Enka Okulları 4. Öykü Yarışması'nda Birincilik Ödülü Kazanan Hikaye: Hiç Dedemiz Kalmadı

Enka Okulları 4. Öykü Yarışması'nda Birincilik Ödülü Kazanan Hikaye: Hiç Dedemiz Kalmadı
Ayşenur Gülsüm Tuna Hiç Dedemiz Kalmadı   Yarası teninden derin çocuklara ve onların kuşlu dedelerine.
kitaplara

Ayşenur Gülsüm Tuna

Hiç Dedemiz Kalmadı

 

Yarası teninden derin çocuklara

ve onların kuşlu dedelerine.

 

Bu gece uyumak, dedeme yoğurt yedirmekten daha zor! Annemin, ‘Bir gece de uyumayalım, ne çıkar?’ demesi, şu demek oluyor; ‘Bak çocuğum, dedenin alnı var ya.’ Evet, var. ‘Balkondaki pilav tencerelerinden daha soğuk. Onu ısıtmadan, uyuyamayız.’ Bunun üzerine, ‘Pilavı mı?’ diye sormadım elbet, cevabın ‘dedemi ısıtmak’ olduğu bu kadar belliyken ve soramazdım annem böyle ağlarken.

 

Sıkıldım bir kez, ne yapmalı şimdi? Örtünün altından sağ elini çıkardım, parmaklarını sevdim ben de. Dedemin ellerini oldum olası böreğe benzetmişimdir, yanlış anlaşılmasın, bunun koku hafızamla bir ilgisi yok. Tamam, dedem yirmi yıl börek kesmiş, börekçilik etmiş, ama bir gün olsun börek koktuğunu hatırlamam. Ben altı yaşımdaydım, boyum tezgâh kadardı. O zamanlar tüm çocukların, belki komşuların bile boyu, bir tezgâh boyuydu, öyle gelirdi bana, çocuğum ya. Çenemi dayardım mermere -dedemden soğuk olmasın-, ellerini seyrederdim sonra. Bir eliyle tahtayı tutar, diğeriyle börekleri keserdi. Tak tak, taka tak, taka taka. Ne hızlı elleri vardı be! O sesten ve bıçaktan korkmadığımı fark ettiğimde, kocaman kız olmuştum. Sözü pek geveledim, konu kaçtı. El, diyordum. İki el, bir börek. Hepsi aynı görünürdü bana. Sanki kırışıklıkları, yufka çizgileriydi. Dayımın düğününde dedeme bakıp bakıp kıkırdamıştım, onu anımsadım şimdi. İki börek parçası, iki yanda, havada şıkır şıkır oynuyor. E çok komik gelmişti o zaman. Çocuğum diye miydi? Herkes çok mutluydu o gün, hiç bugün gibi değildi. Aman, geçmiş vakit, geçti işte. Şimdi, o börek elleri, parmakları okşuyorum. ‘Bakar mısınız, bu börekler soğuk!’

‘Yapılacak bir şey yok hanımefendi, tüm çocuklar gizli gizli büyüdüyse kabahat müessesenin değil ya, çay vereyim isterseniz.’

 

Ananemin canı bir ağıt yakmak çekmiş: ‘A benim insanım. Ben seni nerde bulurum? Yerde bulamam, göklere çıkamam. Kimlere sorarım, nerelere giderim?’ Bunların kendince ezgisi var tabii, aslında ben o ezgiyle yazmıştım da, böyle kâğıtta anlaşılmadı. Ah, hiç makam da bilmem ki, adını söylesem, öyle okusanız. Ne ise. Ey okuyucu! Bak! Böyle anlaşılmıyor, sen hikâyeyi okurken bu kısmı ağıt gibi oku e mi? Son heceleri de uzat, böyle;

‘A benim insanııım.’ diye.

Ananemin sesini duydukça, bu oda bana kalabalık geliyor. Gitsinler artık evlerine be! Yalnızca ananemin ağlamaya hakkı var, başkaları ne diye sallanıp, hıçkırıp duruyor. Hele annem! Onu ağlarken görmemek için, odadan odaya kaçasım geliyor, geldiği gibi de kalıyor öylece, bir yere gidemem çünkü, dedem üşür sonra. Ama dünyada en fena şey; belki aynalardan, soğuk dedelerden de fena şey, bir çocuğun annesini ağlarken görmesi.

Torunu, ananemin eteğini çekiştirdi:

‘Hişt! Anane anane! Hiç dedemiz kalmadı mı?’

Bunun üzerine küçük torun, kucağa alındı, başka odaya götürüldü ve bir hızla büyütüldü. Yaptıkları marifetmiş gibi, bir de bununla övünüldü.

Bu arada birileri daha geldi, ellerinde pilav tencereleri. Balkona koydum hepsini.

 

Peki, okuyucu! Soruyorum sana: ‘Sen, bu hikâyede, yarın ne olacağını biliyor musun?’ Ben biliyorum, hepsini daha dün yaşadım. Dedemi öperken, gözüm hep burnundaki pamuklardaydı. Hop, orda duralım, öyle açık açık, her görülen duyulan yazılmaz, hikâye yazmanın da bir adabı vardır. Sen bunu müsvedde mi sandın? Peki, unuttum pamuğu. Diyordum ki; yarın dayın dedenin yanına yatacak. Hiç boş yere gizlemeye çalışmasın, pantolonunda ve sakallarının arasında toprak var, sen fark edersin zaten. Baban, annene anlatırken duyacaksın: ‘Sekiz yaşında çocuk gibiydi! Yattı, sarıldı bırakmıyor, üç kişi çıkaramadık vallahi. Bak sen söyle kardeşine böyle yapmasın, o, ailenin erkeği, onun güçlü durması lazım.’

‘Olsun Bey.’ diyecek annen, ‘daha küçük o, çocuk o, ne bilsin, bırakın da rahatça ağlasın.’ Annen, dayının otuz sekiz yaşında olduğunu hatırlamayacak bile. Şimdi, görüyorsun işte, hikâyede yarın, böyle devam ediyor. Taşlı, topraklı, bayılmalı, kendini kaybetmeli. Hâlâ bu hikâyeyi okumaya devam etmek istiyor musun? Yapma bunu kendine, anlattırma daha bana. Gün gelince yaşayacaksın, senin de kuşlu bir deden vardır elbet, o giderken, bu anlattıklarımı birer birer yaşayacaksın. Sen ısıtmaya çalıştıkça o soğuyacak, anlattırma dahasını, azat et beni de, gideyim şu pilav tencerelerini balkona koyayım.

 

‘Yavrum böyle günde yazı mı yazılır? Koş, kapıda gelenleri karşıla.’

‘Tamam, teyze. Ben okuyuculardan iznimi aldım zaten. Anlatma boş yere dediler, onlar biliyormuş, gerisini kendileri tamamlarmış.’

 

 

Bu haber toplam 973 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim