Estetik

Estetik
Prof. Dr. H.Ömer Özden, Ayraç Dergisinin Nisan sayısında Yrd. Doç. Dr. Rıdvan Canım’ın yayına hazırladığı “Estetik” kitabını kaleme aldı.   Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu, Sadeleştirerek yayına hazırlayan: Yrd. Doç. Dr.

Bu uyarı, çoğunlukla da gönderilen peygamberler tarafından yapılarak insanlar doğru inanca davet edilmişlerdir. Tanrı tarafından doğru inancı yaymak üzere gönderilen büyük peygamberler İbrahim, Musa ve İsa’dan sonra, Hz. Muhammed de son peygamber olarak görevlendirilmiş, insanlığa yanlış inançlar ve uygulamalardan uzaklaşılması çağrısı son kez iletilmiştir. Hz. Peygamber de kendisine iletilen mesajı yakın çevresinden başlayarak anlatmaya başlamış ve bunda muvaffak da olmuştur. Diğer dinlerde yaşanan çok tanrılı anlayışların doğurduğu ahlaki çöküntülerin yaşanmaması için olduğu kadar, tanrının bir şekle sokulmaması ve bu yolla oluşabilecek antropomorfist (insan biçimci) bir tanrı anlayışını önlemek için de Kur’an’da tasvirle ilgili bir yasak bulunmadığı halde Hz. Peygamber, İslamiyet’in ilk yıllarında tasvire bir yasak getirmiştir. Bu yasaklamanın Kur’an’da yer almaması, yasağın sonsuza dek süreceği anlamını taşımadığından dolayı Peygamberimiz tarafından konulan tasvir yasağı da -Beşir Ayvazoğlu’nun terimleriyle- zihni seviyenin yükselmesinden itibaren, yani artık somut bir tanrı arayışı ihtimali kalmayıp antropomorfist bir anlayışa dönülemeyeceği kesinleştikten sonra kendiliğinden kalkmış olmalıdır. (Beşir Ayvazoğlu, İslâm Estetiği, Alternatif Üniversite Ağaç Yayınları, İstanbul, 1992, s.15.)  İslâm dininde, putperestlik anlamı taşımadığı müddetçe, resim ve heykel hakkında bir yasaklama söz konusu değildir. İslam dini, sanat icrasına karşı olmadığı gibi sanatı teşvik bile etmektedir. Sözgelimi Kur’an’da, Süleyman Peygamber’in sanat için heykeller yaptırmasından söz edilmekte ve bu konuda herhangi bir yasaklama ifadesine yer verilmemesi de bunu göstermektedir. Hz. Peygamber’in de “Kur’an’ı seslerinizle güzelleştiriniz” ifadesiyle, insanların bakımlı olmalarını, dış görünüşe önem verilmesini tavsiye ederek güzelliğe dikkat çekmesi ve daha birçok benzeri durumun bilinmesi, İslam dininin estetiği yasaklamadığını göstermektedir. Buna rağmen Peygamberimizden sonraki dönemlerde katı dini tutumların yaygınlık kazanması ve din adına insanlar tarafından yasaklamalar getirilmesiyle İslam medeniyeti içerisinde bir iki sanat dalı dışında estetik alanlar ihmal edilmiş ve çok uzun yıllar estetiğe ilgisiz kalınmıştır.

 

Oysa insan, yaratılışı gereği güzele, güzelliğe, dolayısıyla da sanata eğilimlidir ve her dönemde sanat faaliyetlerinde bulunmuştur. İslam medeniyetinde de böyle olmuş ve yasaklamalara rağmen bu yasaklar, bir şekilde aşılmış ve icray-ı sanatta bulunulmuştur. Sözgelimi, müzikteki yasaklama, Kur’an’ın ve ezanın makamla okunmasıyla, ilahilerin bestelenmesiyle aşılmış, hatta bunların icrası camilerde uygulanmış ve zamanla din dışı formlar da rahatlıkla bestelenmiştir. Resim yasağı, gölge bırakmadığı gerekçesiyle minyatürle aşılmış, giderek normal resim de yapılmaya başlanmıştır. Heykel yapılması yasağı, yasak konulmayan mimari sanatının yardımıyla, cami ve medreselerin dış mekânlarına hayvan figürleri konularak aşılmaya çalışılmıştır. Hat sanatı geliştirilerek güzel yazı yazma yoluyla ürünler ortaya konulmuş, süsleme sanatında arabesk tarzı geliştirilerek adeta soyut sanat uygulaması gerçekleştirilmiştir. Bu örnekleri artırmak mümkündür.

 

Uygulamalı sanatlar bu yollarla icra edilirken, felsefesi ise yine dini konular arasında ele alınmış ve mesela kelam problemlerinden biri olarak ‘hüsn-kubh’ yani ‘güzellik-çirkinlik’ konusu ayrıntılarıyla işlenmiştir. Bu bahiste daha çok işlenen fillerin durumu değerlendirilerek dinin emrettiği işleri yapmanın güzel, yasakladığı şeyleri yapmanın ise çirkin olduğu vurgulanmıştır. Ayrıca güzellik ve çirkinliğin, işlenen fiilin bizatihi kendisinde mi bulunduğu, yoksa din onu emrettiği ya da yasakladığı için mi olduğu, aklın bunu tespit etme gücünde olup olmadığı, tespit gücü varsa bunun, her eylem için geçerli olup olmadığı gibi konular ele alınmıştır. Dikkat edilirse burada ele alınan güzellik ve çirkinlik konuları, estetikten ziyade ahlakı ilgilendiren konulardır.

 

Oysa Batı felsefesinde estetik ve sanat felsefesi, İlkçağ’a kadar götürülebilir. Pythagoras’ın uyum teorisiyle başlayan güzellik konusundaki merak, Platon ve Aristoteles’le gelişmiş ve özellikle Aristoteles, Poetika ve Retorika isimli eserlerinde estetiği müstakil bir alan olarak ele almıştır. Nihayet Baumgarten, estetiği tam bir felsefe problemi haline getirmiştir. Ona göre estetik, duyusal bilginin bilimi olup, konusu duyusal yetkinliktir. Gerçekleştirmek istediği de güzel üzerine düşünme ve onun ne olduğunu araştırmadır. Baumgarten’ın çağdaşı Kant ise estetiğin felsefedeki yerini sağlamlaştırmış ve artık estetik, bir değer alanı olarak felsefenin temel problemlerinden biri olmuştur.

 

Türk düşünce tarihinde 16. yüzyıldan sonra duraklayan felsefe çalışmalarının, Tanzimat sonrasında Avrupa’ya gönderilen öğrencilerin yurda dönmeleriyle yavaş yavaş tekrar canlanmaya başladığı görülmektedir. Bu canlanmada o zamanlar Avrupa’da etkili olan pozitivist cereyanların tercümeler yoluyla Osmanlı okumuş yazmışları arasında yaygınlaşmasının payı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Edebi eserlerin, özellikle de romanların tercüme edilmesiyle felsefe ve edebiyat akımları Türk kültür hayatında yayılmaya başlamıştır. İşte yine bu dönemde Türk düşünürleri arasında estetikle ilgili çalışmalara da ilgi duyulmuş ve başlangıçta edebiyatçılar arasında sanatın, halk için mi yoksa sanat için mi olduğu tartışmaları yaşanmıştır. Batı literatüründen yapılan çeviriler yoluyla estetik alanındaki çalışmalar, sadece edebiyatla sınırlı kalmamış, estetiğin felsefesi de yapılmıştır.

 

Cumhuriyet’in ilk yıllarında lise müfredatında yer alan felsefe derslerinin arasında estetik de bulunmaktadır. Felsefe, sosyoloji derslerini okutan Ankara Kız Lisesi Felsefe ve İçtimaiyat dersleri öğretmeni Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu, aynı zamanda estetik dersini de okutmaktadır. Fındıkoğlu, 1927 yılında henüz 25 yaşındayken ilk eserini, ‘Bedîiyyat’ adıyla yazmıştır. Eski Türkçede estetik anlamında olan bedîiyyat, Fındıkoğlu’ya göre iki bakımdan önemlidir: “Öncelikle memleket gençliğinin çok değer verdiğimiz felsefî ve fikrî eğitimi için çok gereklidir. İkinci olarak da bütün eğitim sistemimizin önemli bir kolu olan edebiyat ve edebiyat tarihi derslerini yakından ve samimi şekilde ilgilendirmesi bakımından önemlidir.

 

Bu iki yönden arz ettiği öneme rağmen estetik derslerine ait bir eser, özellikle felsefe ve edebiyat öğretmenleriyle öğrencilerinin müracaat edebileceği klasik Türkçe bir kaynak bulunmamaktadır. İşte bu yokluk, bu naçiz eserimizin ortaya çıkmasına sevk eden sebep oldu.” (Bedîiyyât, 1927, sunuş ve ithaf.) 25 Mayıs 1927 yılında henüz genç bir öğretmen olan Ziyaettin Fahri Bey estetik alanındaki eksiği görerek bu noksanlığı dolduracak bu önemli eserini hazırlıyor ve bu satırların devamında, bu kitabın çok acil bir ihtiyacı ortadan kaldırmaya yönelik ilk çalışma olduğunu belirterek, görülebilecek hata ve noksanlardan dolayı bağışlanmasını istiyor. Bu kitabı yazmasındaki asıl amacının ise, sonraki çalışmalara bir temel oluşturmak olduğunu belirttikten sonra, bir an önce bu konuyla ilgili daha kapsamlı eserlerin hazırlanmasına ilişkin arzusunu ifade ederek sunuş yazısını tamamlıyor. Bu ilk eserini de Darülfünun’daki hocalarına ithaf ediyor.

 

Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu tarafından hazırlanmış olan bu hacimce küçük fakat işlev bakımından büyük olan eski harflerle yazılmış Bedîiyyat -Estetik- isimli kitabı, sadeleştirerek günümüz Türkçesi’ne Yrd. Doç. Dr. Rıdvan Canım kazandırmış.

 

Kitaba, estetiğin kısa bir tarihinin özetlenmesiyle başlanmış. Daha sonra birinci bölümde, “Güzelliğin Mahiyeti ve Dereceleri” başlığı altında ruhsal hayatın yüce tezahürlerinden birinin de güzellik duygusu olduğu belirtilerek güzelliğin duyusal boyutuna dikkat çekilmiş. Duyusallıkla güzellik arasındaki ilgi ele alınarak duyular olmadan güzelliğin fark edilemeyeceğine temas edilmiş. Fevkalade titiz bir şekilde hazırlanmış olan sadeleştirmede dikkatten kaçan ender hususlardan biri bu noktada karşımıza çıktı. Çok dikkatli ve titiz bir çalışma yapılmasına rağmen, Ziyaettin Fahri Bey’in, “Güzellik İle İhsâs” başlığı, “Güzellik ile Sezdirme” şeklinde çevrilmiş. Bu başlık altında bir kez daha ihsas için “Gerçekten güzellik duygusunun ve heyecanının aslını, ruhsal gerçekliği içerisinde incelemek istediğimiz zaman, ilk önce sezgilerle (ihsaslarla) karşılaşırız” cümlesinde sezgi anlamı verilmiş. Her ne kadar ihsas’ın sezme ve sezdirme anlamı da bulunsa bile, estetikte ihsas, duyum anlamındadır. Sezgi ve sezdirme anlamı ise burada söz konusu değildir. Dolayısıyla başlığın “Güzellik ile (ve) Duyumlar” şeklinde çevrilmesi gerekirdi. Nitekim bu başlık altında ihsas için, bahsettiğim iki yerin dışında hep duyum anlamı yüklenmiştir ki doğrusu da budur. Biraz önce alıntıladığım cümleden hemen sonraki cümle de zaten ihsas’ın, sezgi değil duyum anlamında olduğunu doğruluyor. Duyusallıkla güzellik arasında doğrudan bir ilgi olduğu belirtildikten sonra, “hiç kuşkusuz göz ve kulakla ilgili duyumlardan mahrum bir insan için ne rengin, ne de sesin bir güzelliği vardır. Şu halde her şeyden önce estetik duygularla, duyumlar (ihsaslar) arasında sıkı bir ilişki bulunmaktadır.” (Estetik, 2009, s. 21) denilmektedir. Bu cümle de güzellikle sezgi arasındaki ilgiyi değil, güzellikle duyum arasındaki yakın ilintiyi ifade etmek için tasarlanmış ve ihsas, burada ve buradan sonra hep duyum olarak anlamlandırılmıştır.

 

Tabiat ve Güzellik başlığı altında geçen bir Fransızca isim, H. Grıveau şeklinde okunmuş ki bu da yanlış bir okuma olarak görünüyor. Osmanlıca harflerle yazılan bu ismin doğru okunuşu Henri Delacroix olup bu şahıs, 1870-1937 yılları arasında yaşayan bir Fransız psikolog ve filozofudur. Ancak filozofların isimlerinin yazılmasında Osmanlıcanın yazı ve imlasının bu filozofların ait oldukları milletlerin lisanlarına uymayışından kaynaklanan sıkıntı, tüm Osmanlıca metinlerde olduğu gibi, bu kitapta da kendini göstermektedir. Bu noktada asıl sorumluluğun Z. Fahri Bey’e ait olduğunu düşünüyorum. Onun ya da bazı Osmanlıca eser yazarlarının bu özel isimlerin o dildeki yazılışını vermeyişi/vermeyişleri, bu isimlerin hatalı okunmasında etkili olduğunu söyleyebiliriz.

 

Birinci bölümde ele alınan diğer konular arasında sanat ve güzellik arasındaki bağ, Eflatun felsefesindeki estetik anlayışın idealarla olan ilgisinden bahsedildikten sonra estetiğin ortaya çıkışındaki ruhi durumlardan söz edilmekte ve bu bağlamda zevk duygusu ile deha kavramına yer verilmektedir. Estetik hükümlerimizde sosyal unsurun etkisinden bahsedilen konu başlığında estetik anlayışların millet ve ülke faktörlerine göre değişkenlik gösterebileceğine yer verilerek Türk kültür tarihinden bir örneğe yer verilmiştir. “Mevlana’yı ortaya çıkaran etken; Selçuk Türklüğünün tasavvufa olan istek ve hasreti, Sinan’ın mimari zirveleri ancak Yavuz ve Kanuni devirlerinin siyasi büyüklüğü değil midir? Fuzuli, Irak çevresinin tabii ve sosyal faktörlerinin etkisiyle bir lirik şair olarak yetişmemiş midir?” (s. 27-28) Gerçekten de sanat ve estetik, duyusallık ve duygusallık boyutlarıyla milletlerin karakteristik özelliklerini yansıtan en önemli göstergelerdir. Sanat eserini üretenler kadar izleyen, dinleyen veya seyredenler de kendi duyguları veya izlenimlerinin yansımalarını bulmak isterler. Bir Türk’ün Süleymaniye Camii karşısında hissettikleriyle bir Fransız’ın hissettikleri aynı olamaz. Yahut benim, Hacı Arif Bey’in, Itri’nin, Dede Efendi’nin bir bestesini dinlerken hissettiklerimle Mozart’ı dinlediğim zaman hissettiklerim aynı olamaz. Z. Fahri Bey de bu hususa çok yerinde bir vurgu yapmaktadır.

 

Bu bölüm, estetikte fizyolojinin yeri ve güzelliğin dereceleri bahisleriyle tamamlanmaktadır. Burada güzelliğin; duyumsal, zihinsel ve manevi olmak üzere üç derecesinden söz edilmektedir.

 

Birinci bölümün ikinci kısmı “Güzelliğin Karakter ve Münasebetleri” başlığını taşıyor. Burada estetik karakter taşımamakla birlikte estetik söz konusu olduğunda düşünülen çeşitli kavramlar sıralanmaktadır. Bunların, hayranlık, cazibe, canlılık, hasbilik ve toplumsallıktan oluştuğu belirtilmektedir. Daha sonra da güzelliğin doğruluk, iyilik, fayda, yücelik gibi kavramlarla olan ilintisi ve farklılıkları ele alınmaktadır.

 

Kitabın ikinci bölümü olan “Sanat” başlığı altında sanatın mahiyeti ve kaynağı irdelenmiş. Bu konuda filozofların, biyologların, psikologların ve sosyologların görüşlerine ayrı ayrı yer verildikten sonra sanatın sınıflandırılması konusuna geçilmiş ve bu konuda Eugene Veron’un meşhur sanat tasnifine yer verilmiştir. Veron, sanatları mimari, heykel, resim, raks, musiki ve şiir-edebiyat-tiyatro olmak üzere altı temel kısım altında topluyor. Z. Fahri Bey de bu tasnifi aktarıp her birini kısaca özetlemiş.

 

Bu bölümün ikinci kısmında ise sanat ile felsefe arasındaki ilgiden söz edilmiş ve önce sanatta realizm ile idealizm anlayışları açıklanmıştır. Daha sonra da estetik akımların tarihine kısaca göz atılarak klasisizm, romantizm, sembolizm gibi estetik akımlardan bahsedilmiştir. Bu bölümde de yine Fransızca ismin o dildeki yazılış şeklinin verilmeyişinden dolayı 51. sayfadaki “Taklit Prensibi Doğru mudur?” başlığı altında ilk kelime Main de Biran (19. yy. Fransız filozofu) şeklinde okunması gerekirken “M. Dobeyran” şeklinde yazılmıştır.

 

 Kitabının üçüncü bölümünde estetiğin problemleri konu edilerek estetiğin metodu ve konusundan, bir bilim olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğinden söz edilmiş, daha sonra sanat ile ahlakın ilgisine vurgu yapılarak sanat ve toplum etkileşimi değerlendirilmiştir.

 

Z. Fahri Bey’in liseler için yazmış olduğu bu eserin günümüz Türkçesine kazandırılarak estetikle ilgilenenlerin istifadesine sunulması, fevkalade ciddi bir önem arz etmektedir. Ayrıca bu günkü üniversite gençliğimizin, Cumhuriyetimizin ilk yıllarındaki lise eğitiminin ne derece ileri düzeyde olduğunu görmeleri bakımından da önemlidir. Liseler için yazılmış bu ders kitabının, bugün itibariyle çok değerli bilgiler, alıntılar içerdiğinin altını çizmek istiyorum. Adeta akademik bir çalışma niteliği taşıyan bu eseri, çok başarılı bir şekilde sadeleştirerek günümüz Türkçesine kazandırmasından dolayı Dr. Rıdvan Canım’ı tebrik etmek gerekiyor. Zira Osmanlıcaya aktarımdaki değişiklikten dolayı birkaç özel ismin okunuşundaki hata dışında eski harflerle yazılmış bir estetik kitabının sadeleştirme yoluyla Türk okuyucusuna kazandırılmış olması hayli önem taşıyor. Z. Fahri Bey, terimlerde olduğu gibi isimlerin ait olduğu dildeki imlasını da Latince karakterlerle eserine alsaydı, zaten bu hatalar olmayacaktı. Bununla beraber Z. Fahri Bey’in zaman zaman verdiği dipnotların sadeleştirmeye aksettirilmemesini de bir noksanlık olarak işaret etmek gerekiyor. Çünkü bu dipnotların bazıları oldukça önemli açıklamaları barındırıyor.

 

Diğer taraftan Osmanlıca bilenlerin karşılaştırma yapabilmelerini sağlamak için kitabın Osmanlıcasının da kitabın içerisine alınması da doğru bir seçim olmuş. Osmanlıca eserlerin okuyucuya kazandırılması çalışmalarının gerekliliğine bakarak bu tarz çalışmaların devam ettirilmesinin önemine de ayrıca işaret etmeliyiz.

 

Prof. Dr. H. Ömer ÖZDEN-omerozden25@hotmail.com


 

Bu haber toplam 1829 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim