• İstanbul 27 °C
  • Ankara 24 °C

Dil konusunda Sayın Cumhurbaşkanımıza Açık Mektup

Namık Açıkgöz

Sayın Cumhurbaşkanım,

2017’nin Türk Dili Yılı olması münasebetiyle düzenlenen kurultayda yaptığınız konuşmanın bir kısmını basından takip ettim. Maalesef konuşmanızın tam metnini okuyamadığım için basına yansıyan kısmıyla ilgili görüşlerimi yazma imkânım var.

 

Sayın Cumhurbaşkanım,

Basın, Türkçe konusunu “iş yeri isimleri” basitliğine indirgeyerek verince, popülist bir mecraya sürüklenen dil meselesinde gene asıl hususa temas edilememiş oldu.

Yaşım gereği, Türkçe meselesini 1970’lerden itibaren takip etmeye başladım. O yıllardan beri, Türkçe’ye indirilen darbeleri yakından biliyorum. 1976’da üniversite edebiyat tahsili yapmaya başladım ve Türkçe konusunda akademik bilgi ve bakış açısı da kazanarak, dile bakışımı daha da genişlettim.

 

Sayın Cumhurbaşkanım,

45 yıllık dil birikimim ve hassasiyetimle söyleyebilirim ki, dilde tahribat, milletlerin hafızalarını yok eden bir fecaat ve felâkettir. Özellikle erken cumhuriyet döneminde körüklenen “Türkçe’yi yabancı kelimelerden arındırma”  popülizmi, maalesef basitliğin cazibesi ile hayli taban buldu. Şimdi sizin de konuşmanızda yer alan “iş yeri isimlerinin Türkçe olması” ifadenizden hareketle, dilimizi “medeniyet dili” olmaktan uzaklaştırmanın fitili ateşlendi.

İş yeri isimleriyle ilgili bir olayı hatırlıyorum. 1960 darbesinden sonra, iş yeri adlarının Türkçe olması konusu gündeme gelmiş. Ankara’da bir lokanta açmak isteyen biri, Özbekistan mutfağı örnekleri yapılacak lokantası için “Buhara” adını koymak istemiş. Belediyedeki ruhsatla ilgili memur “Buhara” kelimesinin ne demek olduğunu bilmiyormuş ve “Türkçe değil” diyerek itiraz etmiş. Türkçe isim olmazsa ruhsatı onaylamayacağını söylemiş. Lokantacı, “Buhara”nın bir Türk şehri olduğunu anlatmak için ne kadar dil dökse de yetkili Nuh demiş, peygamber dememiş. Lokantacı, kelimenin sonundaki “a” harfini atıp lokantasının adını “Buhar” yapmış da alabilmiş ruhsatını.

 

Sayın Cumhurbaşkanım,

Biz fâtih bir milletiz. Ülkeleri fethettiğimiz gibi, tarih boyunca kültürleri de fethetmiş ve bir “medeniyet” yaratmışız. Müziğiyle, mimarisiyle, diliyle, edebiyatıyla bir “medeniyet”!... Fethettiğimiz veya ilişkiye girdiğimiz bütün kültürlerle alış-verişte bulunmuşuzdur. Buna dil ve kelimeler de dahildir. Başka bir dilden dilimize gelen her kelime, bu medeniyet hafızasının bir taşıyıcısıdır. Bir kelime medeniyet dilimize girip 1 saat bile kalsa, bizim hafızamızı yansıtan bir ses olmuştur. O kelimeyi dilden atmak, hafızamızdan bir bilgiyi silmek demektir.

 

Sayın Cumhurbaşkanım,

Maalesef Türkiye’deki dilciler, konuyu basit bir “kelime alma” olayı olmaktan öte görmüyorlar. Mesele kelime almak değil, kavram arayışlarının sonucu gelişen bir durumdur. Bütün dillerde, kelimeler kullanılır, anlam doymasına uğrar ve bir süre sonra yıpranmaya başlarlar.  Mesela eski Türkçe’de “anne” anlamında “ök” kelimesi kullanılıyordu. Bu kelime şimdi sadece “öksüz” kelimesinde yaşıyor. Zamanla “ök” kelimesi yıprandı ve yerine “ana-anne” kelimesi doğdu.

Eski Türkçe’de “demek, söylemek” yerine kullanılan “eytmek/aytmak” kelimesi kullanılırdı; 15. Yüzyıldan sonra bu kelime kullanılmamaya başladı. Demek ki o kelime de yıprandı/yoruldu ki dilden düştü.

 

Gelelim iş yeri isimleri konusuna…

 

Sayın Cumhurbaşkanım,

İş yeri isimleri konusu sadece bir “kelime” meselesi değildir. Bu alan gramercilerin anlayamayacağı kadar derin ve karmaşık bir alandır. Sosyo-linguistik ve semantik gibi alanların ortak ilgi alanı olan bu hususta hüküm verenler, ne yazık ki, bu birikimden yoksundurlar.

İş yeri isimleri, sadece bir kelime değil, aynı zamanda bir markadır. Markaları değerlendirirken de sözlük bilgisi aciz kalır. Bizim kültürümüzde “bakkal” eski bir kelimedir (Arapça bir kelimedir ama biz o kelimeyi fethedip kendi kültürümüze mal etmişizdir.) ama artık anlam yorgunluğuna uğramış bir kelimedir. “Bakkal” deyince aklımıza gelen mekân ile “market” dendiğinde akla gelen mekân aynı değildir. Bakkal, küçük, ışıksız, pek düzeni olmayan ve az çeşit malların bulunduğu bir iş yeridir ama market bunun tam tersidir. “Market” kelimesini fethederken bu millet ona, çeşit zenginliği, bol ışık, rahat, temiz, düzenli ve rahat bir mekân anlamı yüklemiştir.

 

Sayın Cumhurbaşkanım,

Bir örnek de “hafızayı yok etmek” için vereyim.

Şırnak’ın “Yoğurtçular” köyünün adı eski kaynaklarda, Arapça “Semânîn” ve Farsça/Kürtçe “Heştân” olarak geçer. İki kelime de “80” demektir.  Bu köyün adı, Hz. Nuh’un gemisinin Cudi dağına konması üzerine gemideki 80 kişinin buraya kurduğu köy olmasından kaynaklanır. Bu köyün adı 1960’ta başlayan furya ile güya Türkçeleştirilmiş ama yörenin hafızasının silindiğinin farkına varılmamıştır. (“Şırnak” adı da “şehr-i Nuh”tan gelmektedir.)

 

Sayın Cumhurbaşkanım,

Dil konusunda, dili gramerden ibaret görenlerin ve popülist çizgiyi aşamayanların  verdiği bilgilere güvenmeyin lütfen.  Dil bir medeniyet meselesidir ve sizin de medeniyet tasavvurunuzda, hafızasından koparılmış bir dil anlayışınızın olmadığına inanıyorum. Medeniyetler başka medeniyet ve kültürlerle ne kadar çok etkileşim içinde olurlarsa o kadar güçlü ve zengin olurlar.

Saygılarımla….

Bu yazı toplam 175 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim