Erdal Arslan: Hulagu ve Kadıhan

Erdal Arslan: Hulagu ve Kadıhan
Moğol İmparatorluğunun kurucusu Cengiz Han’ın torunu Hulagu… Ağabeyi Mengü Han tarafından Batı topraklarının ele geçirilmesiyle görevlendirildiğinde tarihler 1255 yılını gösteriyordu.

Önce İsmaillileri efsunlu kaleleri Alamut’ta tarihin derinliklerine gömdü! İslâm dünyasının o zamanki en büyük düşmanı olan bu sapık fırkanın ortadan kaldırılması Bağdat’taki halifenin yüzünde gülücükler açtırmıştı.

Ne var ki sonraki hedef kendisiydi. 1258 yılına gelindiğinde dünya tarihi eşine az rastlanır bir katliam ve vahşeti yazdı kara kaplı defterine…

Bağdat’ın altı üstüne getirildi. Kimi rivayetlerde 200 bin, kimi rivayetlerde 400 bin ve kimi rivayetlerde de 800 bin kişi katledildi. Hulagu kadın, erkek, çocuk, yaşlı demeden Bağdat ve civarında nefes alan kim varsa kılıçtan geçirdi. Cami, medrese, türbe, saray, hastane taş taş üstüne olan ne kadar yapı varsa toprağa karıştırdı.

En acısı da kütüphanelerinde, medreselerinde ne kadar kitap varsa Dicle nehrinin suyuna karıştırdı.

Rivayet edilir ki; şehirdeki ceset kokusuna Hulagu bile tahammül edemez hale gelip otağını şehrin çok uzağına kurmak zorunda kalmıştır. Ve yine rivayet edilir ki, günler boyunca Dicle nehri kan ve mürekkep akıtmıştır.

…..

Hulagu bir gün şehrin dışına kurduğu karargahında, o beldenin en büyük alimi ile görüşmek istediğini bildirir ve haber salar etrafa.

Hiç kimse cesaret edip Hulagu’nun karşısına çıkamaz. Bir tek kişi kabul etmiştir Hulagu’nun davetini; sakalları bile yeni yeni çıkmaya başlayan genç bir medrese alimi. İsmi Kadıhan’dır.

Bir deve, bir keçi ve bir horoz ister bu görüşmeye gitmek için ahaliden. Böyle bir fedainin ortaya çıkması ulema sınıfını rahatlatır. Çünkü bir kurban bulunmuştur. Hülagu’nun şerrinden korkan ulema sınıfı bu isteği hemen karşılar ve Hulagu’nun çadırının önüne varır. Kadıhan. hayvanları çadırın dışında bırakarak içeri girer ve kendisini tanıtır.

“Çağırdın, geldim” der.

Hulagu, karşısındaki tıfıl çocuğu süzer bir müddet. Aşağılayan, küçümseyen ve alaycı bir tavırla;

“Bana göndermek için bula bula seni mi buldular. Gönderecek başka birini bulamadılar mı?” diye sorar.
Kadıhan gayet sakin bir şekilde;

“Görüşmek için iri yarı, boylu poslu birini istiyorsan, bir deve getirdim. Sakallı yaşlı birisi ile görüşmek istiyorsan, bir keçi getirdim. Eğer gür sesli birisiyle görüşmek istiyorsan horoz getirdim. Üçünü de çadırın önüne bıraktım. Onlarla görüşebilirsin!” der.
Hülagu karşısındakinin sıradan birisi olmadığını anlar ve “şöyle otur bakalım” diyerek ilk sorusunu yöneltir.

“Söyle bakalım, beni buraya getiren sebep nedir?” diye sorar.

Kadıhan gayet sakin bir şekilde; “Seni buraya bizim amellerimiz getirdi. Allah’ın bize verdiği nimetlerin kıymetin bilemedik. Esas gayemizi unutup makam, mevki mal mülk peşine düştük. Zevk ve sefaya daldık. Cenab-ı Hak da bize verdiği nimetleri almak üzere seni gönderdi” der.

Hülagu bu sefer ikinci sorusunu sorar. “Peki, beni buradan kim gönderebilir?”

Cevap çok manidardır. “O da bize bağlı. Benliğimize dönüp ne kadar kısa zamanda toparlanıp, bize verilen nimetin kıymetini bilir, zevk ve sefadan, israftan, zulümden, birbirimizle uğraşmaktan vazgeçersek işte o zaman sen buralarda duramazsın”

Bu haber toplam 1596 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim