Dr. Nurseli Gamze Korkmaz: Mehmet Kaplan’ın Metin Tahlili Yöntemi Üzerine Bir İnceleme

Dr. Nurseli Gamze Korkmaz: Mehmet Kaplan’ın Metin Tahlili Yöntemi Üzerine Bir İnceleme
TYB Akademi 26 / Yaşayan Edebiyat / Mayıs 2019

Türk akademisinde yeni Türk edebiyatı alanında ilk doktora sahibi akademisyen olan Mehmet Kaplan’ın bu alandaki çalışmaları, yayımlandıkları yıllardan itibaren Türkiye’deki bütün Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde temel ders kitapları olmuş, böylece arkasından gelen nesiller özellikle de yeni Türk edebiyatı alanında uzmanlaşmak isteyen öğrenciler onun yazdıklarıyla yetişmiştir. Bu açıdan bakıldığında Mehmet Kaplan’ın yeni Türk edebiyatı üzerine oluşturduğu eleştirel literatürün[1] bugünkü Türkoloji çevrelerinde doğrudan ve/veya dolaylı olarak ezici bir etkisi olduğu varsayılabilir. Dolayısıyla onun özellikle edebî metinleri merkeze alan bir yaklaşımla kaleme aldığı tahliller, cumhuriyet dönemi Türk edebiyat eleştirisinin akademik ayağında önemli bir aşamaya denk düşmektedir.

            Bu kısa yazıda yapılmak istenen, onun ilk defa 1952’de basılan ve Âkif Paşa’nın “Adem Kasidesi” ile başlayıp Yahya Kemal’in “Açık Deniz” şiiriyle son bulan Şiir Tahlilleri, 1965 tarihinde yayımlanan Şiir Tahlilleri II ve 1979 tarihli Hikâye Tahlilleri adlı çalışmalarında yer alan kısa “Önsöz”lerde açıkladığı tahlil yönteminde belirlediği prensiplere metin tahlillerinde ne ölçüde sadık kaldığını sorgulamaktır[2]. Böylece Türkiye’de Türk dili ve edebiyatı formasyonunda oldukça önemli bir isim olan Mehmet Kaplan’ın edebiyat eleştirisi geleneğindeki konumu üzerine daha genel yargılara ulaşmak mümkün olacaktır.

            Mehmet Kaplan’ın metin tahlillerini topladığı kitapların “Önsöz”lerinde ifade ettiği düşüncelerde ilk dikkati çeken, 20. yüzyılda özellikle Batı’da geliştirilen eleştiri kuramlarının da çeşitli şekillerde çıkış noktası olarak kabul ettikleri dört temel unsura ne ölçüde ve nasıl yaklaşılması gerektiği üzerine bir yöntem geliştirme çabasıdır. Eser, sanatçı, okur ve toplumun[3] birbirleriyle ilişkileri ve bir eserin çözümlenmesi esnasında bu dört unsurun hangi önem sırasına göre ele alınması gerektiği ya da bir eserin ortaya çıkmasında bu unsurların ne ölçüde etkili oldukları üzerine düşüncelerini her kitabının başında tekrarlayan Kaplan’ın asıl amacının, Batı’daki gelişmeleri göz ardı etmeden orijinal bir tahlil yöntemi geliştirmek olduğu anlaşılır. Onun bu çabası edebiyat araştırmalarında sistematik ve bilimsel bir anlayışı yerleştirme gayretinde olduğunu gösterir. Eleştiride oldukça öznel yargılara dayanan izlenimci eğilimlerin hâkim olduğu, herhangi bir yöntem ve/veya sistem arayışının öne çıkmadığı bir dönemde Almanya, Fransa ve İngiltere’de edindiği tecrübelerin de etkisiyle olsa gerek[4], eleştiride yöntem ve nesnelliğin gerekliliğini ısrarla vurgulaması; yazar merkezli romantik değerlendirmelerin hâlen etkisini yoğun biçimde sürdürdüğü bir dönemde[5] metni merkeze alan bir yaklaşım geliştirme çabası, Türkiye’deki edebiyat eleştirisi bağlamında oldukça önemli hamlelerdir. Ancak Kaplan, öne sürdüğü metin tahlili yöntemini kavramsal bir çerçeve içinde detaylarıyla ele alan kuramsal bir çalışma ortaya koymamıştır. Bundan özellikle kaçındığını şu ifadelerinden anlarız: “Metin tahlili usûlüne dair umumî ve mücerret bir kitap yazmak bize tehlikeli göründü. Zira böyle bir usûl araştırmayı mekanik bir şekle sokabilir. Edebî eser münferit bir vâkıa olduğuna göre, onu ele alış tarzı da daima yeni ve ona uygun olmak icabeder.”[6]  Her ne kadar Kaplan, yönteme ilişkin kuramsal bir metin ortaya koymanın metin tahlilini basit bir formüle indirgeyeceğini düşünse de, böyle teorik bir metin ortaya koymamış olması, zaman içinde Batı kaynaklı teorilerin edebiyat eleştirisinde ezici bir ağırlık kazanmasıyla geliştirmek istediği yöntemin kendi çalışmalarıyla sınırlı kalmasına neden olmuştur. Öte yandan aşağıda görüleceği üzere, yönteminin temel prensiplerini kendi tahlillerinde de tam anlamıyla uygulamamış olması, öne sürdüğü bu görüşlerin “Önsöz”lerde kalmasına ve daha kuramsal bir çerçevede tartışılıp ileri bir noktaya taşınma imkânı bulamamasına sebep olmuştur.

 

  1. Mehmet Kaplan’ın Metin Tahlili Yönteminin Temel Prensipleri

 

            Mehmet Kaplan, yazdığı “Önsöz”lerde, yukarıda da belirtildiği gibi tahlil yönteminin merkezine metni koyar. “Hakikî edebiyat, edibin yazmış olduğu eserdir. Okuyucu ancak edebî metin ile doğrudan doğruya temas etmek suretiyle onun hakkında müşahhas ve doğru bir fikir edinebilir”[7] diyen yazar, edebiyat araştırmalarında tek tek metinlerden yola çıkarak edebiyat tarihine doğru genişleyen bir yapı önerir. Bu yapıyı aşağıdaki gibi göstermek mümkündür:

 

EDEBİYAT TARİHİ

            

 

DEVİR-NESİL

          

 

YAZAR

 

 

ESER

 

 

 

                

 

 

 

            Buna göre Kaplan, tek tek eserlerin belirli bir metodla çözümlenmesinin, eserlerin yazarı hakkında hüküm vermek için bir basamak olduğunu, bu yolla aynı devirde yaşamış yazarlar hakkında verilecek hükümlerden yola çıkılarak söz konusu devrin genel özelliklerinin tespit edilebileceğini, son tahlilde edebiyat tarihinin de farklı devirler hakkında bu yolla elde edilmiş bulgulardan yola çıkılarak yazılabileceğini ileri sürer[8].

            “Edebiyat tarihlerinin umumî hükümleri ile edebî metinlere yanaşmak çok güçtür. Çünkü edebî eser hususî ve yegânedir. Her edebî metnin ayrı ayrı ele alınması ve üzerinde düşünülmesi lâzımdır”[9] ve “[h]er sanat eserinin çeşitli katlardan ibaret bir ‘yapısı’ vardır. Sanat ve edebiyat eserleri, daha sonra yazar ve çevreye bağlansalar bile önce, kendi içlerinde bir yapı olarak incelenmelidir”[10] ifadelerinde de görüldüğü gibi Kaplan, eleştiride parçadan bütüne, özelden genele ulaşma ilkesine dayanan bir yöntem geliştirmek ister. Teorik düzlemde bu yapının en önemli ve merkezî unsuru edebî eserdir. Kaplan, bu yaklaşımıyla çağdaş metin merkezli eleştiri kuramlarının kalkış noktasından hareket eder.

Öte yandan Kaplan, “hiçbir metin, muayyen bir usûle ve düşünceye göre okunmadıkça, kendiliğinden bize derin bir fikir vermez”[11] ve “[f]akat biraz derine gidilmek istenirse, tabiat gibi sanat eserlerinin de belli bir metoda göre incelenmesi gerekir. Bakılan şey, büyük nispette bakana bağlıdır. Varlık ve sanatı insan düşüncesi aydınlatır. Hazırlıklı olmayan bir okuyucu veya seyirciye bir sanat eseri saçma veya manasız görülebilir”[12] derken de metnin anlaşılması için, sistematik bir biçimde okunması gerektiğini, ona ancak belli bir perspektif ve metodla yaklaşılırsa derin anlamlarına ulaşılabileceğini belirtir. Kaplan, her üç “Önsöz”de de edebî metne belli bir yöntem çerçevesinde yaklaşılması gerektiğini tekrarlayarak metoda verdiği önemi vurgulamıştır. Onun metoda verdiği önem, daha çok metnin biçimsel unsurlarını ve edebî sanatlarını ortaya koyarak metni literal düzlemde açıklama şeklinde uygulanan geleneksel metin şerhi yönteminin çağdaş metinleri yorumlamakta yetersiz kalacağına ve edebiyat araştırmalarında metne şerh geleneğinin vadettiğinden çok daha sistematik ve yöntemsel bir çerçevede yaklaşılması gerektiğine olan inancıyla açıklanabilir. Bu inancın arkasında ise metni bütüncül bir yapı olarak gören yapısalcı yaklaşımların izleri okunabilir. Aşağıdaki ifadelerinde yapısalcılığın etkileri oldukça açıktır:

Yirminci yüzyıl araştırıcıları, dikkatlerini sanat eserlerinin kendisine yöneltmişlerdir. Bu görüşün dayandığı anafikir şudur: Sanat eseri, sanatçının şahsi hayatı, devri ile ilgili olsa bile, onlardan farklı bir mahiyeti haizdir. Öztürkçe bir deyim ile o bir “yapıt”tır. “Yapıt”, yaşanılan hayattan ayrı, “yapılmış” bir şeydir. Her sanat eserinin, çeşitli katlardan ibaret bir “yapısı” vardır. Sanat ve edebiyat eserleri, daha sonra çevreye bağlansalar bile, önce kendi içlerinde bir yapı olarak incelenmelidir[13].

            Kaplan’ın burada edebî eseri bir “yapıt” olarak tanımlaması ve eserin öncelikle müellifinden ve çevreden bağımsız bir “yapı” olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmesi yapısalcı bir yaklaşımı[14] imler.

Kaplan ilk kez 1952’de yayımlanan Şiir Tahlilleri’nde ortaya koyduğu bu metoda “metin tahlili metodu” adını verir ve öncelikle bu metodun klasik şerh geleneğinden farklı olduğunu ileri sürer:

Türkiye’de metin tahlilinden ne kasdolunduğu pek açık değildir. Umumiyetle bundan, metinde geçen yabancı kelimelerin izahı, veznin, şeklin ve edebî san’atların belirtilmesi anlaşılmaktadır. Bu basit görüş, edebiyat tedrisatını, metin tahlili adı altında, insicamsız bir teferruat bilgisi haline getirmektedir. Edebiyat tarihinin verdiği umumî fikirler müşahhas eserden ne kadar uzak ve faydasız ise, müşahhas eserden çıkarılan ve ne işe yarayacağı bilinmeyen teferruat bilgisi de o kadar boş ve hakikî san’at anlayışına yabancıdır[15].

            Kaplan’a göre edebî bir metin, biçim ve içeriğe ait unsurlarıyla bir bütün hâlinde ele alınmalı, böylelikle eserin derin anlamlarına ulaşmaya çalışılmalıdır. Biçime ait unsurlar, bir bütün olarak eserin yapısındaki detaylardır. Onlar olmadan eserin ruhuna ulaşmak mümkün değildir, buna karşılık bu detayların açıklanması eserin anlaşılması için bir ön aşama olabilir. Kaplan’a göre bir eserin biçimsel özellikleri, muhtevası ve ruhu üç farklı tabakasını oluşturur. Metin tahlilinin amacı, ilk ikisinden yola çıkarak üçüncüsüne ulaşmak olmalıdır. Bu yaklaşım biçimi 20. yüzyılda Batı’da geliştirilen edebiyat kuramları ve eleştiri yöntemleriyle belirli oranlarda ve bağlamlarda koşut görülebilir. Ağırlıklı olarak Prag Dilbilim Okulu ve çerçevesini Ferdinand de Saussure’ün Cours de linguistique générale (Genel Dilbilim Dersleri) adlı eserinde ortaya koyduğu görüşlerin oluşturduğu Cenevre Dilbilim Okulunun öncüsü olduğu yapısalcı kuramların edebî metne yaklaşım biçimlerinde metni merkeze almaları, metni organik bir bütün olarak görmeleri ve aşamalı bir çözümleme ile metnin derin anlamlarına ulaşmayı hedeflemeleri[16] Kaplan’ın metni üç katmanlı bir yapıyla değerlendirerek yüzeysel biçim özelliklerinden metnin derin anlamlarına ulaşmak istemesi arasında paralel bir düşünce tarzı yakalanabilir.

            Böyle bir koşutluk kurulurken Batı’da ortaya çıkarak 20. yüzyıl boyunca geliştirilen yapısalcı yaklaşımların Kaplan’ın metin tahlili yönteminden oldukça farklı bir düzlemde şekillendiği unutulmamalıdır. Burada kurulan koşutlukta ifade edilmek istenen temel düşünce, Kaplan’ın metin tahlili yöntemini öne sürerken Batı’daki gelişmelerden haberdar olduğu, metin merkezli yeni yaklaşımları büyük ölçüde benimsediği ve bu doğrultuda geleneksel tahlil yöntemlerinden daha sistematik bir metod geliştirmek istediğini göstermektir. Onun söz konusu “Önsöz”lerde sıklıkla edebî metni “organik bir bütün”[17] olarak görmesi, metin tahlilinin temel amacının da bu bütünün derin anlamlarını ortaya koymak olduğunu belirtmesi[18] yapısalcılığın temel ilkelerine çok uzak olmadığını düşündürür.

            Mehmet Kaplan, “Önsöz”lerde metin merkezli yaklaşımın yanı sıra zaman zaman da okur merkezli yaklaşımlara göz kırpar. Örneğin Hikâye Tahlilleri’nin “Önsöz”ünde geçen şu ifadeler, açıkça okuru merkeze alan bir yaklaşımın ifadesidir:

Hikâye okuyucularının aldığı tavırlar arasında farklar vardır. Hikâyenin anlaşılması ve değerlendirilmesi alınan tavırlara bağlıdır. [….] İnsanların dikkatleri, mizaçları, dünya görüşleri, zevkleri birbirinden çok farklıdır. Eser karşısında alınan tavır ve verilen hükümlerin farklılığı büyük nispette bundan ileri gelir. Hikâyeyi daha iyi anlamak, ondan daha çok zevk almak ve onu daha doğru değerlendirebilmek için aktif, inceleyici, saygılı bir tavır alınmasının şart olduğuna kaniyim[19].

            Alıntıda görüldüğü gibi Kaplan’a göre metnin doğru yorumuna ulaşabilmek için “aktif”, “inceleyici” ve “saygılı” olmak gerekir. Burada okurdan beklenen aktif, inceleyici ve saygılı olma davranışları Umberto Eco’nun “model reader” (örnek okur) kavramını hatırlatmaktadır[20]. Eco’nun kavramsallaştırmasında açık yapıt niteliği gösteren edebî metinlerin örnek okurları, edebî eseri okurken o metnin yazarıyla işbirliği yapan, metinde yazarın bıraktığı boşlukları doldurabilen, dolayısıyla yalnızca gözünün önündeki satırları takip eden pasif bir okur değil bütün duyargaları açık, aktif bir okurdur. Kaplan’ın “aktif”, “inceleyici” ve “saygılı” sözcükleriyle tanımladığı okur profili de Eco’nun kavramsallaştırdığı “örnek okur”un öncülü gibidir. Aşağıdaki ifadeler bu tespiti güçlendirecek niteliktedir:

Edebî eser okuyanın dikkat ve alâkası ile canlanır. Siz okumaya başlamadan önce, edebî eser, kâğıt üzerindeki kara harflerden ibarettir. Onları notalara benzetebiliriz. Okuyan, onları adeta kendisine göre icra eder, kendi duygu ve düşünceleriyle doldurur. Bir bakıma eser, yazar ile okuyucunun ortak malıdır. Aktif okuma eseri diriltir[21].

            Burada özellikle eserin, yazar ve okurun ortak malı olduğuna ilişkin ifadeler okur merkezli eleştiri kuramları bağlamında oldukça dikkat çekicidir[22]. Ancak Kaplan, yukarıda alıntılanan ifadelerinde farklı okurların metinden farklı anlamlar çıkarabileceğini söylerken, çağdaş okur merkezli kuramlardan ayrılarak temelde metnin tek bir doğru anlamı olduğu yargısını saklı tutar. Bir taraftan okurların kendi anlayış ve kapasiteleri ölçüsünde metni farklı yorumlayabileceklerini ifade eder, ama öte yandan metni doğru değerlendirebilmek için ona aktif ve dikkatli bir biçimde yaklaşılması gerektiğini de söyler. Başka bir ifadeyle okurun zevk, mizaç, dünya görüşü metni değerlendirmede bir ölçüt değildir. Bu da onun okuru, yazarın yaratım sürecinde belirlediği anlama ulaşmakla ve verdiği mesajı doğru bir biçimde almakla görevli alıcılar olarak değerlendirdiğini, buna bağlı olarak da edebî eseri, yorumu yazar tarafından belirlenmiş kapalı bir yapıt olarak gördüğünü işaret eder. Buna göre Kaplan’ın metin tahlili metodunun temel prensipleri ile okur merkezli kuramlar arasında kurulan koşutlukta bu ayrılık göz önünde bulundurulmalıdır. Burada Mehmet Kaplan’ın bu akımlardan doğrudan etkilendiği ya da onları etkilediği sonucuna ulaşmak amaçlanmamıştır. Aksine yukarıda da ifade edildiği gibi Kaplan’ın metin tahlili metodunu geliştirirken Batı’daki kuramsal gelişmelerle benzer çıkış noktalarından hareket ettiği, ancak bu benzerliğin yüzeyde kalan metonimik bir nitelik gösterdiği ve temelde farklı paradigmalardan kaynaklandıkları için ulaşılan sonuçların da birbirinden çok ayrı olduğunu ileri sürmek yanlış olmayacaktır.

            Mehmet Kaplan’ın öne sürdüğü metin tahlili metodunun bir başka prensibi de nesnelliktir. Kaplan metin tahlil edilirken mümkün olduğunca tarafsız bir bakış açısıyla ve sadece metni önceleyen bir tutumla hareket edilmesi gerektiğini vurgulamıştır: “Peşin fikir, benim burada denediğim hikâye tahlili metoduna ve sanat anlayışıma aykırıdır. Dünya görüşü veya ideoloji, hikâyeyi oluşturan unsurlardan ancak birisidir ve asla tek başına estetik bir değer ve ölçü teşkil etmez”[23]. Buna rağmen herhangi bir eleştiri yapılırken mutlak bir nesnellikten söz edilemeyeceği açıktır. Dolayısıyla nesnellik, eleştiride bilimsel ölçütler ve yöntem ile ortaya konabilecek bir tutumdur. Kaplan’ın yönteme yaptığı vurgu göz önünde bulundurulduğunda buradaki nesnellik ölçütünün de sistematik ve yöntemsel bir yaklaşım olması gerektiği düşünülebilir.

            Sonuç olarak Mehmet Kaplan’ın “metin tahlili metodu”nun en temel prensibinin metin merkezli bir okuma önermesi olduğu ileri sürülebilir. Buna göre eser hem müellifin şahsiyetini, edebî tutumunu ve yaşadığı devrin genel özelliklerini belirlemede bir çıkış noktası olacak hem de müellif ve yaşadığı devre ait özellikler eserin anlaşılması için bir enstrüman işlevi görecektir. Öte yandan metnin tahlil edilmesinde ise biçimsel unsurlar içeriğe ait unsurlarla birlikte eserin bütüncül yapısının çözümlenmesi ve böylece eserin ruhuna erişilmesi için anahtar vazifesi görecektir. Yalnızca biçimsel özelliklerin ve içeriğin açıklanması bir eserin ruhuna vâkıf olmak için yeterli değildir. Zaman zaman okur merkezli bir tutum sergilerse de Kaplan, bu metodla büyük ölçüde metnin “doğru anlamı”na ulaşmayı hedefler. Nesnellik ise, bu metodun önemli bir özelliği olarak vurgulanır.

 

  1. Mehmet Kaplan’ın Metin Tahlillerinde Yöntem ve Nesnellik

 

Mehmet Kaplan’ın her üç kitabındaki tahlillere yakından bakıldığında, onun “Önsöz”lerde öne sürdüğü görüşlerden zaman zaman saptığı ve kendi belirlediği yöntemsel çerçeveye her zaman sadık kalmadığı gözlenir. Kaplan, “metin tahlili metodu”nun, biçimsel unsurlarla edebî sanatların açıklanmasından ibaret olan klasik tahlilden farklı, daha sistematik bir yöntem olduğunu ileri sürmesine rağmen, tahlillerinde metinlerin ele alınışı dikkatle incelendiğinde uygulama aşamasında klasik tahlillere yaklaşan, öznelliğin ağır bastığı ve yöntemsel çerçevenin dışında kalan yorumlarla karşılaşılır.

Bu bağlamda öncelikle Kaplan’ın metni merkeze alan; müellif ve müellifin yaşadığı devrin metinden hareketle değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin görüşlerinin kendi tahlillerinde ne ölçüde yer bulduğuna bakılabilir. Bu bakış açısıyla hareket eden bir araştırmacı, ele aldığı metni tekil bir veri kaynağı olarak değerlendirdikten sonra daha bütüncül sonuçlara ulaşmalıdır. Oysa Kaplan’ın tahlillerindeki yorumlarının çıkış noktası büyük oranda metnin müellifi ve ortaya çıktığı devir hakkındaki önceden var olan bilgileridir. Örneğin Şiir Tahlilleri’nde yer alan Cenap Şehabettin’in “Elhân-ı Şitâ” adlı şiirinin tahlili, söz konusu şiiri merkeze alan bir yorumla değil, Servet-i Fünûn dönemi edebiyatının genel özellikleri ve bu edebiyatı hazırlayan toplumsal ve siyasal ortam hakkındaki verili bilgilerle başlar[24]. Burada Kaplan, ancak bir buçuk sayfa boyunca Servet-i Fünûn ve Tanzimat dönemi şiirinin genel özelliklerinden ve buna bağlı olarak Tevfik Fikret ve Cenab Şehabeddin’in şiirlerine dair genel yargılardan söz ettikten sonra “Elhân-ı Şitâ”ya geçebilir. Burada şiir, devir ve şairi belirlemez; aksine devir ve şair, şiirin yorumu için bir kalkış noktası olur. Öte yandan burada yazarın, genel hükümlerden yola çıkılarak edebî bir metnin anlaşılamayacağını ileri süren görüşleriyle de çelişen bir tutum söz konusudur. Her ne kadar bu hükümler daha önce ele alınan metinlerden yola çıkılarak ortaya konmuşsa da Kaplan’ın önerdiği metodda çıkış noktası eserin kendisidir.

Kaplan’ın her üç kitabındaki tahlillerde de bu ilkeye büyük oranda uymadığı görülür. Yine Şiir Tahlilleri’ndeki “Sis” tahlili de, benzer biçimde Servet-i Fünûn edebiyatının genel özellikleri ve bu özelliklerin hangi toplumsal ve siyasal şartlarla şekillendiği hakkındaki bilgilerle başlar[25]. Aynı kitabın ilk tahlili olan “Adem Kasidesi”nde ise bu kez Âkif Paşa’nın şahsi zihin dünyası ve bu zihniyetin geleneksel anlayıştan farklı yönleri üzerinde durulmuştur[26]. Burada da yine metni merkeze alan ve özelden genele doğru genişleyen bir bakış açısından çok yazarın metne, şair ve dönemine ilişkin mevcut bilgilerinden hareket ederek yaklaştığı, genel hükümlerden şiire özel yorumlara ulaşılan bir tutum görülür.

Kaplan aynı çelişkiyi Şiir Tahlilleri II ve Hikâye Tahlilleri’nde de sürdürür. “Kaldırımlar” tahlili Necip Fazıl’ın psikolojik özellikleri hakkında verilen bilgiler ile başlar[27]. “Makinalaşmak İstiyorum” tahlilinde ise ilk satırlar yazarın Nâzım Hikmet ile ilgili olumsuz görüşlerine ve bu şiiri kitabına alma sebeplerine ayrılmıştır[28]. Aynı kitaptaki “Atom H” tahliline de Melih Cevdet Anday’ın sanatı ve şiirleri üzerine genel hükümlerle başlanır[29].

Hikâye Tahlilleri’nde Hakkı Kâmil Beşe’nin “İki Hazır Yiyici” adlı öyküsünün tahlili, köy hayatı ve köylülerin cumhuriyet dönemi öyküsünün temel izleklerinden biri olduğuna ilişkin genel bir yargı ile başlar ve “Karabibik”ten başlayarak Refik Halit Karay’ın ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun öykülerinde de bu izleğin görüldüğü belirtilerek devam eder[30]. “Ferhunde Kalfa” tahlili ise kitapta daha önce yer alan Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Ecir ve Sabır” hikâyesi ile “Ferhunde Kalfa” hikâyesinin karşılaştırılması ile başlar[31]. Kaplan’ın metni merkeze alan ve özelden genele ulaşmayı hedefleyen temel ilkesiyle çelişen çok sayıda örnek bulmak mümkündür. Hatta belki bu ilkeyle çelişmeyen örnekler bulmak, ötekilerden daha zordur.

Bütün bu başlangıçlar, Kaplan’ın tahlillerinde çok sık rastlanan bir durumun göstergesi şeklinde okunmalıdır. Kaplan, tahlillerinde “Önsöz”lerde ileri sürdüğü gibi metni bir çıkış noktası olarak ele alıp halka halka genişleyen yorumlara ulaşmaz. Aksine, eserin müellifi ve bağlı olduğu edebî anlayışı, yaşadığı dönemin toplumsal, siyasal ve sanat ortamını metni açıklamada birincil veriler olarak görür ve metin hakkındaki açıklamalarını bu verili kaynaklara dayandırır. Geliştirmek istediği metin tahlili metodunda müellif ve devrin, eserin açıklanmasında tali unsurlar olması gerektiğini ileri sürdüğü hâlde, kendisinin bu ilkeye ters düşen bir yaklaşım geliştirmesi henüz bu metodu içselleştirmediğini düşündürür. Farklı yıllarda yayımlanan her üç eserde de aynı tutumu sürdürmüş olması ise metodunu geliştirmek ya da uygulama alanında daha tutarlı bir düzeye ulaştırmak gibi bir amacının olmadığı, hatta söz konusu çelişkinin farkında olmadığı izlenimi uyandırır.

Kaplan’ın metin tahlili metodunun ikinci prensibi yine metin merkezli bir yaklaşımla metnin bütüncül bir yapı olarak görülmesi ve bu yapının biçim ve içeriğe ait unsurlarının birlikte değerlendirilerek “metnin ruhu”na erişilmesidir. Mehmet Kaplan, tahlillerinde bu ilkeyi büyük oranda benimsemiş, ancak uygulamada çok sistematik bir tutum sergilememiştir. Öte yandan metnin biçimsel unsurları olan vezin, kafiye, ses, üslûp, mekân, zaman gibi unsurlar ile metne hâkim duygular üzerinde ayrı ayrı durmuş; ancak bütün bu unsurların metnin bütüncül yapısıyla ilişkisini her zaman kurmamıştır. Bu nedenle yaptığı yorumlar çoğu zaman okurda belirli argümanlar etrafında şekillenen akademik metinlerden çok dağınık notlar izlenimi uyandırmaktadır. Örneğin “Kaldırımlar” tahlilinde yazar şiire hâkim duygular, zaman, mekân, vezin, kafiye gibi unsurlarla şiirin içeriğini birlikte yorumlar, ancak metin tahlili metodunda belirlediği üçüncü anlam katına ulaşamaz. Her bir biçimsel unsur için yaptığı yorumlar metinle ilgili bütüncül bir yorumun parçası olmaktan çok birbirinden bağımsız dağınık notlar hâlinde kalır[32]. Bu da Kaplan’ı sistematik ve yöntemsel bir çerçeveden çok klasik tahlillere yaklaştırır. Şiirle ilgili yapılan yorumlar tıpkı bir gazelin beyit beyit şerh edilmesi gibi, şiirin muhtevasının çeşitli metin içi ve metin dışı unsurlardan yararlanarak açıklanması şeklindedir. Şiir açıklanırken öncelikle zaman ve mekân unsurları ele alınmış, şiirin tek bir mekânda ve belirli bir süre zarfında geçmesi ile klasik trajedideki zaman ve mekân birliği arasında bir koşutluk kurulmuştur. Mekânın karanlık bir sokak olmasının ardındaki psikolojik ve sosyal sebepler aydınlatılmak istenmiş, bu esnada Tevfik Fikret’in “Sis” şiirindeki mekân algısı ile ilişki kurulmuştur. Ardından şiirdeki hâkim duygulara geçilmiş ve psikanalizden yararlanılarak bu duyguların ardındaki bilinçdışı etkenler araştırılmıştır[33]. Bu noktada şairin başka şiirlerine de atıf yapılmış, paralel duyguların işlendiği belirtilmiştir. Daha sonra şiirin vezin ve kafiyesi ile bu duygular arasındaki koşutluklar belirtilmiş, buradan hareketle şiirin temposu ve kompozisyonu ile içeriği arasındaki uyumdan söz edilmiştir. Şiirin üslûp özellikleri de içeriğiyle birlikte değerlendirilmiştir. Bundan sonra şiirin mısra yapısı ile hâkim duyguların birbiriyle uyumundan ve içeriği güçlendiren ses özelliklerinden bahsedilerek tahlil sonlandırılmıştır[34].

Burada izlenen yol tahlillerin pek çoğunda karşılaşılan bir manzara çizer. Kaplan, her ne kadar metin tahlili metodunda parçadan bütüne doğru bir yol izlenmesi gerektiğini belirtirse de kendi tahlillerinde genellikle bütüne ulaşmayan parçalı yorumlarla yetinir. Tahlillerinde metin içi unsurları açıklamak üzere tarihsel, biyografik ve kuramsal metin dışı unsurları dağınık bir biçimde kullanabilir. Bu tutumu zaman zaman metin tahlili metodunun metni merkeze alan temel ilkesiyle de çelişir. Örneğin Melih Cevdet Anday’ın “Atom H” adlı şiirinin tahlilinde Melih Cevdet’in şairliği ve öteki şiirleri üzerine yorumlar, esas metni tali bir unsura dönüştürmüştür. Öyle ki şairin başka bir eseri olan Kolları Bağlı Odiseus “Atom H” şiirinden çok daha detaylı tahlil edilmiştir[35].

Kaplan, metin tahlili metodunda metin dışı unsurların ancak metni daha anlaşılır kılmak üzere birer enstrüman olarak kullanılabileceğini belirtmesine rağmen, tahlillerinde zaman zaman bu ilkesiyle çelişen uygulamaları olmuştur. Yukarıda da belirtildiği gibi bu metin dışı unsurlar kimi zaman tarihsel, kimi zaman biyografik kimi zaman da kuramsal olabilmektedir. Kuramsal enstrümanlar arasında en çok başvurduğu kaynak psikanaliz ve arketipçi eleştiridir. Özellikle Freud ve Jung bu bağlamda en çok atıf yaptığı düşünürlerdir. Ancak bu türden yorumlar da, yukarıda değinildiği gibi metni bütünüyle kapsayan sistematik analizlerden çok metnin belirli bir bölümünü ya da metinde yer alan belirli bir duygu ya da düşünceyi açıklamaya yönelik ifadelerdir. Bu türden kuramsal yaklaşımlar Kaplan’ın tahlillerinde temel bakış açısını belirlemekten uzaktır. Bu bağlamda Kaplan, “Önsöz”lerinde her ne kadar yöntem gerekliliğini özellikle vurgulamışsa da pratikte sistematik bir yöntem uygulaması sunmamıştır[36].

Son olarak Mehmet Kaplan’ın nesnellik ölçütüne ne derecede sadık kaldığı üzerinde durulabilir. Kaplan’ın metin tahlilleri ile ilgili görüş bildiren araştırmacı ve yazarlar, büyük ölçüde onun ele aldığı metinlere nesnel ölçütlerle yaklaşmadığını ileri sürmüşlerdir[37]. Bu bağlamda özellikle Nâzım Hikmet’in “Makinalaşmak İstiyorum” adlı şiirinin tahlili Kaplan’ın öznel tutumunu ortaya koyan dikkat çekici bir örnektir. Söz konusu tahlilde Kaplan, metnin tahliline geçmeden önce Nâzım Hikmet ve onun ideolojik görüşleri hakkında öznel yargılarını sunar ve Nâzım Hikmet’in Türkiye’ye ve Türklere karşı bir nefret taşıması sebebiyle aslında onun şiirini kitabına almak istemediğini, ancak son yıllarda onun şiirleri ve kişiliği üzerine yoğunlaşan basın faaliyetleri dolayısıyla “kararını değiştirmek zorunda kaldığını” ifade eder[38]. Bu düşüncelerin ardından “[b]ağlı olmaya çalıştığım objektif tavır da bunu gerektiriyordu”[39] diyerek bu tutumunu objektif bir çerçevede değerlendirir. Oysa akademik ve bilimsel bir metinde, asıl konuyla ilgisi tartışılabilecek bu türden ifadelerin yer alması başlı başına oldukça öznel bir yaklaşımı imler. Öte yandan yazar, metin boyunca şairin Marksizmle ilişkisini tahlilinin merkezine alarak şiir hakkındaki olumsuz yargılarının temeline oturtur. Bu tahlilde eleştiriye en fazla açık bölümler ise Nâzım Hikmet’in annesi Celile Hanım ile Yahya Kemal arasındaki özel ilişkinin; Nâzım Hikmet’in Marksizme yönelmesinin ve “Yalnayak” şiirindeki “sahte dindar”lara yönelik hiddetinin en büyük nedeni olduğunu ileri süren kısımlardır[40]. Kaplan, Nâzım Hikmet’in bir tarikata mensup olan Celile Hanım ve Yahya Kemal arasındaki ilişkiyi onaylamadığı için Moskova’ya gittiğini ve burada komünizmle tanıştığını ileri sürer: “İçi isyanla dolu olan şaire, komünizm annesini elinden alan ve böylelikle kendisine en büyük hakarette bulunan insanlara karşı kullanılacak en kuvvetli silah olarak görünmüş olmalıdır”[41]. Bu yorumun “Makinalaşmak İstiyorum” şiiriyle doğrudan bir ilgisinin olmadığı, şiiri kendi iç dinamikleri dâhilinde anlamak için de bir yarar sağlamadığı açıktır. Kaplan, burada Nâzım Hikmet’in bu “yanlış” ideolojiyi seçmiş olmasına akılcı bir sebep bulmaya çalışır. Öte yandan tahlil için şairin bir başka eseri olan “Yalnayak” şiirinin verilmesi ve ardından bu şiir içinde yer alan kimi ifadelerden yola çıkarak şairin kişisel hayatına yönelik yorumlar yapılması da, bir yandan tahlilin odağını değiştirerek konunun dağılmasına yol açmakta, diğer yandan da Kaplan’ın “Önsöz”lerde sunduğu akademik ve bilimsel tavırla çelişmektedir. Bu hâliyle tahlil, bilimsel bir metodla kaleme alınmış akademik bir çalışmadan çok yazarının kişisel düşüncelerinin ağır bastığı serbest bir yazıyı andırmaktadır.

Bu öznel tutum Kaplan’ın birçok tahlilinde karşımıza çıkar. Ancak özellikle Marksist ve/veya solcu ve/veya materyalist yazar ve şairlerin eserleri söz konusu olduğunda daha belirgin hâle gelir. Örneğin Melih Cevdet Anday’ın “Atom H” şiirinin tahlili de büyük ölçüde Melih Cevdet Anday’ın materyalist dünya görüşüne dayandırılır. Bu dünya görüşüyle yazılmış olması Kaplan için başlı başına bir eleştiri konusudur ve çoğu kere eseri kusurlu kılan bir durum olarak görülür[42].  Erdem Beyazıt’ın “Birazdan Gün Doğacak” adlı şiirinin tahlili de bu bağlamda oldukça dikkat çekicidir. Bu şiir de “Atom H”de olduğu gibi şairin ideolojik konumu bağlamında tahlil edilir. Tahlil laiklik ve din ilişkisi üzerine düşüncelerle başlar ve ilerleyen satırlarda da şiir, Marksizm ve “Yeni İslâmiyet akımı” arasındaki koşutluklar üzerinden açıklanır[43]. Şiirde modernizm eleştirisi şeklinde okunabilecek pek çok detay, Marksizm ile benzerliği bağlamında yorumlanır[44].

Bu bağlamda Kaplan için ele aldığı eserin yazarının ideolojisi oldukça önemlidir ve tahlilin temel çıkış noktasını oluşturur. Bu yaklaşım sadece karşısında olduğu ideolojilere bağlı yazarların eserlerinde değil, tarafında olduğu düşünceleri benimseyen yazarların eserlerine yaklaşımında da gözlenebilir. Karşısında olduklarında bir kusur olarak görülenler, tarafında yer aldığı düşünceler söz konusu olduğunda meziyete dönüşebilir. Örneğin Adalet Ağaoğlu’nun “Yüksek Gerilim” öyküsünün tahlilinde metindeki hemen bütün unsurları yazarının dünya görüşüne bağlar: “Adalet Ağaoğlu’nun hikâyesinde insanların dünyasını teşkil eden maddi şartlara ve nesnelere geniş yer vermesi, estetik bir zaruret olmaktan çok ideolojiktir. Yazarın kabul ettiği hayat görüşü icabıdır”[45]. Buna karşılık benzer bir çatışmanın yer aldığı Sevinç Çokum’un “Yeniden Bahar Olsa” öyküsünün tahlilinde alt sosyoekonomik sınıfa mensup bir hasta ile doktor arasında geçen gerilimli sahnenin detaylarıyla anlatılması bir kusur değil meziyet olarak değerlendirilir:

Kadının kocasını hastaneye yatırmak için başhekimle yaptığı kavgayı, hikâyeci dramatik bir şekilde bütün ayrıntıları ile olduğu gibi anlatır. Yazar, istese onu da hafıza ve hatıranın müphem ve karışık üslûbu ile ortaya koyabilirdi. Onun, böyle net hikâye edilişinin sebebi bir sosyal gerçeği belirtmek içindir.[46]

            Oysa Adalet Ağaoğlu’nun ideolojik konumunu bilmeyen bir okur da öyküdeki detayları sosyal bir eleştiri şeklinde değerlendirebilir. Kaplan’ın tahlil boyunca öyküdeki bütün unsurları yazarının ideolojik kökenleriyle açıklaması ve yer yer bu bağlamda eleştiriler getirmesi, tahlillerinde sıkça karşılaşılan yanlı yaklaşımının ifadesidir. Yıldız Ecevit, Mehmet Kaplan’ın öznellik ile nesnellik arasındaki sarkaçta sık sık öznel tarafta sabitlenen bu tutumunu şu sözlerle değerlendirir: “Türk edebiyat eleştirisinde birçok örneğini gördüğümüz, edebiyata belirli bir siyasal perspektiften bakan, ‘nesnel’ ögeler içermekle birlikte ‘öznel’ değerlendirmelere de açık olan eleştiri anlayışının farklı siyasal angajmanlardan bir temsilcisidir Mehmet Kaplan”[47]. Buna rağmen, Cumhuriyet dönemi edebiyat eleştirisinde Nurullah Ataç’ın en önemli figürü olduğu, öznelliği temel prensiplerinden biri olarak kabul eden izlenimciliğin hâkimiyetini koruduğu 1960’lara kadar ağırlığını koruyan eleştiri anlayışının yerini nesnellik kaygısının öne çıktığı, daha sistematik ve kuramsal yaklaşımların da belirmeye başladığı bir döneme bıraktığı süreçte Mehmet Kaplan oldukça önemli ve erken bir adımdır[48].

           

  1. Sonuç

Mehmet Kaplan’ın ortaya koyduğu “metin tahlili metodu”nun temel prensipleri olan metinden

hareketle yazar ve devir hakkında hükümlere ulaşma, başka bir ifadeyle edebiyat araştırmalarında parçadan bütüne doğru gitme; metin merkezli, biçim ve içeriğe dair unsurları birlikte ele alarak metnin derin anlamlarına ulaşmayı hedefleyen nesnel bir bakış açısıyla hareket etme, onun tahlillerinde belirli ölçülerde ihlal edilmiştir. Metinden hareketle genel hükümlere varmak ya da metni merkeze alan bir tutumla metin dışı unsurları gerektiği ölçüde tahlile dâhil etmek yerine, metni büyük ölçüde yazar ve devrine dair genel hükümlerden yola çıkarak açıklaması ve metin dışı tarihsel, biyografik ve kuramsal bilgileri zaman zaman araç değil amaç hâline getirmesi, Kaplan’ın tahlillerini, kendi belirlediği yöntemsel çerçeveden uzaklaştırır. Bu uzaklığın bir başka boyutu ise tahlillerin, belirlenmiş argümanlar etrafında şekillenen ve bu argümanları geliştirmeye yönelik yöntemsel bir çerçeve içinde ilerleyen metinler olmaktan çok metni parça parça açıklamaya dönük klasik tahlil metoduna yaklaşmasıdır. Bu da Kaplan’ı teorik düzlemde Batılı kuramlara, pratikte ise uzaklaşmak istediği klasik tahlile yaklaştırır[49]. Bu bağlamda Mehmet Kaplan’ın geliştirmek istediği “metin tahlili metodu”nu kuramsal bir çerçevede sistematize etmekten bilinçli olarak kaçınması çarpıcıdır. Kaplan, bu tutumunu her metnin kendi iç yapısına göre tahlil edilmesi gerektiği ve her metne aynı şekilde uygulanmak üzere formüllere indirgenmiş bir yöntemin edebî metinlere mekanik bir biçimde yaklaşma tehlikesini doğuracağı düşüncesine dayandırır.

Kaplan’ın bu endişesinin ardındaki temel saikin, Rus biçimcilerinin ve yapısalcıların metnin yapısını çözümlemek amacıyla fazla şematik formüllerden hareket ederken eserin kendine has iç dinamiklerini ve derin anlamını gözden kaçırmalarına yönelik eleştiriler olduğu düşünülebilir. Buna karşılık “Önsöz”lerde yinelediği görüşlere bakıldığında onun, Batı’daki gelişmeleri göz ardı etmeden orijinal bir yöntem geliştirmek istediği anlaşılmaktadır. Fakat temel prensiplerini ortaya koymak istediği metoda ilişkin kavramsal bir çerçeve çizmemesi; ele alınan her metinde, gereken ölçülerde değiştirilip uyarlanabilen esnek bir model önermesi ve kendisinden sonraki nesillerin üzerinde çalışarak geliştirebilecekleri kuramsal bir çalışma ortaya koymaması, ortaya konan prensiplerin bir metoda dönüşememesine sebep olmuştur. Oysa çıkış noktası itibariyle kendi devrinde oldukça çağdaş bir tutumun izlerini taşıyan bu yaklaşım takip edilerek klasik tahlil geleneğinin modern kuramlara bağlanması sağlanabilir, belki de Türkiye menşeli bir eleştiri kuramı geliştirilebilirdi.

Öte yandan özellikle ideolojik tutumları belirgin yazar ve şairlerin eserlerini değerlendirirken daha çok öznel yargılarla hareket etmesi, onu nesnel olma ilkesinden de uzaklaştırır. Kaplan, “Önsöz”lerde ve tahlillerinde her ne kadar sık sık nesnelliği temel bir ölçüt olarak ortaya koyarsa da bilinçli ve/veya bilinçdışı saiklerle sık sık metodik biçimde temellendirmediği öznel yargılarda bulunmuştur. Bu tutumu da onu cumhuriyet dönemi edebiyat eleştirisinde belirli bir yöntem ve terminolojiye dayanmayan, öznel yargıların öne çıktığı izlenimci eğilimlere yaklaştırır.

Kaplan’ın farklı yıllarda yayımlanan her üç kitabının “Önsöz”ünde de aynı görüşleri tekrar ettiği, tahlillerinde de yukarıda gösterilen çelişkileri yinelediği düşünülürse, onun ortaya koyduğu görüşleri geliştirme ve tahlillerini de bu görüşlerle daha tutarlı bir çizgiye taşıma amacı gütmediğini ileri sürmek mümkündür. Öyle ki Kaplan “Önsöz”lerdeki görüşlerine sadık olduğuna dair inancını, bu tahlilleri “metin tahlili metodu”nun nasıl uygulanması gerektiğini göstermek amacıyla yazdığını her üç kitabında da tekrarlayarak gösterir. Dolayısıyla onun metod kavramına yüklediği anlamı ve yaptığı vurguyu daha farklı bir bağlamda değerlendirmek gerektiği düşünülebilir.

Diğer taraftan bu örtüşmeme probleminin, hem Kaplan’ın kişisel gelişim süreci hem de yaşadığı dönemin sosyokültürel ortamıyla ilgili olduğu iddia edilebilir. Onun Marksizm ve komünizm karşıtı görüşleri[50] ve aldığı klasik edebiyat eğitimiyle edindiği alışkanlıklardan bütünüyle vazgeçememesi, buna karşılık Batı literatüründe ortaya çıkan yeni eğilimlere de kayıtsız kalamaması, teorik zeminde ileri sürdüğü görüşlerini sistematik bir biçimde pratiğe aktaramamasının farklı boyutlarını oluşturur.

 

Kaynakça

 

Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü.  İstanbul: Say Yayınları 2010.

Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İstanbul: İletişim Yayınları, 2004.

Betül Özçelebi ve Hüseyin Özçelebi, “Eleştiri 1923-1960”, Türk Edebiyatı Tarihi C. 4, İstanbul: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları 2006, s. 481-522.

Dr. A. Mecit Canatak,  “Modern Eleştiri Kuramları ve Mehmet Kaplan’ın Şiir Tahlil Metodu”. Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi. Sayı: 34.  Erzurum 2007.

Memet Fuat, “Kaplan’ın Şiir Çözümlemeleri”. Eleştiri Sorumluluğu. sf. 197-205. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları 1994.

Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri – Tanzimat’dan Cumhuriyet’e Kadar.  İstanbul: Bilmen Basımevi, 1969.

Mehmet Kaplan, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri.  İstanbul: Millî Eğitim Basımevi, 1973.

Mehmet Kaplan, “Komünizm ve İnsanlık”, Nesillerin Ruhu, İstanbul: Dergâh Yayınları 1978, s. 108-110.

Mehmet Kaplan, Hikâye Tahlilleri.  İstanbul: Dergâh Yayınları 1979.

Mehmet Kaplan, Âli’ye Mektuplar, İstanbul: Dergâh Yayınları 1992.

Mehmet Rifat,  XX. Yüzyılda Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları 1-2.  İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2005. 

Nurcan Ankay, Türkiye’de Akademik Eleştiri: Mehmet Kaplan ve Berna Moran’ın Eleştiri Anlayışlarına Karşılaştırmalı Bir Yaklaşım.  Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Yüzüncü Yıl Üniversitesi: Van 2012.

Orhan Okay, “Bir Edebiyat Disiplini Kurucusu: Mehmet Kaplan”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, C. 4, S. 8.  İstanbul 2006, s. 497-505.

Özen, Tuğba (2013).  Mehmet Kaplan’ın Edebiyat Teorisi Hakkındaki Görüşleri.  Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yeni Türk Edebiyatı Bilim Dalı, Ankara.

Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Tevfik Fikret – Devir-Şahsiyet-Eser. İstanbul: Bilmen Basımevi, 1971.

Yıldız Ecevit, “Dünden Bugüne Türk Edebiyat Eleştirisi” Varlık, S. 1050, İstanbul 1995, s. 49-57.

Yıldız Ecevit, “Türk Edebiyat Eleştirisi”, Varlık, S. 1129, İstanbul Ekim 2001, s. 54-61.

Umberto Eco,  The Role of the Reader-Explorations in the Semiotics of Texts.  Bloomington: Indiana University Press 1979.

Zeynep Kerman ve İnci Enginün, Mehmet Kaplan-Hayatı ve Eserleri. İstanbul: Dergâh Yayınları. 2000.

 

 

 

           

 

 

[1] Mehmet Kaplan’ın Türk edebiyatının öteki alanlarında da akademik çalışmaları olmasına rağmen asıl uzmanlaştığı alan yeni Türk edebiyatıdır. Bu çalışmada onun, özellikle yeni Türk edebiyatı şeklinde adlandırılan döneme ait edebî metinler üzerine yaptığı tahliller değerlendirileceği için, örneğin halk edebiyatı ya da eski Türk edebiyatı çalışmalarındaki yönlendirici etkisinden söz edilmemiştir.

[2] Mehmet Kaplan, bu üç kitabın “Önsöz”leri dışındaki başka eserleriyle mektup, hatıra ve röportajlarında da zaman zaman burada ileri sürdüğü görüşleri tekrarlar. Ancak geliştirmek istediği yöntemin temel prensipleri en kapsamlı biçimde bu kitaplarının “Önsöz”lerinde ortaya konduğu için bu çalışma kapsamında yalnızca bu üç eserindeki görüşlerine yer verilecektir.

[3] “Okur” bir tarafa bırakılırsa bu unsurların birbiriyle olan ilişkileri, Kaplan’ın edebiyat araştırmalarında ve metin tahlillerinde daima ön plandadır. Öyle ki doçentlik tezi olarak sunduğu Tevfik Fikret incelemesinin alt başlığı “Devir-Şahsiyet-Eser”dir. ve Kaplan’ın bu üç bileşen arasındaki ilişkileri en sistematik biçimde irdelediği çalışması budur: Mehmet Kaplan, Tevfik Fikret – Devir-Şahsiyet-Eser, İstanbul: Bilmen Basımevi, 1971.

[4] Mehmet Kaplan’ın hayatına ilişkin önemli detaylar için bkz. Zeynep Kerman ve İnci Enginün, Mehmet Kaplan’ın Hayatı ve Eserleri.  İstanbul: Dergâh Yayınları, 2000.

[5] Yıldız Ecevit, “Türk Edebiyat Eleştirisi”, Varlık, S. 1129, İstanbul Ekim 2001, s. 59-60.

[6] Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri – Tanzimat’dan Cumhuriyet’e Kadar.  İstanbul 1969, X.

[7] Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri – Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Kadar, VII.

[8] Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri – Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Kadar, VII-VIII.

[9] Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri – Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Kadar, VII.

[10] Mehmet Kaplan, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri.  İstanbul 1973, VIII.

[11] Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri – Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Kadar, VII.

[12] Mehmet Kaplan, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, VII.

 

[13] Mehmet Kaplan, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, VIII.

[14] Berna Moran yapısalcılıkla ilgili şunları kaydeder: “Yapısalcılık, yüzeydeki birtakım fenomenlerin altında, derinde yatan bazı kuralların ya da yasaların oluşturduğu bir sistemi (yapıyı) aramaktır. Önemli olan şu: Sistemdeki birimler kendi başlarına bir anlam taşımazlar, sistem içinde birbirleriyle olan bağlantılarıdır onlara anlam kazandıran, çünkü ancak o zaman bir sistemin parçası olarak ele alınabilirler” (Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İstanbul: İletişim Yayınları 2004, 186). Ancak gerek Kaplan’ın “Önsöz”lerde ifade ettiği görüşleri gerekse tahlillerinde uyguladığı ”yöntem” tam anlamıyla yapısalcı düşünürlerin ileri sürdüğü ve kavramsal bir çerçevede yöntem hâline getirdiği yaklaşımlarla birebir örtüşür. Kaplan’ın edebî eserde “yapı”yı önemsemesi, çıkış noktası olarak onun yapısalcılardan etkilendiğini gösterebilir, ancak o, ulaştığı nokta bağlamında yapısalcılıktan oldukça uzakta konumlanır.

[15] Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri – Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Kadar, VIII.

[16] 20. Yüzyılda gelişen dilbilim ve göstergebilim kuramları hakkında detaylı ve eleştirel bir kaynak için bkz. Mehmet Rifat, XX. Yüzyıda Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları 1. Tarihçe ve Eleştirel Düşünceler ve 2. Temel Metinler.  İstanbul: Yapı Kredi Yayınları 2005.

[17] Mehmet Kaplan, Hikâye Tahlilleri.  İstanbul 1979, 7.

[18] Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri – Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Kadar, IX.

[19] Mehmet Kaplan, Hikâye Tahlilleri, 10.

[20] Umberto Eco,  The Role of the Reader-Explorations in the Semiotics of Texts.  Bloomington: Indiana University Press 1979. Eco, bu eserinde yazarın metnini planlarken zihninde, yazdığı metnin bütün kodlarını çözümleyecek olası bir örnek okur öngördüğünü ileri sürer (The Role of the Reader, 7). Öte yandan edebî metinleri yoruma açık olup olmama bakımından“closed works” (kapalı yapıtlar) ve “open works” (açık yapıtlar) şeklinde ayıran Eco, açık ve kapalı yapıtların farklı örnek okur profilleri öngördüğünü belirtir. Buna göre Süpermen çizgi romanları ve kimi popüler romanlar gibi okurlarında önceden belirlenmiş anlam örüntüleri çerçevesinde acıma, korku, heyecan ya da üzüntü gibi duygu durumları yaratma amacı taşıyan metinlerin örnek okurları, metnin bu amacını gerçekleştiren okurlardır (The Role of the Reader, 8). Buna karşılık James Joyce’unkiler gibi farklı yorumlara “açık” yapıtların örnek okurları ise metnin sınırlarını aşmayan ama metnin imkânlarını kullanarak yaratım sürecinin önemli bir parçasını oluşturan yorumu üretebilen okurlardır (The Role of the Reader, 9-10). Eco, burada kapalı yapıtlarda olduğu gibi önceden belirlenmiş, “dayatılan” zorunlu yorumun söz konusu olmadığını, aksine açık yapıtlarda yorumun, eserin her okur tarafından farklı şekillerde alımlanarak yeniden yaratıldığı bir sürece karşılık geldiğini belirtir (The Role of the Reader, 9).

[21] Mehmet Kaplan, Hikâye Tahlilleri, 11.

[22] Orhan Okay da Kaplan’ın Şiir Tahlilleri’nde ulaştığı sonuçların “herhangi bir katiyet göstermediğini ileri sürüşüne dikkat etmelidir” diyerek buradaki tavrı “edebî esere farklı açılardan yaklaşılabileceğini gösteren bir geniş ufukluluk” şeklinde değerlendirirken onun bu yaklaşımına değinir (Orhan Okay, “Bir Edebiyat Disiplini Kurucusu: Mehmet Kaplan”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, C. 4, S. 8.  İstanbul 2006, s. 503).

[23] Mehmet Kaplan, Hikâye Tahlilleri, 12.

[24] Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri – Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Kadar, 84.

[25] Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri – Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Kadar 94.

[26] Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri – Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Kadar 6.

[27] Mehmet Kaplan, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, 57.

[28] Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri – Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Kadar, 345-347.

[29] Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri – Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Kadar, 131.

[30] Mehmet Kaplan, Hikâye Tahlilleri, 180.

[31] Mehmet Kaplan, Hikâye Tahlilleri, 42.

[32] Mehmet Kaplan, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, 57-63.

[33] Psikanaliz ve Arketipçi eleştiri Kaplan’ın tahlillerinde, etkilendiği öteki Batılı kuramlardan çok daha fazla yer tutar. Özellikle Freud ve Jung’a atıfla, ele aldığı metinleri ve/veya müelliflerin şahsiyetlerini psikanalitik yöntemle analiz eder. Onun 26 Eylül 1940 tarihinde arkadaşı Âli Ölmezoğlu’na yazdığı bir mektubundaki “Bir de ‘Namık Kemal’de kötü insanların psikolojisi’ diye bir makale yazacağım. Bu nevi tetkik veya tahlil, benim daha hoşuma gidiyor” (Mehmet Kaplan, Âli’ye Mektuplar, İstanbul: Dergâh Yayınları 1992, 48) ifadeleri, psikanaliz ve arketipçi eleştiriye olan ilgisinin araştırmalarının erken dönemlerinde başladığını gösterir. Bununla birlikte tahlillerinde çoğu zaman metindeki verilerden yola çıkarak müellifin psikolojisini çözümlemek istemesi ise öne sürdüğü metoddaki metin merkezli yaklaşımla kendi tahlilleri arasındaki çelişkinin önemli bir boyutunu oluşturur.

[34] Mehmet Kaplan, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, 57-63.

[35] Mehmet Kaplan, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, 131-137.

[36] Pek çok araştırmacı, birbirinden farklı kuramsal yaklaşımları birarada benimsemesi nedeniyle Kaplan’ın metin tahlili metodunun eklektik olduğunu ileri sürmüştür (Örneğin Dr. A. Mecit Canatak, “Modern Eleştiri Kuramları ve Mehmet Kaplan’ın Şiir Tahlil Metodu”. Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi. Sayı: 34.  Erzurum 2007, 153 ve Nurcan Ankay, Türkiye’de Akademik Eleştiri: Mehmet Kaplan ve Berna Moran’ın Eleştiri Anlayışlarına Karşılaştırmalı Bir Yaklaşım.  Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Yüzüncü Yıl Üniversitesi: Van 2012, 74). Ancak eklektizm, farklı ve/veya karşıt düşünce sistemlerini birleştirirken aynı zamanda kendi içinde tutarlı bir sistem oluşturmayı da gerektirir (Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü.  İstanbul 2010, 537). Oysa Kaplan, geleneksel ve modern kaynaklardan beslenirken bunları ayrı bir sistem içinde birleştirmemiştir. Onun “metin tahlil metodu” teorik düzeyde tutarlı bir bütün gibi görünürse de uygulamada dağınık ve sistemsizdir.

[37] Örneğin Memet Fuat “Kaplan’ın Şiir Çözümlemeleri” adlı yazısında Kaplan’ın, Ülkü Tamer’in “Düello” şiirini tahlil ederken taraflı bir yaklaşımla hareket ettiğini, bununla beraber bu yanlı tutumuna birtakım bilgi hatalarının da eşlik ettiğini belirtir (Memet Fuat, “Kaplan’ın Şiir Çözümlemeleri”. Eleştiri Sorumluluğu, İstanbul 1994, 197-205).

[38] Mehmet Kaplan, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, 346.

[39] Mehmet Kaplan, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, 346.

[40] Mehmet Kaplan, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, 354-355.

[41] Mehmet Kaplan, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, 355.

[42] Mehmet Kaplan, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, 137.

[43] Mehmet Kaplan, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, 559-564.

[44] Örneğin “Beton duvarlar arasında bir çiçek açtı / Siz kahramanısınız çelik dişliler arasında direnen insanlığın” dizelerinde yoğun bir modernizm eleştirisi söz konusudur. Oysa Kaplan, bu dizelerde fabrikada çalışan işçiler ile işverenler arasındaki çatışmayı görür (Mehmet Kaplan, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, 560).

[45] Mehmet Kaplan, Hikâye Tahlilleri,  s. 294.

[46] Mehmet Kaplan, Hikâye Tahlilleri, s.  362.

[47] Yıldız Ecevit, “Dünden Bugüne Türk Edebiyat Eleştirisi” Varlık, S. 1050, İstanbul 1995, s. 52.

[48] Mehmet Kaplan’ın, cumhuriyet dönemi edebiyat eleştirisinde Nurullah Ataç’ın en etkin ve etkili temsilcisi olduğu öznel/izlenimci tutumdan nesnelliğin temel bir ilke olarak belirmeye başladığı döneme geçişte nasıl konumlandığını daha iyi görebilmek için bkz. Betül Özçelebi ve Hüseyin Özçelebi, “Eleştiri 1923-1960”, Türk Edebiyatı Tarihi C. 4, İstanbul: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları 2006, s. 481-522.

[49] Kaplan’ın bu konumu, onun aldığı eğitimin niteliği ve kaynaklarına bakıldığında şaşırtıcı olmayacaktır. Mehmet Kaplan Mehmet Fuat Köprülü, Ali Nihad Tarlan ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi olmuş, aynı zamanda Almanya, Fransa ve İngiltere’de bulunduğu dönemlerde buralardaki üniversitelerde de eğitim almıştır. Dolayısıyla onun kişisel tarihinde bir çift kutupluluktan söz etmek mümkündür. Bağlı olduğu edebiyat geleneği ile Batı’dan aldığı formasyon arasında şekillenen bu çift kutupluluk, onu teorik düzlemde Batı’ya yaklaştırırken geleneksel uygulamaları belirli ölçülerde sürdürmesine yol açar. Kaplan’ın kaynakları hakkında detaylı bilgi almak için bkz. Nurcan Ankay, Türkiye’de Akademik Eleştiri: Mehmet Kaplan ve Berna Moran’ın Eleştiri Anlayışlarına Karşılaştırmalı Bir Yaklaşım.  Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Yeni Türk Edebiyatı Bilim Dalı, Van 2012, 54-59 ve Tuğba Özen, Mehmet Kaplan’ın Edebiyat Teorisi Hakkındaki Görüşleri, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yeni Türk Edebiyatı Bilim Dalı Ankara 2013, 35-41.

[50] Mehmet Kaplan’ın komünizmle ilgili eleştirileri için Nesillerin Ruhu adlı kitabındaki “Madde ve Ruh”, “Komünizm ve İnsanlık” ve “Komünizm ve Sanat” başlıklı yazılarına bakılabilir. Örneğin “Komünizm ve İnsanlık” adlı yazısındaki “[h]erkesi aynı kalıba sokmak istiyen komünizm korkunç bir cenderedir” ve “[m]illeti millet olmaktan, ferdî şahsiyet olmaktan çıkarmanın adına insanlık denilemez. Bu bir safsatadan ibarettir” şeklindeki ifadeleri, Kaplan’ın komünizme olumsuz bakışını açıkça gösterir (Mehmet Kaplan, “Komünizm ve İnsanlık” Nesillerin Ruhu, İstanbul 1978, 109).

Bu haber toplam 392 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim