşme, mehter takımı yerine mızıka takımları kurularak mûsıkîde de kendini gösterir. Avrupa’dan bu işin erbabı müzikçiler getirilir. Böylece Muzıka-yı Hümayun teşkil edilir. Mûsıkî tarihimizde iyi bir besteci olarak yer alan 2. Mahmud’la farklı bir müzik zevki Osmanlı sarayında kendini göstermeye başlar. Onun oğlu, küçük yaşta tahta çıkan Abdülmecid döneminde bu temayül yaygınlaşır. Padişah’ın başmüezzini olan Dede Efendi bu değişimden hoşnut değildir. Mûsıkî tarihimizde müstesna bir yeri olan Hamamizade İsmail Dede Efendi, sarayın Batı mûsıkîsine gösterdiği eğilim karşısında “Oyunun tadı kalmadı” diyerek iki talebesi ile İstanbul’dan ayrılır, hacca gider. Hac, bir müslüman için ömürlük bir ibadetdir. Her dindar, insanoğlunun Rabbine adadığı ilk mabed olan Kâbe’yi, dinin hayat bulduğu toprakları görmek, bu coğrafyadan tebliğini yayan Peygamberinin hatıralarını hissetmek ister. Olgunluk yaşındaki Dede Efendi için hac bir ilticadır, sığınmadır. Onun sığınma talebi kabul görmüş olmalı ki, mukaddes topraklarda hayatını kaybeder ve orada sırlanır.

Devlet zoruyla kültür değişmesi ile ilgili bir büyük kültür adamı, bir büyük mûsıkîşinas tarafından yapılan “artık oyunun tadı kalmadı” nitelemesi, bütün alanlara teşmil edilebilir. Kendine güveni kaybetme; bu şüphe, bu tereddüt, onulmaz bir derde yol açmış, insanî varlığımıza kimlik katan medeniyetimizden yüzçevirmeye dönüşmüştür. Bu sebeple kitaba ilk önce, “Oyunun tadı kalmadı” veya “Oyunun tadı ne zaman kaçtı?” gibi isimler koymayı düşündük. Fakat anlaşılmasının güç olduğunu dikkate alarak bu ismi seçtik.

İlk bölümde dil üzerinde duruyorsunuz daha çok. Neden önemli bu kadar dil, neyi kaybettik biz dilimizle birlikte?

Bizim için meselelerin meselesi dil meselesidir! Alfabe inkılabı ve dil devrimi ile, dilin belirsizleştirilmesi, ifade gücünün zayıflatılması, böylece benimsenmek istenen Batı medeniyetinin diline alan açılması hedeflenmiştir.

Semantiğin/anlambiliminin kurucusu olarak bilinen Ferdinand Saussur, dili, bütün unsurları birbiriyle irtibatlı, her hangi bir ögesi diğerinin varlığı ile değer kazanan bir sistem olarak görür. Bu açıdan bakarsak, dil devrimi ile dilimizin sistemi, hatta sistematiği bozulmuştur! Bu durumda dile müdahalenin anlam dünyasına müdahale demek olduğunu kavramak zor olmaz. Her kelime bir veya daha çok anlama işaret eder. İşaret ortadan kaldırılırsa, işaret edilen, yani medlûl de ortadan kalkar. İşaret değiştirilirse, işaret edilen de değişir. Yeni işaret bizi her zaman işaret edilmek istenene götürmez/götürmeyebilir. Dilimize yapılan müdahale zihnimize, kelimelerle oluşturduğumuz kavramlar dünyasına müdahale idi. Böylece esas olarak dinimize ve dinimizin oluşturduğu zihniyet dünyasına müdahale edildi. Dinden uzaklaşmamız, bu olmazsa dini kavrayışımızı değiştirmemiz istendi. Bunda da önemli ölçüde başarı sağlandı.

Medeniyet dili kavramı deyince ne anlamalıyız?

Medeniyet dili, içinde kimlik bulduğumuz medeniyetin birikimini, ifade imkânlarını kullanarak yüzyıllar içinde geliştirdiğimiz dildir. Biz bin yıl içinde Türkçeyi bu anlamda bir medeniyet dili haline getirdik. Din ilimlerinin dili Arapça, edebiyat geleneğimizin bir parçası olan Farsçanın yanına modern dönemde Batı’dan gelen kavramları karşılayacak bir terminoloji üreterek Türkçeyi koyduk. Türkçe 20. yüzyılın başında hem kendi zihin dünyamızı, hem Batı’nın zihin üretimini karşılayacak bir nitelik kazandı. Eğer 20. yüzyılda alfabe ve dil devrimlerine maruz bırakılmasa idik, Türkçe bölgemizin en etkili dili haline gelecekti. Siyasî sınırları aşan bir dil yerine, bu sınırlar içine hapsedilen dil tercih edildi. Bu tercih tabiî medeniyet dilimizden vazgeçerek mensup olmayı arzu ettiğimiz medeniyetin diline alan açmaya yönelik bir seçme idi.

Türkiye’de siyasetin dile müdahalesi ilimde, edebiyatta, iletişimde ve felsefede zirvelere ulaşmanın zeminini tahrib etti. Türkiye’de ilim dilini kaybetti, edebiyat dilini kaybetti, iletişim dilini kaybetti, felsefe dilini kaybetti... Kaybolanın yerine konulanla yetinmek, zihnimize yapılan bu müdahaleyi itirazsız kabullenmek, ne ilim haysiyeti ile, ne hakikat saygısıyla bağdaştırılabilir ve ne de medeniyet iddiasıyla...

Temel metinlerin yanında musikimiz ve diğer sanat dallarının önemine işaret ediyorsunuz. Pragmatizmin zihnimizi esir almasının önüne geçmek, tekrar dile, edebiyata, musikiye, sanatlara ve tefekküre dönmek, onların kendine mahsus iklimine nüfuz etmek, yeniden daha zengin dile kavuşmakla mümkün görünüyor mu? Ya da yeterli mi sizce bu?

Medeniyetimizin asırlar içinde mükemmel örneklerini verdiğimiz üç aslî dilini 19. yüzyılda terk edip, tercüme dillerle yola devam etmenin kolaycılığına kapıldık. Gerçekte başarılması yok olmakla sonuçlanacak bir değişme yoluna girdik. Konuşma ve yazı dilinde değişim belli ölçüde ve sadeleşme şeklinde yürüdü. Mûsıkîde ise Batı dillerinin tercihi şeklini aldı. Mûsıkîmiz yasaklanmadı, tekkelerde ve paşa konaklarında itibar görmeye devam etti. Klasik sanatlarımız, plastik lisanımız da 19. yüzyılda değişime uğratılmaya başlandı. Bütün bu alanlarda 20. yüzyılda, inkılap veya devrim olarak nitelenen daha keskin bir değişim zorlaması ile karşı karşıya kaldık.

Bizden öncekiler ortak metinler okumuşlar, klasik mûsikîmizle haşır neşir olmuşlar ve plastik sanatlarımızı hayatlarının bir parçası olarak hissetmişlerdi. Cumhuriyet’in ikinci kuşağı olarak biz bunlardan tamamıyla mahrum kaldık. Bu hususla ilgili tepkilerimizde de farklılaşmalar ortaya çıktı. Bu farklılaşmanın tamamen “dil” merkezli olduğunu söyleyebiliriz. Bütün bu dillerdeki zorlayıcı değişime boyun eğip, birikimden vazgeçerek sırf dinî kavrayışla meseleyi halletmek yönündeki “radikal” görünümlü tavrın kısırlığı ortada. Dinin kültürleşmesi, yaşanması, hayatı bir şekilde idare etmesi asla ihmal edilemeyecek bir sosyal gerçeklik. Medeniyet inançların, kültürlerin kendini ifade etme tarzıdır. Bunun inkârı ise, günümüzde selefilikten radikalliğe ve ışidciliğe kadar varan bir vandalizmle kendini göstermektedir.

Bu dinî görünümlü pozitivizmin zihinimizi esir almasının önüne geçmek; tekrar dile, edebiyata, mûsıkiye, sanatlarımıza dönmek, onların kendine mahsus iklimine nüfuz etmek ve yeniden daha zengin bir dille konuşmakla mümkün. Kabuktan öze, dıştan içe doğru insanı tekamül ettiren, insanî hasletlerini geliştiren bir yolculuk için kendimizi bilmek, ilk adım.

“Bu ne ölçüde mümkün olabilir?” sorusunun cevabı şu olabilir: Olmak veya olmamak, bütün mesele bu!

Masallara dönmek, klasikleri yayınlamak neden önemli?

Çocuklarımızı kendi masallarımızla büyütmek... Bu mesele 1940’lı yıllarda ciddi bir sorun haline getirilmiş. Masallarımızda yer alan padişah, sultan, şehzade vb. karakterler bir rejim meselesi olarak görülmüş ve ilk öğretimde çocuklarımız kendi masallarından mahrum bırakılmış. Bunun üzerine Batı klasikleri tercümesi furyası eklenmiş. Çocuklarımız kendi masallarından mahrum edildiği gibi, kendi klasiklerinden de yoksun kılınmak istenmiş. Kendi zihin dünyamızı oluşturacaksak, kendi masallarımızı ve kendi temel metinlerimizi tedrisatın bir parçası haline getirmemiz gerekiyor.

Son olarak dünyayı kitapların değiştireceğine inandığınızı söylüyorsunuz. Kitabın önemini kavramak, gençlere bunu anlatmak için neler yapılabilir? 

“Dünyayı kitap okuyan insanlar değiştirecek” de diyebiliriz. Kitabın önemini kavratmak ailenin, okulun ve iletişim sisteminin işi. Okumayı basit okur yazarlık, bilgilenme olarak alırsak, satıhta kalırız. Bunun ötesine geçmeliyiz. Edebiyat ve sosyal alanlarda sınıf geçmek değil, kitap geçmek esas alınabilir. Temel bazı kitaplar çocuklar tarafından okunur ve bu sınıf geçmede dikkate alınabilir. Bunun ötesinde çocukların günümüz edebiyatını takibi için dergi okuyuculuğun özendirilmesi düşünülebilir. Öğretim sistemine paralel okuma grupları oluşturularak çocuklar için elverişli okuma zemini oluşturulabilir.

D. Mehmet Doğan, Neden Klasiklerimiz Yok, Yazar Yayınları

 

Şakir Kurtulmuş

 

Kaynak: http://www.dunyabizim.com/soylesi/25946/d-mehmet-dogan-bizim-icin-meselelerin-meselesi-dil-meselesidir

Bu haber toplam 1022 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim