• İstanbul 10 °C
  • Ankara 10 °C

Dücane Cündioğlu yazdı : Eşikte uykuya dalmak

Dücane Cündioğlu yazdı : Eşikte uykuya dalmak
Sergei Eisenstein'ı "içeriksiz biçim", Charlie Chaplin'i ise "biçimsiz içerik" olarak yorumlar Kubrick. Haklıdır da. 'Biçim' (form) sözcüğünün yerine burada hem de hiç tereddüt etmeden 'kuram' sözcüğünü yerleştirebiliriz.
ducanecundiogluSergei Eisenstein'ı "içeriksiz biçim", Charlie Chaplin'i ise "biçimsiz içerik" olarak yorumlar Kubrick.

Haklıdır da.

'Biçim' (form) sözcüğünün yerine burada hem de hiç tereddüt etmeden 'kuram' sözcüğünü yerleştirebiliriz.

Hakikaten de Eisenstein —'kuramcı' da kelime mi?— kuramın ta kendisidir.

Sinemayı düşüncenin ışığı altına neredeyse zoraki sürükleyen adamdır. Düşüncenin, yani diyalektiğin ışığı altına...

Ne ki birçok Batılı gibi diyalektiğin çoklu salınımlarına susuzdur.

Tez-antitez-sentez... Görmek istediği bir tek bu üçlemenin ne denli saçaklanabileceği... ve karşıtlıkların kontrol edilebilir sonuçları... Bilhassa suret ve form açısından.

Oysa her çarpışmanın, her çatışmanın muhtemel sonuçları sonsuzdur. Zihinde değil, yaşamda.

Hele hele yaşamda.

Eisenstein çağdaşları tarafından da formalizmle suçlanmıştır. Ne ki yapmayı istediklerine nazaran değil, yaptıklarına nazaran...

Tutku dolu bir zekâ bu denli mi hor kullanılır? Eisenstein'ı içeriksiz biçim hâline getiren de işte bu horlamadır.

Toplumun ve devletin isteklerine boyun eğdikçe içeriğini kaybeder.

İçeriğini, yani duygularını...

 

* * *

Hegel, bu diyalektik ustası, Doğulu bilincin 'sonsuzluk' tutkusunun farkındadır. Tanrı'nın isimleri konusundaki haklı çoğulculuklarının da.

Birlikteki çokluğa, hatta sonsuzluğa o denli düşkündür ki Doğulu bilinç, Tanrı'ya yüklediği isimlerin sınırlanmasından hoşlanmaz.

En güzel isimler O'nundur. En güzel yüklemler...

Hegel de bu hakikati teslim eder nitekim:

— "VE Doğu bilgeliği bu yüklemler uğruna sonu gelmez bir arayıştan oluşur." (Und die orientalische Erkenntnis besteht demnach in einem rastlosen Aufsuchen solche Prädikate.)

İnsan bilinci ya-ya da arasında ezilmekten ancak böyle kurtulabilir. Yüklemin sonsuzluğuyla...

Tanrı'nın isimlerini sınırlamayarak... yani tecelliyâta saygı duyarak...

 

* * *

Eisenstein sinema dilinin büyük ustalarından... Parça (çekim) ile bütün'ün (kurgu) diyalektiğine odaklanmış bir dikkatin sahibi.

Tektonik yapılara düşkün bir mühendis kafası gibi bakar sanatına. Ya parçadan bütüne, ya da bütünden parçaya... çatışmanın bütün heyecanı bütün (kurgu) ile parça (çekim) arasındadır.

Yasalar, işte böyle çıkar. Kullanım isteğinden. Önceden tayin edilmiş kurallarca amacın belirleniminden. Sınırlama arzusundan.

Sınırlama ve tanımlama arzusu... Tayin ve tahdid isteği... Mümkün olduğunca alanı belirleme...

Sesi ve görüntüyü...

Akustik alanla optik alanı.

Düşünmek demek belirlemek demektir. Bölmek ve toplamak. ayırmak ve bir araya getirmek.

Kısacası tahlil ve terkib.

Burada ihmal edilen parçalarla parçaların ilişkisidir.

Bütünü dikkate alan hiçbir yapı sınırları belirleme isteğine karşı koyamaz. Bu nedenle dikkati bütünüyle parçalar-arası çatışmaya vermek gereksizdir. Lükstür. Bir an evvel bütüne ulaşmalıdır. Ne yapıp edip bütüne.... simetri'ye... euritmi'ye...düzene... yapıya... kurguya... kemâle...

Belirsizliklerin sultanı, Tarkovsky, bu nedenle pek hoşlanmaz bu yasa adamından. Eisenstein'den. Kurguculuğundan.

Tam da aksine o belirsizliği sever. Parçaları. Görünmez bir bütünün parçalarını.

Bağırmaz. Gözümüze sokmaz. Bütünü va'detmez. Çözümü.

Çözümlemez hiçbir şeyi. İşaret eder bir tek.

İnsanın acziyetine hürmet eder.

 

* * *

Ne garip değil mi, renkler üzerine çalışırken ölür Eisenstein.

Düşünürken.

Daha da garip olanı benim payıma düşen de pek farklı değil.

Ölürken düşünmek.

Renkler içinde.

 

* * *

Not: 19 Ekim 2010 Salı günü saat 18.00'de, Taksim-Tünel'de, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde ders başlıyor: Felsefe ve Sanat/Bir Ressam ve Bir Tablo.

Öncelikle ve daima felsefe. Sonra sanat. Ama hüzünle... ışığın ve renklerin dünyasından hareketle.... duyuların ve duyguların...

Ne ki eninde sonunda kavramlara... kuram'a... akl'ın o sevimsiz melekûtuna...

Toplanmak için dağılacağız. Yaklaşmak için uzaklaşacağız.

İzini bulamayacağımızı bildiğimiz o sevgilinin uğruna... Kimbilir belki de bulmayı istemediğimiz, hani o karşılaşmaktan, hatta gözlerine bakmaktan bile çekindiğimiz ahu'nun...

Neşe yasaklanmış bize!

İsteksizce tavaf edeceğiz bu yüzden etrafında. Kanayan yüreğimizle.

Sadece nefesini duymak için.

İnsanın nefesini.

Duyarsak ayaklarının dibine düşeceğiz. Hâlsizce.

Secde edeceğiz.

İnsana.

Bağışlanma hakkımızı kullanmaktan vazgeçeceğiz.

Ölüm orucu tutuyoruz diyeceğiz bakan gözlerinin nûr-ı siyahına bakmayı bile beceremeyen gözlerimizle...

Burak'ın üstünden inecek, ve vuslatı reddedeceğiz.

Şiddetle.

Firaktan haz mı alınır? Rahm etmedin, aldırdın.

Bizi hicrana sen müptelâ eyledin ey sevgili,

Ünsiyete hasretiz,

diyeceğiz.

İnsana.

Naz edeceğiz bu sefer inad edeceğiz.

Duymazlıktan geleceğiz cebrinin sesini.

Ayağının dibinden kalkmayacağız.

Eşikteyken uykuya dalacağız.

Dersleri uykudayken yapacağız.

(cundioglu@gmail.com)

16.10.2010 Yeni Şafak

Bu haber toplam 2193 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim