D.Mehmet Doğan´ın Ahlâk Şûrası Açılış Konuşması

D.Mehmet Doğan´ın Ahlâk Şûrası Açılış Konuşması
Türkiye Yazarlar Birliği Şeref Başkanı D. Mehmet Doğan’ın Nureddin Topçu’nun 100. Yılı dolayısıyla yapılan 1.

Sâkin siması, sağlam seciyesi, kararlı tavrı; faydacılıktan, kalabalıklara oynamaktan,  her hal ve kârda kazanmaktan, başarmaktan; yakın hedefleri ele geçirmekten kaçınan; hatta bunları kişilik zaafı olarak gören karakteri…


Hareketlerinde ve yazdıklarında hiç bir mübalağaya, “artistliğe” ve role yer vermeyen, sözlerine veya fikirlerine asla “dram” katmıyan bir şahsiyet…


Kat’iyyen illüzyona başvurmamış,  büyüleyici tesir uyandırmaktan bilerek kaçınmıştı. Her zaman yalın, sade idi. Cezbedici olmuyor, cezbe göstermiyordu. Değil “teshir etmek”, “etkilemek” dahi onun sözlüğünde yer almıyordu.


Kendi önemini anlatmayan nâdir insanlardan biri idi. “Bak bu söylediklerim, yazdıklarım çok mühimdir”, demeyen; yaptıklarının öneminden kendi ehemmiyetine,büyüklüğüne gönderme yapmayan bir şahsiyet. Önemi, değeri ancak erbabınca malûm…


1909’da doğan, liseden sonra yurtdışına tahsile gönderilen ve doktorasını üstün bir başarı ile yapıp döndükten sonra iyi yetişmiş, fikrî kapasitesi yüksek bir kişilik olarak üniversite dışında bırakılan Nureddin Topçu düşünce tarihimiz açısından çok önemli bir başlangıç yaptı. 1939 yılının şubat ayında, Hareket dergisini yayınlamaya başladı.


Mehmet Âkif’in Sebilürreşad dergisinin kapanma tarihi olan 1925’ten itibaren, batıcılığı; baskıcı modernleşmeye dayanak yapılan pozitivizmi ve materyalizmi desteklemeyen fikirlerin yayın yoluyla ifadesi imkânsız hâle getirilmişti. Bu yüzden Hareket dergisinin çıkışı fikir tarihimiz açısından gerçek bir dönüm noktasıdır.


Batıda yüksek seviyede felsefe tahsili yapmış bir genç düşünür, orada kazandığı bilgi ve fikir hamulesiyle insana, insanın içine, manevî hayatına yönelmenin gerektiğini ve aradığımız şeyleri kendimizde bulabileceğimizi söylüyor, “ben seni uzakta ararken, sen kendi evimde idin” diyordu.


Derginin ilk sayısında ilk yazının başlığı “Rönesans Hareketleri” idi. Bu yazıda, Avrupa’nın bu asırda neden rönesans yapamayacağı şöyle izah ediliyordu:


“20. asrın milliyet Avrupasını yaşatıcı kuvvetlerin başında büyük sanayi bulunmaktadır ve büyük sanayiin 20. asırda kazandığı rakipsiz hâkimliği, zümre istibdadını hazırlayan, gayesi her şeyi tanımaktan ibaret olan 19. asrın idealsiz müsbet ilimciliği olmuştur. Müsbet ilim, ruhî ve ahlâkî kıymetlerle insanlık içinde bir rönesans yaratacak yerde Avrupa milletlerinin insanlığı gittikçe daha mükemmel ve teminatlı şekilde istismar edebilmeleri için arzın ham maddeleri üzerindeki sarsılmaz saltanatını temin etti.”


“En hakiki mürşit” olarak bağlanmamız emredilen “müsbet ilim”in rol ve fonksiyonu hakkında en azından tereddüt uyandıran ve 71 yıl önce söylenen bu sözlerden sonra, Topçu, Avrupa’nın yapamayacağı rönesansı, bizim yapabileceğimizi öne sürüyordu.


“Avrupa medeniyetinin içine girmiş olan ve Avrupa haritasının dışında bulunan bizim gibi bir millet, asrımızın rönesansını kendinden bekleyebilir. Bu rönesansı yapmamızı mümkün kılan en esaslı şart Avrupa haritası dışında, avrupalılık hırsına ve hodgâmlığına bürünmekten uzak kalmamızdır. Yaratılacak kıymetleri şu veya bu milletin tarihinden değil, hakikatin hazinesinden alabilmek hürriyetini kazanabiliriz.”
Yaşadığı dönemde Topcu'nun ahlâk merkezli düşüncesini küçümseyenler oldu.


“İsyan Ahlâkı” kavramını ortaya atan bir şahsiyetin fikirlerinin basit bir örfe indirgenmiş pratik, faydacı "ahlâk"la alâkası olmadığı kolaylıkla anlaşılabilir.


"İçimizde bir ahlâkî örneğe neden lüzum var? Bugün insanlığın içinde bu ahlâk davasını dudak bükerek karşılayanlar çoğalıyor."


"Kurtulmak için kurtarıcı olmaktan başka yol yoktur."


"Ya kendiniz başkaları için yaşayacaksınız, ya başkalarını kendi yaşayışınız uğrunda kullanacaksınız. Birinci yolu seçmek için insanda kâlb lâzımdır. İkinci yol, hayatı koruma içgüdüsünün yarattığı, kalbe düşman zekânın yoludur."


"Menfaat aşkımızın kaatilidir."


"Bütün ahlâkî davranışlarımızın hedefi sonsuzluktur."


Bir Topcu okuyucusu fayda, haz, menfaat, muvaffakiyet kelimeleri ile alâkasını keser...Çünkü ahlâk ve insan onların ötesindedir.


Topcu'nun yaşadığı dönemde "ahlâk" kavramını küçümseyenler, onu dine ait değerler alanıyla ilgisinden ötürü görmezden gelenler büyük bir yekûn teşkil ediyordu. Fakat bugün Türkiye'nin en fazla kullandığı kelimelerden birisidir ahlâk.


Bir aralar "Siyasî Ahlâk Kanunu" tasarısı hazırlanmıştı. Çünkü Hüseyin Avni'nin "Kâbe-i Millet" olarak nitelediği Meclis'de balığın baştan koktuğu görülmüştü!


Yalnız siyaset sahasında değil, basında, eğitimde, tıpta, hukukda "ahlâk" konusu hep gündemde. "Ahlâk" kelimesine uzun süre sırt döndüğümüz için onun latince karşılığı olan "etik" kelimesini baş tacı ediyoruz. Türkiye -veya aydınlar-  köşe bucak kaçtığı ahlâkı, bu sefer başka bir dille keşfetmeye çalışıyor! Veya kelime oyunu ile vakit geçiriyor!

Ahlâkı önemsizleştiren bir ülkede “hukuk”un herkese lâzım olduğu çok sık tekrarlanıyor; bir gün ona ihtiyacınız olabilir mânasına... Hukuku savunmanın güçlü bir zemini oluşturuluyor böylece.

Hukuk büyük ölçüde bir normlar sistemi. Arkaplanında kalın kalın mevzuat kitapları var. Hukuk sadece kanunlardan, yönetmeliklerden daha doğrusu yazılı metinlerden mi ibaret? Bu metinleri yorumlamak, tatbik etmek için ve karar oluşturmak için başka hiç bir şeye ihtiyaç duyulmaz mı? Hani “vicdan” denilir ya... O nedir peki?

Bize âdil olmayı kanunlar, tüzükler mi emreder? Ya da onlar emrettiği için mi âdil oluruz? Ya kanun koyucular âdil değilse, hukuk metinleri nasıl adaleti sağlayacak? Ya adalet mensuplarının adalet hissi yoksa?

Hayır, iyilik, merhamet, vazife... Sırf kanunlar, bizi biyolojik varlık olmanın ötesinde insan yapan ahlâk ilkelerinin tatbikcisi yapabilir mi?

Biz “ahlâk” kelimesini neredeyse sözlüklerimizden çıkardık, o kelimenin arkaplanından ötürü. Ahlâk eninde sonunda dine dayanıyor, namusu, dürüstlüğü emrediyor diye. Yerine böyle bir arkaplanı olmadığını sandığımız “etik”i koyduk. Bir şey “etik” olabilir, ama “ahlâkî” olmayabilir mi? Sanki böyle olabilirmiş gibi düşündük.

Ahlâkın içselleştirilmesini, ahlâkîliğin öğrenilmesini sağlayan “terbiye” kelimesini de kovduk. Yerine “eğitim”i koyduk. Terbiye insanı eğip bükmez. İyiyi, doğruyu tanıtır, değer sahibi yapar. Eğitim ne yapar? Olup bitene bakıp cevabı siz verin!

Haksızlık karşısında susmamak... “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır”. Bu sadece kendine yapılan haksızlık karşısında susmak olarak anlaşılabilir mi? Ortada bir haksızlık varsa, bunun adresi önemli değildir.
Gerçek bir haksızlık sözkonusuysa, hasım konumunda olanların bile desteklenmesi esastır. Hak her şeyin üstündedir. Ahlâkda diğergâmlık temeldir. Yani “öteki”ni düşünmek. Ötekine adalet istemeyen, gerçekte adalet istemiyordur.

Ahlâk herkese lâzım! “Kendine yapılmasını istemediğin şeyin başkasına yapılmasına müsaade etme!” Hiç olmazsa ahlâkın ilk derecesi olan bu şiar Türkiye’de yerleşmiş olsa idi, birçok meselemiz çözülürdü.

Yine Topçu’ya kulak verelim:

“Ahlâk insanın her an yaşadığı bir gerçekliktir. Hareketlerimizin ilmi demek olan ahlâk bilgisi lisenin bütün sınıflarında, her sınıfın seviyesi ölçüsünde olarak tenkit ve münakaşalı bir şekilde okutulabilir. Her rönesans hareketinde olduğu gibi, lise öğretiminde de fizikten ahlâka doğru cesaretle yükselelim.”

“Hâlâ ilmin ne olduğunu bilmeyen orta ve yüksek öğretim üyeleri, müsbet ilim adını tapılacak put haline koydular. Onu da anlamadılar ve insan ilgilerini, çevrildikleri saha içinde basamaklar halinde sıralayan kültür seviyesine bir türlü ulaşamadılar.”

İç siyaset, dış siyaset, ekonomi, geçim gailesi… derken günler sür’atle geçiyor. Bu vitrin meselelerin gölgesinde kalan gerçek ve derin meseleler, asıl insanlık bahisleri üzerinde durmak, düşünmek, fikir üretmek ve onu uygulamaya dönüştürmek iradesinden yoksun yaşıyoruz.

Fizikten ahlâka doğru cesaretle yükselecek iradeye sahip değiliz!
Bugün sokağa çıkan her insan; sokağın ev içine giren unsurlarına, radyoya, televizyona ve gazetelere muhatab olan herkes, telaffuz etsin etmesin ciddi bir ahlâk aşınmasının, değer kaybının farkında.
Türkiye bir dönem ahlâktan kaçtı. Çünkü yönetenler onu doğrudan dinle ilişkili gördü ve ahlâkilik-dinilik paralelliği kurarak laikliğe aykırı saydı! İnsan ilişkilerini sırf kanunlarla, mevzuatla düzenlemeye çalıştı. Ahlâk kelimesinin dinî boyutundan kaçılarak sonunda toplum tahayyülünde anlamı oluşmayan etiğe sığınıldı.


Ahlâka “etik” demekle bir şey halledilmiyor! Devlet etik kurulları oluşturuyor, fakat ahlâkın “kurul” işi olmadığı unutuluyor!


Temel meselesi insan olan bir toplumun ahlâkı ıskalaması, ahlâktan kaçması ve hatta ahlâk karşıtı tutumlar benimsemesi düşünülemez. Türkiye’de işte bu düşünülemez olmuştur. Basın yayın cihazı ahlâk dışılığı hayat tarzı olarak sunma konusunda belki de hiç bir toplumda bu kadar muhteris olmamıştır.


Kitlelere gayriahlâkilik öğretilmekle kalınmıyor yaşanabilirliği de âdeta ezberletiliyor. Bu yaşanabilirlik, kabuledilirliğin ötesinde takdir edilirlik derecesine doğru yükseliyor. Böylece neredeyse, ahlâkilik marijinal hâle getiriliyor!


Türkiye’nin derinleşen insan meselesi, her alanda ahlâkî kaygının fiillerimizden dışlanmasıyla ilgili. En başta şahsî ikbalini toplumun, milletin önüne geçiren bir insan portresi ile karşı karşıyayız. Eğitim sistemimiz de öğrencilere “geleceğini kurtarmak” adına herkesin kendi gemisini kurtarması gerektiğini telkin ediyor.


Bedenimizin terbiyesine, eğitimine önem veriyoruz. Öğretim kurumlarımız gittikçe büyüyen devasa bir öğretme cihazına dönüşüyor. Bedenimize verdiğimiz değeri, bizi biyolojik varlığın üstüne yükselten ruhumuza vermiyoruz. Zihnimizin gıdası sadece bilgi ve gayemiz bu bilgiyi kullanarak başarıya ulaşmak olabilir mi?


NureddinTopçu “Öğrenmek zekânın, yapmak ahlâkın işidir” diyor.


Topçu Hoca, bütün hayatını ahlâk davasına adamış bir şahsiyetti. 1909 doğmuştu, geçen yılın kasım ayında 100 yaşına bastı! Ahlâk Nizamı, İsyan Ahlâkı onun kitaplarına verdiği isimler. Ders kitabı  olarak “Ahlâk”ı da unutmayalım.


Topçu sadece isminde ahlâk geçen kitaplarında bu konuyu esas almadı. Bütün kitapları bu çerçevede ele alınabilecek bir muhtevaya sahip. İşte onun İradenin Dâvası isimli kitabından birkaç satır:

 

“İlim, sanat ve ahlâk kaynaklarından gıdalanan duygular insanı ideal bir düzene yükseltiyor ve gerçek mânasıyla insanlaştırıyor. Dine tırmanan irade ise, iradelerin gerçek sahibi olan Allah’a yönelmekle sonsuzluğun iradesini kazandıran duygular yaşatıyor. Allah en büyük iradedir. Dinî irade bizi sonsuz kudretin iradesine iştirak ettiriyor. Dinde kurtuluşun, selâmetin ve İslâmın asıl mânası budur. Dini sadece bir takım kat’i emirlerin bütünü diye almak, onu anlamamaktır.”


Türkiye Yazarlar Birliği, Nureddin Topçu’yu yüzüncü yaşı dolayısıyla onun en çok önem verdiği ahlâk kavramı çerçevesinde yapılacak bir faaliyetle anmak istedi.


1. Türkiye Ahlâk Şûrası böyle bir düşüncenin mahsulü.


Esasen böyle bir toplantının resmî kurumlar, bilhassa Millî Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenmesi beklenirdi…Yaz aylarında ilgili bakana hitaben bir yazı yazmıştık, cevap alamadık. Şimdi İstanbul Ticaret Odası’nın desteği, çok değerli ilim ve fikir adamlarımızın iştiraki ile İstanbul’da böyle bir toplantı yapıyoruz.


Nureddin Topçu, 35 sene önce vefat etti; fakat bu sene 100 yaşında!


Topçu, 20. Yüzyılın barbar pozitivizmine karşı ahlâk nizamını savundu. “İsyan ahlâkı” kavramı ile hem yerli hem evrensel bir düşünce ve hareket yolu açtı.


20. yüzyılın Türkiyesi, öğretimi pozitivizm-pragmatizm çerçevesinde düzenledi ve ahlâkı dinle ilişkili sayarak dışladı. Hatta diyebiliriz ki, ahlakîlik değil, gayri ahlakîlik, immoralizm tercih edildi.


Tek kanatlı, sadece öğretime dayanan Millî eğitim, işin değerler kısmını, terbiye kısmını, ahlâk yönünü bunca zaman ihmal etti.


Türkiye'nin insan unsuru, din ahlâkı emrettiği için, ahlâkın kodları hâlâ dini temelli olduğu için ahlâk dışılığa zorlanmıştır. Laiklik bunu gerektiriyor sanılmıştır. Millî Mücadele'nin kahramanlarından Kâzım Karabekir Paşa, Halk Fırkası'nın, 1924'te lâ-ahlakî ve lâ-dinî klüpler kurduğunu yazar. Lâ ahlâkî, yani ahlâk dışı, yani ahlâksız!


Mustafa Kemal Paşa'nın arzusu üzerine Vahdetdin tarafından Sadrazam yapılan İzzet Paşa, Cumhuriyet'ten sonra ahlâksızlığı özendirme çabalarından hatıralarında büyük bir dehşet içinde bahseder.
Bugün Türkiye’yi hiç bir iç ve dış düşman ahlâkî değerlerin aşınması ölçüsünde tehdit etmiyor! Ahlâk geniş manada ahlak, milletin binlerce yıl içinde süzüp getirdiği ahlak negatif bir değerdir, pozitif ilimde yeri yoktur diye dışlarsanız, sırf kanunlarla polis zoruyla düzeni sağlamaya çalışırsanız, sonuç bu olur.


Ahlâkilik, insanda bir aşkınlık meydana getirir. Gayri ahlâkilik ise, insanlık kaybına yol açıyor.


Toplu yaşamak, ahlâkı zorunlu kılar. Hukuk sosyal zaruretlerden doğar, ahlâk ferdi vicdanlarda oluşur. Hukuk sosyal realiteyi düzenler, ahlâk ideali araştırır. Hukuk cezalandırıcıdır, ahlâk vicdani sorumluluk yükler. Hukukun müeyyidesi maddidir, ahlâkın ruhi. Hukuk kanunlara dayanır, ahlâk örf ve âdetlerden kaynaklanır. Hukukun teşkilatı vardır, ahlâkın yoktur. Ahlâk bütünü, herkesi kapsayıcıdır.


Topçu,  “Zamanımızın meselesi ne teknik, ne atom, ne siyaset meselesidir. Zamanımızın meselesi irade meselesidir” diyor.


“Aşk ile ölüm kutupları arasında akıp giden hayatımızın idare edicisi fikirlerimiz değil, irademizdir. İradenin hak dava edişi iradelerin en fazla zayıfladığı devirlerde kendini gösterir”


“Hayatla barışmayan ve kendi ruhunun tabiî izlerinde yürüyerek dışarıdan aldığı duygularla çarpışmayı kabul eden irade adamları bize yol gösterecektir.”


“Biz ahlâk meselesinin kaynağında mes’uliyeti buluyoruz. Ahlâk sistemleri, mesuliyeti umumiyetle fena hareketlerden kendimizi korumaya yarayan bir kuvvet olarak ele aldılar. Biz mesuliyeti harekete geçirici kuvvet halinde tanıyoruz.”


“Ahlâkî vasfını taşıyan her hareket, bizim tarafımızdan bir anarşizm hareketidir, ilahî irade karşısında ise bir itaattir.”

 

Nureddin Topçu’nun 100. yılında, her alanda yaygınlaşan ve bilhassa eğitim ve iletişim sistemini çürüten yozlaşmalara karşı yeni arayışlar için böyle bir başlangıcı gerekli görüyoruz.


Bu hususlarda zihin dünyamızın berraklaşması ve çözümler üzerinde düşünebilmemiz için “Ahlâk Şûrası”nın gerçek bir beyin fırtınası estirmeye vesile olacağına inanıyoruz.

 


Bu haber toplam 916 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim