D. Mehmet Doğan: Türkiye şehirlerini sakat modernizme kurban vermeye devam ediyor

D. Mehmet Doğan: Türkiye şehirlerini sakat modernizme kurban vermeye devam ediyor

“Kültürel kirlenme, özünde, teknolojiyi kendi başına yaratıcı güç addetmek gibi temel bir yanılgıyı taşımaktadır. Şehre, toprağa, dünyaya Allah’ın azametinin ve cemâl sıfatlarının tecelli ettiği yerler ve insanların idrak edeceği alanlar olarak bakmak yerine, bugün bu anlanlara ait meselelere bürokratların gözlükleriyle bakılmakta ve bürokrasinin işleyiş ve kurallarına aslî güç payesi verilmektedir. Toprağı, dünyayı ve şehri gayri meşru bir şekilde kazanç kapısı olarak görmek, bu temel yanılgıları sürdüren müesseseler vasıtasıyla halka zorla kabul ettirilip yaygınlaştırılmakta; yayın ve telkin araçlarıyla çok boyutlu bir kirlilik, yanılgılar, hastalıklar zinciri herkese zorla benimsetilmektedir.”

4. Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarları Kongresi’nin ilk sözü, bu toplantıyı aziz hatırasına ithaf ettiğimiz merhum bilge mimarımız, mütefekkirimiz Turgut Cansever’e ait.

Turgut Hoca, dostluğu ile iftihar ettiğim çok kıymetli bir büyüğümüzdü. Son yıllarında, Ankara’ya gelişlerinde Türkiye Yazarlar Birliği’ni ziyareti ihmal etmezdi. Ortak derdimiz şehir ve insandı. Onun bu konulardaki birikimi engin, vukufu derindi. Sadece bilen değil, yapandı. TYB’nin 25. kuruluş yılında Mimar Sinan Üniversitesi salonunda kendisine bir program tahsis etmiştik. 82 yaşındaydı ve hâlâ düşünmeye devam ediyor, tasavvurlarını hayata geçirmek için gayretini eksiltmiyordu.

Turgut Hoca’yı rahmetle anarken, onun vefatından sonra da kültürel kirlenmenin hız kesmediği şehirlerimizin ahvalini düşünerek hüzünlere gark oluyoruz.  

Elbette ümitvar olmak durumundayız! Şehir Tarihi Yazarları Kongresi’nin Dördüncüsünü hem de İstanbul’da yapmak elbette ümitlerimizi tazeliyor. Böyle bir faaliyeti ilk tasarladığımızda başlangıcının mutlaka İstanbul’da olmasa gerektiğini de düşünmüştük. Bu düşüncemizi çeşitli sebeplerle gerçekleştiremedik, Şehir Tarihi Yazarları Kongresi’nin ilkini 2010’da Ankara’da yaptık.

Böyle bir başlangıç için Ankara hatıra gelmez nedense.

Resmî ideolojinin oluşturduğu zihinlerimizi esir alan imaj, bize Ankara’yı önemsiz, küçük bir bozkır kasabası olarak görmeyi telkin eder. Bu imaj zehirlenmesi Ankara’ya yapılan en büyük haksızlıktır. 

Burada Ankara’nın önemini anlatmayacağım. İstanbul’un fetih destanında kilit konumdaki bir zinciri zikredeceğim sadece: Fatih ve Akşemseddin, 2. Murat ve Hac Bayram-ı Veli...

Hacı Bayram Veli’yi İstanbul’da yapılan bu toplantı vesilesiyle de anmak boynumuzun borcu. O şair olarak bilinmese de türkcemizin en yakıcı bazı şiirlerini söylemiştir. Bir tanesi var ki, tam bizim konuşacaklarımızla ilgili. Bu sırlarla dolu şiiri bu vesileyle de okumak, böylece bir zihin tazelemesi yapmak istiyorum:

Çalabım bir şâr yaratmış/ İki cihan âresinde
Bakıcak dîdar görünür/Ol şarın kenaresinde

Nâgehan ol şara vardum/Ol şarı yapılur gördüm
Ben dahi bile yapıldum/Taş ü toprak âresinde

Ol şardan oklar atılur/Gelür ciğere batılur
Ârifler sözü satılur/Ol şârın bazaresinde

Şagirdleri taş yonarlar/Yonup üstâda sunarlar
Çalabun ismin anarlar/Ol taşun her pâresinde

Bu sözü ârifler anlar/Cahiller bilmeyup tanlar
Hacı Bayram kendi banlar/Ol şarın menâresinde

Bu sırlı, gizem dolu şiirde ne anlatıldığı ile ilgili çok sayıda yorum yapılmış. İki cihan arasında yaratılan şehir “kalb”dir, cisim ve ruh ise iki cihandır diyenler var.

Kâbe kalbin sûreti olduğuna ve iki cihan arasında, yani doğu ve batı arasında bulunduğuna göre, kastedilen Kâbe de olabilir…

Hacı Bayram Veli’nin söyledikleri mecazdan öte, remizler, mazmunlar ve sırlarla yüklüdür. Tasavvuf erbabının diliyle, coşkun bir deniz ve tılsımlanmış sırdır o… Akşemseddin’den itibaren bu şiir çokca şerh edilmiştir. Onların verdikleri mânaları kavramakta güçlük çekilen bir zamandayız. Zihinlerimiz o derinliği, o genişliği ve o yoğunluğu kavrama gücünü kaybetti. “Bilmeyüp tanlıyor”uz, hayretlere düşüyoruz…Bu yüzden Hacı Bayram’ın şiirini düz bir şekilde okuyabiliyoruz.

Allah’ın iki cihan arasında yarattığı şehir, insan olmalıdır. O emribilmarufa uyarsa, kendini aşarsa, kemale ererse, “dîdarı”, Hakkın cemâlini görür.

İnsan elinde olmadan ansızın dünyaya gelir. Bu “nâgehan”lık yaşadıkça devam eder; ölümü de ansızındır. Bu geçici vatanda taş ve toprak arasında bina yapılır gibi, yapılır; şekillendirilir insan oğlu…

Bu şiiri, bir şehrin kuruluşu, oluşması süreci gibi de yorumlayabiliriz. Bir şehir kurulmaktadır, bu şehri yapanlar da bu inşa sürecinde yapılmakta, şekillenmektedir. Dünyadaki varlığımızın etkileşimli bir hâl olduğunda şüphe yok.

Hacı Bayram’ın hayatı bu yapma, yapılma tecrübesinin örneği. İlmiye mensubu iken, müderrisken tasavvufa meyletmiştir. Kendi mütevazı tekkesini, mescidini, bağlılarıyla, müridleriyle birlikte kendi elleriyle inşa etmiştir. Ve minaresinden ezan okur gibi, görüşlerini yaymıştır.

Bu toplantı vesilesiyle üç gün şehirden konuşacağız, bu demektir ki, tarihten konuşacağız. Şehirden konuşmak medeniyetten konuşmaktır, kültürden konuşmaktır. İnsandan konuşmaktır, dünyadan konuşmaktır, kâinattan konuşmaktır.

İnsanoğlu şehirler kurdu ve dünyayı böylece şekillendirdi… Şehir, insan olarak varlığımızın, dünyada var oluşumuzun en gerçek delili. Şehir insanların ortak mekânı… Kültür, medeniyet, ilim ve sanat ancak şehirlerde gelişebilir.

Medeniyet “medine”de yani şehirde teşekkül eder…Tarihte iz bırakan topluluklar büyük şehirler kurmuş olanlardır. Tarih boyunca medeniyet merkezi olan şehirlerden herbirinin adı anıldığında, tarihin, insanlık maceramızın muhtelif safhaları hatırlanmış olur.

Her medeniyet merkezi şehir, geçmişten geleceğe akan bir nehirdir, yani değişen sürekliliktir. Bu akış bize dünya var oldukça hiç bir şeyin durağan olamayacağını anlatır. İnsanoğlu bu akış içinde olup biteni anlamağa ve bu dünyada varoluşunu anlamlandırmağa çabalar.

Biz, yüzyıllar boyunca doğudan batıya seyir halinde bulunup çok sayıda şehri emanet olarak aldık. Emanet olarak aldığımız şehirlere kendi damgamızı vurduğumuz gibi, mevcut umran eserlerini de sahiplendik, yaşattık. Bunların içinde en önemlisi Ayasofya’dır. Âdeta Ayasofya’yı kendimiz inşa etmiş gibi benimsedik ve bugüne kadar gelmesine de vesile olduk. Öylesine kendimizin saydık ki efsanelerini bile benimsedik. Eğer bu benimseme olmasaydı Ayasofya yaşayan bir insanlık mirası olarak günümüze gelemezdi.

21. yüzyılın başındayız ve Türkiye’nin şehirlerinin âdeta yeniden kurulduğunu görüyoruz. 1950’lere kadar şehirlerimiz, çehresi değişmemiş yerler olarak geldi. 1950’den sonra Demokrat Parti döneminden seksenlere kadar kör topal değişimler oldu şehirlerimizde. Ama Turgut Ö̈zal’dan sonra ve bilhassa 1990’lardan itibaren ve nihayet 2000’lerde şehirlerin çehresi ciddi şekilde değişti.

Şehir Tarihi Yazarları Kongresi, şehirlerimizde kimlik meselesinin en üst seviyeye yükseldiği bir dönemde yapılıyor. Şehirlerimizi süratle kaybediyoruz. Kimliksiz, ruhsuz şehirler zamanımızın en hâkim gerçeği. Bu kimliksizlikte, ruhsuzlukta en büyük payı yakın dönemde Türkiye’yi yönetenlere ayırmak zorundayız. Her şey gözlerimizin önünde olup bitiyor. Şüphesiz iyi niyetle ve kısa dönemde sorunları çözmek çabası ile bunlar yapılıyor. Fakat sonuç ortada.

Peki bizim sorumluluğumuz yok mu? Yazıp çizenlerin, ilim ve fikir işleriyle uğraşanların? Elbette var. Bizler uygulayıcı dikkate aldığı ölçüde bu sonuçtan sorumlulu tutulabiliriz. Bugünün otoritesi bu konular üzerinde düşünenlerle istişareyi dahi gerekli görmüyor.

Şehirlerimizdeki değişmeyi iyiye mi yormalıyız kötüye mi? Bu gerçekten de üzerinde enine boyuna konuşulması gereken bir husus. Biz ne belediye başkanıyız ne de devlet yöneticisiyiz. Biz şehirlere başka türlü bakıyor ve diyoruz ki “şehirleri yenilerken baltayı ayağımıza vurduk, taşa değil”. Ayağımızı kestik. Şehirlerimizi tahrip ettik. Yenisini de doğru dürüst kuramadık. Yani, yeni ve daha güzel şehirler kurma konusunda da çok başarılı olamadık.

Şehir, şehirleşme, şehircilik konularında ciddi bir kavram kargaşası içindeyiz. Önce kelimelerimizin, kavramlarımızın sahibi değiliz. Şehir mi diyeceğiz, kent mi?

“Ne fark eder” diyeceksiniz, çok şey fark eder.

Biz şehir kelimesini benimseyinceye kadar “balık” kelimesini kullanmışız, “ordu” kelimesini kullanmışız. Balık, balçık aynı kökten geliyor. Ortaasya’da, Türkistan’da taş fazla bulunmadığı için, kaleler çamurdan, kerpiçten yapılıyor. Muhtemelen ondan böyle demişiz. Ordu, karargâh.. Hareket halinde bir toplum olduğumuz için ancak ordu olduğumuzda, yani karargâh kurduğumuzda sabitleşmişiz. Ama sonra farsça “şehir” kelimesini benimsemişiz. Arapça “Medine” kelimesini herhalde özel bir isim gibi durduğundan kullanmamışız.

Kent bizim türkçemizde ne “şehir”in yerine tutar, ne de “medine”nin. Üstelik sanıldığı gibi türkçe de değildir. Soğdcadır; farsça üzerinden dilimize geçmiştir. Yakın zamana kadar Türkiye türkçesinde ve halen azeri lehçesinde köy karşılığı olarak kullanılır. Şehriyar, 20. Yüzyılın büyük güney Azerbaycanlı şairi şöyle söylüyor:

Han yorganı, kend içre meseldir, mitil olmaz

Köylü-kentli denilince “köylü-şehirli” denilmiş olmaz. Dilde eski ve yeni kullanılan iki eş anlamlı kelime ard arda getirilmiş olur. Tıpkı yazık-günah gibi. Modern zamanlarda sağlıklı şehirleşmeyi başaramadığımız için şehirlerimizi kentleştirdik! Köylü kentli denildiğinde köylü-şehirli denilmek istenmediğini söylemiştik, bazıları öyle anlamayı uygun buldu. Ve şehirlerimizi “kent”e dönüştürdük yani büyük köyler haline getirdik. Buralarda köyümüzde olmayan modern imkânlar var, ama o eski iletişim o eski sıcaklık ve şehrin unsurlarının yerini bulması itibariyle aynı şeyleri söylememiz mümkün değil.

Medeniyet birikimle ve dille olur! Hafızasız, dilsiz medeniyet iddiası kuru lâftan ibarettir. Tek parti uydurukçasından ödünç alınan kelimelerle medeniyet oluşturamazsınız. Bir yanda yaşam, kent, kentsel, kırsal, yöresel... öte yandan sosyal yaşam, kentsel estetik, şehir silueti, kadim değerlerin adaptasyonu... Türkiye’de siyaset birçok ahvalde yerleşik bürokrasiye teslim olmuş durumda. Türkiye’nin derin bürokratik zihni hâlâ tek parti ideolojisine ayarlıdır. Bu en önce nereden anlaşılır? Kullandıkları dilden! Kendi dilinizi oluşturamıyorsanız, bürokrasiye ram olmuşsunuz demektir.

Şehircilikle ile ilgili resmi metinlerde bürokrasi bildiği dille konuşmaktadır. Bu dil, medeniyet inşasına müsait bir dil değildir. Bu taklidin dilidir, aşağılık kompleksinin dilidir. Eğer bir medeniyet iddianız varsa buna mahsus bir diliniz de olmalıdır. Yoksa boşa emek harcamaya ne gerek var?

Türkiye şehirlerini vahşi kapitalizme, sakat modernizme kurban vermeye devam ediyor. Osmanlı medeniyetinin beşiği Bursa’da Ulucamii’nin yüz- yüzelli metre yakınına devasa bloklar dikiliyor. Formül şu: En yüksek rant, en başarılı kentçilik! Sakın bu “kentsel dönüşüm”ün formülü olmasın? Peki ne yapılmalıydı? İsim baştan doğru konulmalıydı: Şehir ıslahı! Şehirlerimizin tahrib olan bölgelerini, gecekondulaşan kesimlerini ıslah ederek şehri yeniden kurmak. İşte bu “şehir ıslahı”dır. Bugünlerde yapılan ise gerçekten “kentsel dönüşüm”dür!

“Kavramlar önemli” demiştik, kentsel dönüşümle ne yapılıyor? Daha yaşanılır şehir parçaları mı ortaya çıkarılıyor? Mahalle hayatı mı canlandırılıyor? Bir kaç katlı eskimiş binalar yıkılıyor, yerine devasa bloklar dikiliyor; ekseriya olan bu. Biz “kentsel dönüşüm” değil, “şehir ıslahı” kavramını kullansa idik, her halde çok farklı bir inşaa faaliyeti içinde olurduk.

İnsanları medenî yapan şehirlerden, vahşileştiren kentlere geçiş halindeyiz. Şehirliler medenî olurdu, kentliler uygar oluyor! Medine’den medeniyet, Uygur’dan uygarlık! Köklüden uydurmaya, mânasıza geçiş!

Bizim için şehir kurmak dünya cenneti kurmaya azmetmekti. Ahmet Hamdi Tanpınar, cedlerimizin ibadet eder gibi inşaa ettiğini yazıyor. Ünlü filozofumuz Farabî, faziletli şehirden söz eder. “Erdemli şehir!” Şimdilerde şehirle erdem kelimesi bir arada düşünülebiliyor mu?

Mimarlık, şehircilik dünyayı güzelleştirmek için vardır. Bu yüzden bugünkü inşaî faaliyetlerimizi mimarlığın, şehirciliğin sahasında görmekte zorlanıyoruz. Ve diyoruz ki, Yahya Kemali, Ahmet Hamdi Tanpınarı, Turgut Canseveri okumayan bir kimse şehir yöneticisi olamamalı!

Üç gün şehir tarihini araştıran, şehrin edebiyatını yapan ve şehir merkezli düşünen yazarlar, ilim adamları bir arada olacaklar. Bu toplantının İstanbul’da yapılıyor olmasını Esenler Belediyesi’nin ilgisine borçluyuz. Biraz önce sayın başkan Mehmet Tevfik Göksu’yu dinledik. Konuya vukufunun derinliğini, ihatasının genişliğini ve hassasiyetlerinin bize haslığını gördük. İstanbul’da bir tek Esenler Belediyesi şehirciliği mesele ediniyor ve bunun için “Şehir Düşünce Merkezi” kuruyor. Bu yüzden sadece teşekkürlerimizi değil, tebriklerimizi de hak ediyor.

İlkini 2010 yılında yaptığımız Şehir Tarihi Yazarları Kongrelerinin dördüncüsünün hazırlık çalışmaları genç bir ilim adamı ekip tarafından yapıldı. Mustafa Orçan başkanlığındaki ekip bütün güçlükleri aşarak bu başarılı faaliyeti gerçekleştirdiler, onlar da takdiri, teşekkürü hak ettiler. Sağ olsunlar, var olsunlar.

Artık gelenekleşen Şehir Tarihi Yazarları Kongreleri şehir tarihi yazıcılığını, şehir edebiyatını teşvik eden güçlü bir zemin oluşturuyor. Araştırmadan, düşünmeden, tartışmadan doğru uygulamalar yapılamaz. Bu düşünce zeminin yapıcılığımızı etkileyeceği günlerin uzak olmamasını diliyoruz.

 

(4. Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarları Kongresi açış konuşması)

Bu haber toplam 604 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim