D. Mehmet Doğan: İç ülkedeki sarp şehir: Eğin

D. Mehmet Doğan: İç ülkedeki sarp şehir: Eğin
Eğin’i görmeden tahayyül etmek imkânsız, bütün tarifler kifayetsiz; çünkü tariflere sığmayan, muhayyileyi zorlayan bir şehir. Eğin tahayyülünü ancak Eğin türküleri besler.

Eğin dedikleri bir küçük şehir

Ana ben cahilem çekemem kahir!

Şehir küçük, türkünün kahramanı da küçük. Bu kelime iki defa kullanılmaz, türküde. Ne olur o zaman? Tecrübesiz manasına câhil “küçük” kelimesinin yerine konulur!

Gurbet türkülerinin en yakıcıları Eğin dağlarında yankılanır. Yüzyıllardır bu böyledir. Her mısradan sonra “ölem ölem” nakaratı ile okunan türkülerdir bunlar. Gurbete giden uzun yollar gibidir uzun havalar:

Yeşil kurbağalar öter göllerde

Kırıldı kanadım kaldım çöllerde

Anasız babasız gurbet ellerde

Ya ben ağlamayım kimler ağlasın…

Şu garip gönlümü kimler eğlesin

Kervanlar gelir geçer bu sarp yollardan, Eğin’e uğrak vermeden hiçbir menzile varılamaz. Eğin’in bu yamaç şehirin adı dahil her şeyi değişir, sadece hiçbir yere benzemezliği, kendine mahsusluğu değişmez.

Eğin’e olan ilgim yıllarca önce merhum Nureddin Topçu’nun Taşralı adlı hikâye kitabında “Karayazı” hikâyesini okuyunca uyandı. Öyle bir uyanış ki…Mütefekkir Topçu’nun neredeyse bütün fikir kitaplarını okumuştum, fakat Taşralı’ya bir türlü elim varmamıştı. Onun hikâyeciliğini özenti saymanın cezasını çektim: On yıllar boyunca Eğin’i görmekten mahrum kaldım!

Topçu hikâyeci değil, bu kitaptaki metinler de hikâyeden değil! Aşk ağlatır, dert söyletir. İşte bu hikâyeler bu fasıldandır. Topçu anlatmasa Eğin anlaşılabilir miydi? Yüreklerimize işleyen Eğin türkülerine Topçu’nun Eğin hikâyelerini de eklemek lâzımdır.

Karayazı hikâye değil, ama hikâyeden bir metin de değil. Dağlar arasındaki bir yamaca asılmış sarp bir kasabanın varoluş tutkusunun hikâye donuna bürünmesidir Karayazı. Bu sarp kasaba aşksız çekilmez, sevdasız olmaz. Ümitten önce aşk vardır, ümit bittiğinde de aşk bitmez. Kevser bibisinin oğlu Kerimi sever bu çocukluk aşkı gençlikte alevlenir…

Eğin’in delikanlılarının kaderinde gurbet yazılıdır. Kerim babasının yanına, İstanbul’a gitmek üzere yola düşer. Kevser de kız başına ne yapar yapar sonraki kervana katılır. Şebinkarahisar’a oradan sahile, Giresun’a ulaşılacak ve İstanbul’a gemi ile varılacaktır…Aile durumu fark eder ve Kevser Giresun yakınlarında yoldan çevrilir, sonra da istemediği biriyle evlendirilir. Evlendirildiği gence acır, ama bütün kadınlık vazifelerini yerine getirir. Çoluk çocuğu karışır. Yine de Kerim sevdası sona ermez…Kerim yıllar sonra döndüğünde artık bu aşk başka bir boyuta geçmiştir. Bu Leyla ve Mecnun değil de Mecnun ve Leyla hikâyesidir. Âşık olan Leyla’dır, cismanî aşkın ötesine geçen de odur…

Topçu’nun annesi Eğinlidir. Ol sebepten yıllarca yaz aylarında annesini Eğin’e götürür getirir. Yoksa anne bahane midir? Topçu’nun Eğin muhabbeti su muhabbetidir, tabiat sevgisinin ana yurdu vesilesiyle tecessümüdür. Bu sarp dağlar, bu çağıltılı sular, bu derin vadi…İstanbul’da bunalan Topçu için tefekkür kaynağıdır âdeta.

Galiba 20 yıl kadar önce Ankara’dan başlayan bir Nureddin Topçu anma programı düzenlemiştik. Kırıkkale, Yozgat, Sivas, Erzincan, Erzurum güzergâhında Nureddin Topçu ile ilgili toplantılar yaptık. Güzergâhda merhum hocamızın iki memleketi de vardı: Eğin ve Erzurum.

Maalesef ben Eğin yolundan Sivas’da dönmek mecburiyetinde kaldım, ailevî bir iş için. Sonra kafileye Erzurum’da yetiştim. Böylece arkadaşlarımın uğrayıp bire bin katarak anlattığı Eğin’i görmek bize nasip olmadı. Demek ki vakti gelmemiş…

TYB’nin Erzincan şubesinin açılışı için yola çıkarken Eğin’i görmek haritamızda yoktu, fakat zamanı gelmiş olmalı ki İbrahim Özdemir bizi Kemah, Divriği ve Eğin yolculuğuna çıkardı. Mengüçeli iç ülkesine seyahatin son durağı Eğin’di.

Aslında en uzak mesafe Divriği, Kemah’tan sonra oraya vardık. Bu aynı zamanda kırk yıllık bir hasretin giderilmesi idi. Kırk bir yıl önce Ulucamii belgeselini çekerken Divriği Ulu Camii de programımızda idi. Nitekim, o zamanın şartlarında Sivas’a, oradan da Divriği’ye gittik ve iki gün mesai yaparak bu dünya şaheserinin çekimlerini tamamladık. Bu mümkün müydü? O sarp tabiat içinde Divriği ulu camii, darüşşifası veya medresesi bir defa görmekle anlaşılabilir miydi?

Günün her saatinde farklı görünen bu esrarengiz kapılar, yılın dört mevsiminde hangi renklerle gözlerimizi alırdı?

Bir güzelliği tekrar görmek için kırk yıl beklemeye değerdi…

Divriği’den Eğin’e yol alırken burada Divriği’nin izlerini silecek mimarî açıdan bir dünya şaheseri ile karşılaşmayacağımızı biliyorduk. Fakat Eğin tam tabiri ile bir tabiat şaheseri idi. Munzur, Harmancık ve Sarıçiçek dağları arasında, kayalıklar içinde, derin Karasu/Fırat vadisinin batısındaki Eğin bahçelerden taşan yeşili ve su sesleriyle, ahşap ve kerpiçten asırlık evleri ve biblo gibi taş camileri ile insanın tabiata tabiî ilavesinin nasıl olabileceğinin mütevazı fakat  

muhteşem bir modeli idi. [1]

1-034.jpg

[1] Eğin, eğn “sırt, omuz” demektir.

21.jpg

Eğin’de Taşdibi Camii

İkindi vakti ulaştığımız Eğin’i hava kararana kadar seyrü temaşa eyledik. Dar ve dik yollarından yukarılara doğru çıktık. Her metrede manzara farklı bir renk ve şekil alıyordu. Güneş veda ederken bu bukalemunlaşan manzara tabiî idi.

Eğin’i dolaşmaktan kendimizi alamazken Erzincan’a dönüşü geciktirip duruyorduk. Bir de kanyon görmek merakı bizi insan eliyle açılan o tünele soktu. Alaca karanlıkta girdik ama nasıl çıkacaktık?

Bu yol dönüş düşünerek yapılmamıştı!

Nasıl döndük, nasıl Erzincan yoluna düştük?

Hayatımızın son anları üzerine nasıl düşüncelere daldık?

Anlatması hem mümkün hem değil. “Anlatılmaz, yaşarken hissedilir” deyip geçelim; tıpkı Eğin gibi!

3-026.jpg

Eğin’de “Mâni yolu”. Her metrede bir mâni asılı. Mustafa Özçelik, Reşat Coşkun, İbrahim Özdemir, Mehmet Kurtoğlu

Bu haber toplam 465 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim