D. Mehmet Doğan’ın 1. Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarları Kongresini açış konuşması

D. Mehmet Doğan’ın 1. Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarları Kongresini açış konuşması
Şehirden konuşuyoruz, yani tarihten konuşuyoruz… Sanki her iki kelime eş anlamlı gibi. Tarihten konuşan şehirden konuşmak zorundadır. Şehirden söz eden de tarihten bahsetmeye mecburdur. Bu iç içelik burada kalmaz.
sehiracisdoganŞehirden konuşuyoruz, yani tarihten konuşuyoruz…

Sanki her iki kelime eş anlamlı gibi. Tarihten konuşan şehirden konuşmak zorundadır. Şehirden söz eden de tarihten bahsetmeye mecburdur.

Bu iç içelik burada kalmaz. Şehirden konuşan medeniyetten konuşur, kültürden konuşur. İnsandan konuşur, dünyadan konuşuyor, kâinattan konuşur.

Bütün insanlık maceramızı bu tılsımlı kelime ile ifade edebiliriz.

İnsanoğlu şehirler kurdu ve dünyayı böylece şekillendirdi…

Şehir insan olarak varlığımızın, dünyada var oluşumuzun remzi, sembolü.

“Şehir”le “medeniyet” kelimesi arasında bir yakınlık, bir müşahabet, bir içiçelik var.

Farsça şehir yerine arapça medineyi koyarsak bu yakınlık için şahit, delil, ısbat aramaya gerek kalmaz.

Medeniyet “medine”de yani şehirde teşekkül eder.

Kent ne “şehr”in yerine tutar, ne de “medine”nin. Üstelik sanıldığı gibi türkçe de değildir. Sogdcadır; farsça üzerinden dilimize geçmiştir. Üstelik azeri lehçesinde hâlâ köy karşılığı olarak kullanılır.

Han yorganı, kend içre meseldir, mitil olmaz-Şehriyar

Köylü-kentli denilince “köylü-şehirli” denilmiş olmaz. Dilde eski ve yeni kullanılan iki eş anlamlı kelime ard arda getirilmiş olur. Tıpkı yazık-günah gibi.

Medeniyetler şehirlerde teşekkül etti. Medeniyetler şehirlerle anıldı.

Tarih boyunca medeniyet merkezi olan şehirlerden herbirinin adı anıldığında, tarihin, insanlık maceramızın muhtelif safhaları hatırlanmış olur.

Bağdat, Şam, Kudüs…

Atina, Roma, Kartaca…

Her bir kelime, her bir isim tarihin derinliklerinden bugüne nice remizler taşır. Nice efsaneler, nice hakikatler anlatır.

Yaşananların, yaşanmakta olanların zihnimizdeki aksi insan olarak varlığımızın en yüksekten en alçağa gel-gitleridir.

Bağdat nedir, ne olmuştur; ne olacaktır?

Kudüs nedir, ne olmuştur; ne olacaktır?

Her medeniyet merkezi şehir, geçmişten geleceğe akan bir nehirdir, yani değişen sürekliliktir.

Bu akış dünya var oldukça hiç bir şeyin durağan olamayacağını anlatır. İnsanoğlu bu akış içinde olup biteni anlamağa ve bu dünyada varoluşunu anlamlandırmağa çalışır.

Şehir tarihi yazarlarını bir araya getirmek için bir toplantı düzenlemek gerektiğinde ilk hangi şehir hatıra gelir?

Eğer Türkiye ile sınırlı düşünüyorsak, elbette en önce akla gelen İstanbul’dur.

Bizde öyle düşündük. Şehir tarihi yazarları kongresi esasen İstanbul için düşünülmüş bir projeydi. Beş yıl kadar önce bu niyetle tasarlandı.

İstaanbul’un halen de büyükşehir belediye başkanı olan zat da bu projeye sıcak baktı. Fakat izahı gereksiz sebeplerle icrası mümkün olmadı. Konya ve Bursa başta olmak üzere bir çok tarihi şehirde bu toplantıyı yapmak için arayışlarımız oldu.

En uygunu böyle bir toplantıya şehirlerin, şehir yönetimlerinin sahip çıkmasıydı. Fakat şehir yönetimlerinin tarihle olan nizaları, rantın dayanılmaz cazibesi bu yöne meyletmelerine engel olmaktadır.

Şehir tarihi yazarları kongresini Ankara’da yapıyoruz.

Ankara büyükşehir belediyesinin konuya ilgi gösterdiğinden ötürü değil elbette. Bunun böyle olmadığını bu salonda bulunan herkes bilir.

Ankara belediyesi ve onun başkanı, böyle kültürel konulara yakın durmaz.

Onun işi kafa ile deği, ayak iledir! Ankara’yı  kafa ile, fikirde, kültürde temsil onu ilgilendirmez. O ayakla temsil için büyük kaynaklar ayırmayı tercih eder.

Bugün bu toplantı Ankara’da yapılıyorsa, bu Hacı Bayram Veli’nin yüzü suyu hürmetinedir!

Bu büyük Ankaralı şair değildir ama, türkçenin en güzel bir kaç şiirini söylemiştir. Ama ne söylemiştir!

O dilimizin sırlarla dolu bir şehir şiirinin de sahibidir, kendisi şair olmadığı halde şiiri gerçekten büyüktür.

Bu esrar dolu şiiri okumak, bir zihin tazelemesi yapmak istiyorum:

 

Çalabım bir şâr yaratmış/ İki cihan âresinde
Bakıcak didar görünür/Ol şarın kenaresinde

Nâgehan ol şara vardum/Ol şarı yapılur gördüm
Ben dahi bile yapıldum/Taş ü toprak âresinde

Ol şardan oklar atılur/Gelür ciğere batılur
Ârifler sözü satılur/Ol şarın bazaresinde


Şagirdleri taş yonarlar/Yonup üstâda sunarlar
Çalabun ismin anarlar/Ol taşun her pâresinde

Bu sözü ârifler anlar/Cahiller bilmeyup tanlar
Hacı Bayram kendi banlar/Ol şarın menâresinde

 

Derler ki, iki cihan arasında yaratılan şehir “kalb”dir. Cisim ve ruh ise iki cihan. Kâbe kalbin sureti olduğuna göre ve iki cihan arasında, yani doğu ve batı arasında olduğuna göre, kastedilen Kâbe de olabilir…

Hacı Bayram Veli bilinen manada şair değildir dedik. Söyledikleri mecazdan öte, remizler, mazmunlar ve sırlar ihtiva eder. Ehli tasavvufun diliyle, coşkun bir deniz ve tılsımlanmış sırdır o.

Tasavvuf ehli bu şiiri Akşemseddin’den beri çokca şerh etmiştir. Onların verdikleri manaları anlamak iktidarından yoksun kaldığımız bir devirdeyiz.

Zihnimiz ne o derinliğe ve ne o genişliğe ve ne de o kesafete, yoğunluğa sahip. “Bilmeyüp tanlıyor”uz, hayretlere düşüyoruz…

Bu yüzden Hacı Bayram’ın şiirini düz bir şekilde okuyabiliyoruz.

Allah’ın iki cihan arasında yarattığı şehir, insan olmalıdır.

Yunus’un diliyle: İşbu vücud şehrine bir dem giresüm gelür

O emribilmarufa uyarsa, kendini aşarsa, kemale ererse, “didarı”, Hakkın cemalini görür.

İnsan elinde olmadan ve ansızın dünyaya gelir. Bu nâgehanlık sonuna kadar devam eder. Bu geçici vatanda taş ve toprak arasında bina yapılır gibi, yapılır insan oğlu…

Ya da bu şiiri, bir şehrin kuruluşu, oluşması gibi yorumlayabiliriz. Bir şehir kurulmaktadır, bu şehri yapanlar da bu inşa sürecinde yapılmakta, şekillenmektedir.

Hacı Bayram bu yapma, yapılmayı tecrübe etmiştir.

İlmiye mensubu iken, müderrisken tasavvufa meyletmiştir.

Kendi mütevazı mescidini, bağlılarıyla, müridleriyle birlikte kendi elleriyle inşa etmiştir.

Ve minaresinden ezan okur gibi, görüşlerini yaymıştır.

Zamanında insanları şekillendirdiği gibi bu gün de şekillendirmektedir. Hacı Bayram demek Ankara demektir.

Ankara’daki her yapılış hamlesinde ya ondan hiza tutulmaktadır ya da onun zıddından…Fakat o zıdddını bile dönüştürecek esrarlı bir güce sahiptir. Zaman bunun şahidi…

Şehir Tarihi Yazarları Kongresi, sadece işin araştırma-inceleme yönüyle ilgili olanları bir araya getirmiyor. Bize göre öyle yapılsa idi, eksik kalırdı.

İşin fikriyatıyla, edebiyatıyla uğraşanların ihmal edilmemesi gerektiğini ifade edecek bir muhtevada yapılıyor.

Şehir tarihi deyince nedense en önce evliya Çelebiyi hatırlıyoruz. Bu mübarek yazarımız işin bütün yönlerinde öncü. Araştırmasında da, edebiyatında da, düşüncesinde de.

Onun verdiği bilgiler, onun şehirlerle ilgili tanımlamaları bugün de bize kılavuzluk ediyor. Osmanlıda şehir edebiyatının şehrengizlerle bir tür halini aldığı dönemden sonra, modern dünya ile karşı karşıya kalan yazarlarımızdan şehir tefekkürü ile temayüz eden Yahya Kemali unutmamalıyız.

O şehir ve medeniyet ilişkilerini medeniyetimizin bize mahsus muhtevasını ve bu muhtevayı en mükemmel biçimde ortaya koyan İstanbul’u merkeze alarak fikriyatını ördü.

Bunu şiirinde yaptığı gibi, nesrinde de yaptı. Talebesi Tanpınar da onun izinden gitti. Beş Şehir’le şehir edebiyatımızda bir çığır açtı.

Bugünden itibaren üç gün şehir tarihini araştıran, şehrin edebiyatını yapan ve şehir merkezli düşünen yazarlar bir arada olacaklar. Bu güzel başlangıcın, şehir tarihi yazıcılığını teşvik eden bir zemin oluşturacağına inanıyoruz.

 

Bu haber toplam 509 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim