D. Mehmet Doğan: Yavuz Sultan Selim: Tarihin çağrısı

D. Mehmet Doğan: Yavuz Sultan Selim: Tarihin çağrısı
(Çaldıran, 23 Ağustos 1514; Mercidabık, 24 Ağustos 1516 zaferlerinin yıldönümleri vesilesiyle)

Tarihî olaylar, kişiler tamamıyla geçmişte kalmaz; her dönemde bir şekilde, bir sebeple hayatımıza karışır, hatırlatıcı rolünü oynar; zihinlerimizi diriltir, kimliğimizi pekiştirir. Hafızamızın seçiciliği burada da kendini gösterir. İçinde bulunduğumuz şartlar tarih idrakimizi her defasında tazeler.

Yavuz Sultan Selim’in hatırasının 21. yüzyılın başında, beş asır sonra zihnimizde canlanması sadece yuvarlak bir yıldönümü hatırlaması değildir. Evet, Sultan Selim’in devletimizin başında olduğu, büyük zaferler kazandığı, Anadolu’nun siyasî tarihini tayin ettiği dönemin 500. yıllarını geride bıraktık. Çaldıran zaferi 2014’te beş yüzüncü yılını tamamladı. Mercidabık zaferinin beş yüzüncü yılını geçen sene idrak ettik.

Tevafuka bakın ki, Mercidabık’ın yıldönümü günlerinde ordumuz kuzey Suriye’de hareket halinde idi!

Hafızamızı yoklarsak, bu yıldönümlerinin değil parlak kutlamalar, sıradan hatırlamalardan bile mahrum kaldığı gerçeği ile karşılaşırız.

Sultan Selim Han’ın beş yüz yıl önce Osmanlı Devleti’nin merkezinde İstanbul’da, Topkapı Sarayı’nda değil, Mısır’da, Kahire şehrinde olduğu aklımızdan geçmez bile. Eğer biz 22 Ocak 1517 Ridaniye Zaferi’ni hatırlayabilse idik, tarihimizin önemli bir kesiti, o kesitte olanlar ve elbette Yavuz Sultan Selim de zihnimizdeki yerini alırdı.

Bu süre içinde bunlar yapılamadı, ama Yavuz Sultan Selim, İstanbul boğazında inşaa edilen 3. Köprü ile hafızamızda yerini aldı. Osmanlı tarihinden büyük şahsiyetlerin isimlerini yeni yollara, meydanlara, okullara, yapılara vermek alışılmış bir uygulama. Böyle adlandırmalar yapıldığında Osman Gazi ve Fatih dışına çıkılması hali ile pek karşılaşılmaz. Nadiren Kanuni’nin, Yıldırım’ın adlarının kullanıldığını, son yıllarda Abdülhamid’in isminin bazı yer ve kurum adlarında yer aldığını biliyoruz. Belki Yavuz’un adı da bazı yerlere veya kurumları verilmiş olabilir, fakat Boğaz Köprüsü’ne isminin verilmesi istisnaî bir durumdur.

Bu adlandırma sözkonusu olduğunda, bazı siyasî çevrelerden itirazlar yükseldi. Yavuz Sultan Selim’in bir dinî görüş sahiplerini katlettiği mesnetsiz iddiaları dile getirildi.

Yavuz Sultan Selim’in alevilerle, bektaşilerle bir meselesi olabilir mi?

Tabiî şimdiki alevilik başka bir biçim almış olabilir, bektaşilik farklı bir konumda bulunabilir, fakat Osmanlının o yüzyıllarında alevî-bektaşî anlayışının sistemin bir parçası olduğu gerçeği değişmez. Osmanlı Devleti’nin merkezî silahlı gücünü teşkil eden Yeniçeri Ocağı’nın bektaşilikle ilişkisini tartışmak bile abestir. Bir nevi “and” olan Yeniçeri gülbangini hatırlayalım:

Allah, Allah, illallah! Baş üryan, sine püryan, bu meydanda nice başlar kesilir hiç olmaz soran. Kulluğumuz padişaha ayan. Üçler, yediler, kırklar gülbang-i Muhammedî, Nur-ı nebî, kerem-i Ali, pirimiz sultanımız Hünkâr Hacı Bektaş Veli...demine devranına hû diyelim, huuu...

Savefî İran devletine karşı yapılan Çaldıran Savaşı’nda Osmanlı profesyonel askerleri, Hacıbektaş andı içen Yeniçeriler, esaslı rol oynadılar. Bu savaş esasında bir mezhep savaşı değil, iki devlet arasında bir güç mücadelesi idi. İran merkezli Türk devleti Anadolu’ya hâkim olmak istedi. Osmanlı Devleti ise merkez topraklarını korumak için harekete geçti. Çaldıran Savaşı’na giden yolda, Anadolu’da İran taraftarı olanlar, bu devlet namı hesabına hareket edenler kontrol altında tutulmaya çalışıldı ve elbette bir kısmı da telef oldu.

Yavuz’un dirayeti, kararlılığı olmasa idi, tarih farklı yazılacaktı. Osmanlı Devleti Anadolu’daki köklerinden koparılmış bir Balkan devleti olarak varlığını ne kadar sürdürebilirdi? Sultan Selim’in, aynı coğrafyada hak iddia eden, varlık gösteren iki büyük güçten birini Safevî İran devletini saf dışı ettikten sonra, Anadolu’nun güneyinde nüfuzu olan Memlûklere karşı harekete geçmesi kaçınılmazdı. Tarsus, Antep, Malatya, Mardin’de fiilen vardılar, Dulkadırlılar da zaman zaman onlara bağlılık gösteriyordu.  İki sene sonra Mercidabık zaferi ile Osmanlı Devleti’nin güney doğusu ile ilgili belirsizlikler giderilmekle kalınmadı, daha ötesine, İslâm âleminin bütünlüğünü sağlamaya yönelik güçlü bir hamlenin yolu açıldı.

Yahya Kemal, Selimname’sinde “Kader Mercidabık sahrasına İslâm birlik fikrinin savaşını silinmeyecek şekilde yazmış” der:

Sahra-ı Mercidabık’a nakş eylemiş kader

İslâm fikr-i vahdetinin kârzarını

Sultan Selim Han’ın şimdi bin türlü müdahale, kargaşa, fitne ve fesatla kaynaşan coğrafyaları; Haleb’i, Şamı, Filistin’i Gazze’yi geçerek Mısır’a kadar gitmesi boşuna değildi. Bu büyük seferin sonunda Ridaniye Zaferi vardır ki, İslâm dünyasının bütünlüğünün sağlanması, vahdetinin temini böylece mümkün olmuştur. Âlem-i İslâmın son defa bütünleşmesi Yavuz Sultan Selim eliyle olmuştur. Onun kurduğu düzen, Osmanlı barışı, yüz yıl öncesine kadar devam etmiş, emperyalist güçler bölgeden devşirdikleri unsurlarla bu birliği tahrib etmişler, barışı bozmuşlar, Kudüs İngilizlerin eline geçmiş, Siyonist unsurlar Filistin’i istila yolu açılmıştır. Yüz yıldır bu coğrafyanın savaşsız, çatışmasız, kargaşasız günü geçmiyor.

İslâm dünyasının geleceği Yavuz Selim’in baktığı ufukları gözleyen muktedir şahsiyetleri bekliyor. 

Bu haber toplam 626 defa okunmuştur
  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim