• İstanbul 17 °C
  • Ankara 16 °C

Evveliyatta “Güzel” var idi iş bu “Estetik” sözü yeni çıktı

Evveliyatta “Güzel” var idi iş bu “Estetik” sözü yeni çıktı
Hasan Öztürk, TYB Akademi 23 / Estetik / Mayıs 2018

Dünya edebiyatının klasik metni bilinen oyuna adını veren Hamlet, oyunun üçüncü perdesinde nihayet baş başa kalabildiği annesine, hayatta olmayan babasının tablosuyla tahtın yeni sahibi kral amcasınınkini göstererek sorar: “Gözlerin var mı senin/Nasıl oldu da şu güzelim yaylayı bırakıp/Bu çorak fundalıkta beslenmeyi seçtin/ Ha? Gözlerin var mı?” Gözün, ‘güzel’ seçimindeki bu yanılgısı, modern zamanların çok öncesine, mitolojik dünyaya dek uzanır. Anlaşmazlıkların barışla sonlandırılması umuduyla adadığı kurbanı ikiye bölen Prometheus, “hayvanın eti, iliği ve sakatatı, bunların üzerine tiksinti veren bir görünümle hayvanın derisini örter” ve bir yana ayırırken diğer kısma “kalın bir yağ tabakası altında eti sıyrılmış kemikler” koyar. Tanrılar adına pay seçmesi istenen Zeus, “iştah verici yağa” kapılıp da sonradan eti sıyrılmış kemiklerle karşılaşınca yanılmışlığının bedelini ölümlüler adına Prometheus’a ödetir, ateşten yoksun bırakır onu. Hamlet’in annesi de Zeus da yanılmayan göz mü var ki dünyada serzenişini onaylar biçimde yanılmışlardır seçimlerinde. Hamlet’in hiddetli sorusu ile bakışı yağ tabakasını aşmayan Zeus’un öfkesi, güzel algımızla ilgili evrensel soruyu/sorunu gündemimize taşır yeniden. Sorun, güzel için biyolojik ‘dış göz’ ile onu yönlendiren zihinsel ‘iç göz’ ilişkisinin, algıyı belirlemedeki yetki önceliğinin belirsizliğidir.

İşitme, koklama ve dokunma, göz ardı edilemez elbette ancak güzellik, çoklukla gözün ölçüsüyle belirleniyor çünkü “Algı organları arasında görme yetisinin özel bir yeri vardır, zira o en keskinidir. Bu nedenle de en çok ona değer veririz.” Bu belirleme için Aristo’nun “Metafizik” kitabına gitmeye de gerek yok doğrusu, beş duyumuzun adlarının geçtiği deyimlerimize bakmak yeterlidir insan yaşamında gözün önemini görmek için. Beş duyunun somut aracı ve üstelik de kendisini göremeyen gözün, güzelin belirleyicisi olması ilginç ve önemli. Bu, filozof Ricoeur’un, beynin çalışma sisteminde “akıl almaz karmaşıklıkla güzellik arasındaki ilişkinin ne olduğu”[1] yönündeki merakını kışkırtan incelikte bir ilişki biçimidir. Gözün kendi güzelliği, baktığı güzelliğe yansır mı, bakan göz mü yoksa bakılan nesne mi önceliklidir, merak edilmeye değer doğrusu[2].

Bilindik şarkının, “öyle güzel ki gözlerin, bakmasını bir bilsen” sözü, Sokrates’in, yazıya geçiremediği, “bir çift göz, güzel göründüğü için değil ama görevini yaptığı zaman güzeldir” sözüne bir gönderme sayılmalı bugün. Modern çağın teknolojisi, biyolojik gözün güzelliğinde aklın sınırlarını zorluyor ancak derine/içe gidemiyor, gözün “güzellik görevi” söz konusu olunca duruveriyor orada sanki. Edmund Burke, “dış göz” hakkındaki güzellik ayrıntılarına “göz zihnin bazı niteliklerini ifade ederek etki yaptığından, asıl etki gücü genellikle bundan kaynaklanır”[3] ifadesini eklemeyi önemsiyor. Bu nedenle bir kez daha Aristoteles’e dönmeli: “Duyusal algılar arasında görmek, zorunlu olarak en çok yeğlenmeye değer ve saygın olanıdır ama bundan ve öbür algılamalardan ve de yaşamın kendisinden de daha yeğlenmeye değer olan şey, felsefi bilgidir çünkü o, gerçekliğin efendisidir.”3 Bu, bizim ‘fehmetmek’ dediğimiz “felsefi bilgi”, biyolojik göze ‘bakmasını bilmeyi’ öğreten sözü yazıya geçmemiş üstadın, göze biçtiği görevdir. Çok az insanda “görme yetisi” olduğu tezi, niteliği vurgulayan bu bakma bilgisiyle ilgili olsa gerek. “Ruhun gözleriyle görmek”ten yana olan Susanna Tamaro’nun, “Günlerin sıradanlığını aşarak zamanın tüketiminden bağımsız ve gizeme âşık bakışın hayranlığına dalabilsek!” (Sessizlik Bir Erdemdir) temennisi, tam da bu bakışla ilgili. Güzel olan, başkalarınca -çoklukla da gözle- algılandığında anlam kazanıyor kuşkusuz. İlginç değil mi antik kültürde ‘şiir’ de bir tür “anlamlı bakış” iken ‘tiyatro’ ve ‘teori’ sözcüklerinin ikisi de aynı kökene dayanıyor: bakmak.

Ortega y Gasset’nin “Yunanlılardan beri, bilgilenmeye ve onun etmenleriyle nesnelerine değinen bütün terimler, dilde bakmak ve görmekle ilintili bulunan halk işi sözcüklerden alınmıştır.”[4] cümlesi, yalnızca sanatın değil de insan yaşamının bütün bütüne “bakışı bir şey üzerine çevirmek” olan ‘bakmak’ ile “göz yardımıyla bir şeyin varlığını algılamak” olan ‘görmek’ olduğunu söyler bize. Özcesi, “bildiğim gördüğümdür” söylemi, bu bağlamda bakışın dışında kalanları yok sayan bir ölçüdür. Eflatun, yirmili yaşlarında, ateşe attığı şiirlerinin alevlerden kurtulan dizelerinde, “Sana bakmak için gökyüzü olsaydım/Göz göz olsaydım, onun gibi” derken Zeus’un, “her şeyi gören gözü” türündeki bir bakıştan söz eder ne var ki her zaman olumlanmamıştır bu kapsayıcı bakış. Aristo’nun, güzellik için belirlediği çok küçük ve çok büyük nesnelerin güzel olamayacağı ölçüsünden değil belki ama bakışın bir sınırı olduğu da bilinmelidir. Tiresias, görmemesi gerekeni -Athena’yı çırılçıplakken- gördüğünden kör olur bu kez de olabilecekleri önceden görür. Ovidius, kendini bilmediğini anlayınca oymuş mudur gözlerini, kim bilir? Divan şiirinde sevgilinin gözlerinin güzelliğine dair yazılanların çokluğu, onun gözünün ‘zahm-ı çeşm’, gamzesinin ise ‘fitne-i gamze’ oluşunu unutturmaz. Nedense ‘kuram’ karşılığı olarak ‘nazariye’ kullanılır da bizde bakışın adı ‘nazar’ olunca durum değişir çünkü ‘nazar’, göze gelmektir ve tehlikelidir. Popüler bir şarkının sözü uyarıyor ya “dur bakma bana öyle, içime akıyor gözlerin”; tam da öylesi yaralayıcı, tehlikeli bir bakıştır bu.

Zamanın belleğinde yaşayan ve çok defa söyleyeni unutulan kısa sözleri andırıyor evrensel kültüre miras kalan bakışlar. Adlarıyla var olan, dünyanın sanatına tükenmez hazine armağan eden iki bakış: Orpheus ve Narkissos. Bakmak ve görmek bağlamındaki bilindik belirlemelerin sanki büsbütün uzağındaki bu iki ‘bakış’ sonrakiler için yeni bakışların odağına yerleşmiş her nasılsa. Bu iki imgesel bakışın yarattığı zenginliği bir an için yok sayabildiğimizi düşünsek ne çok imgeden yoksun kalırdı yaratıcı sanat etkinliği. Bin bir güçlükle dönüş yoluna çıkarabildiği Eurydike’ye vaktinden önce bakan Orpheus’tur her bir yaratıcı sanatçı ve onların görülmeyene/karanlığa bakışıdır sanatçının karanlıktan gün yüzüne çıkardığı sanat eseri. Kadınların parçaladığı Orpheus, eserini var ettiğinde kendisi yok olan, her bir parçası çiçek/eser biçimiyle doğan sanatçı imgesidir.[5] Ölü bedeninden çiçekler çıkan Narkissos, suya bakmadan önce kendi güzelliğini göremeyecek göz’dür. Oscar Wilde’in rivayeti doğru ise Narkissos’u yutan su, onu boğmamış tam tersi güzelliğine hayran kaldığı gözleri için onu yanına almıştır, o kadar. Irmağın oğlunun suyun derinliklerinde kaybolan bakışının dünyaya mirası Narsisizm de tıpkı Orpheus gibi yaratıcı sanatın odağındadır.[6]

 

Güzel ve iyi ayırımı

 

            Güzel ile İyi ayırımının tarihsel süreçteki eskiliği, aynı zamanda bir belirsizliği de gösterir. Emily Dickinson (1830-1856)’ın “Güzellik Uğruna Öldüm” şiiri, bu bağlamdaki sorgulama alanıdır gerçekte: “Güzellik uğruna öldüm, ama bir eksiklik/Vardı nizamında mezarın,/O esnada doğruluk için ölen biri uzanmıştı/Hemen bitişiğimdeki boşluğa./Yavaşça sordu yok oluş nedenimi,/ ‘Güzellik için’ dedim./ ‘Ben de doğruluk için’- İkisi de birdir;/ ‘Kardeşiz biz ikimiz’ dedi./Ve böylece hısımların buluşması gibi her gece/Konuştuk biz de mezar aralıklarından/Ta ki yerde biten yosunlar dudağımıza ulaşana,/Ve mezar taşındaki isimlerimizi kapatana kadar.” (çev. Asude Yurt) Benzer biçimde halk şairinin, “Güzelliğin on para etmez/Bu bendeki aşk olmasa” dizeleri de tarihsel bir paradoksa götürür bizi: Güzel ile İyi ayırımındaki belirsizlik. Sıklıkla iyi ile güzeli karıştıran çocukları, insanlığın çocukluğu varsaydığımızda uzun dönemler boyunca nesnel bir bakışın iyi ile güzeli ‘aynı şey’ olarak bilmesine şaşmamak gerekir. Güzelliğin Tarihi kitabının “giriş” yazısına “ ‘Zarif’, ‘hoş’, ya da ‘enfes’, ‘harika’, ‘muhteşem’ ve benzeri ifadelerle birlikte ‘güzel’ sözcüğü de genellikle beğendiğimiz bir şeyi belirtmek için kullandığımız bir sıfattır. Bu bakımdan güzel olan, aynı zamanda iyi olana eştir, gerçekten de tarihi dönemlerde Güzel ile İyi arasında sıkı bir bağ görülür.”[7] belirlemesiyle başlayan Umberto Eco, “su kaynağı” sembolüyle her iki kavram için ölçü belirler. Ona göre “iyi olan arzumuzu tahrik edendir” oysa “sahip olup olmadığımıza bakmadan, o şeyden keyif alıyorsak Güzel’den bahsettiğimizin farkına varırız.” Hamlet’in, gözü varken görememiş annesinin yanılgısı da bu, güzel- iyi iç içeliğinin yarattığı belirsizlikte aranmalı bence. Zeus’un aldanışı da bu türden değil mi? Bedri Rahmi Eyuboğlu, “Güzel ile Faydalı” şiiriyle, sanat felsefesinin Platon’un diyaloglarına dek uzanan sorgulamasındaki bu çelişkiyi özetler bir bakıma: “Ben arıya arı demem/Arının balı olmalı/Ben güzele güzel demem/Güzel faydalı olmalı/Güzel dediğin işe yaramalı/Kadın mı? Hamur yoğurmalı/Çocuk doğurmalı/Ağaç mı? Meyve vermeli/Çiçek mi? Kokmalı/Bayramdan bayrama neyleyim güzeli/Güzel dediğin her Allahın günü/Yanı başımızda olmalı/Yağmur misali hem gözümüze, hem gönlümüze/Hem toprağımıza yağmalı./Güzel dediğin yağmur misali hepimizin olmalı.” Şiir ile düzyazı karşılaştırmalarından esinle söylendiğinde güzel, amacı kendisinde biten şiirdir buna karşılık düzyazıya yakın duran iyi, kendisinin dışındakilere ulaştığında varlığını gösterir.    

            Tarihsel bir yolculuk ve sanat

            Güzel’in tarihi, sanatın tarihi olarak bilinir çoklukla ancak yine de insanın tarihinde güzel için bir başlangıç çizgisi çizilecek olsa gözü ve kulağı olan insanla başlanmalı derim açıkçası. Jack London, ilk insanın belki de insan olmadan önceki insanın evrim serüvenini anlattığı Âdem’den Önce kitabında ilginç bir sanat olayından söz eder. Kalabalık, ormanlık alanda dolaşırken “birisi yerden bir sopa alıp bir kütüğe vurmaya başla”r ve kısa sürede bir tür “ritim uydur”uş olur bu eylem. Kalabalık, anlık ritme uyar ve ritim onlarda “yumuşatıcı bir etki” uyandırır. Ritmin etkisiyle hey-hey toplantılarını çoğaltan kalabalık, önceki yaşantılarının “ne kadar amaçsız, ne kadar başıboş” olduğunu anlar. Ritim kaybolduğunda saçma sapan gürültülerine dönen kalabalık için ritim eşliğindeki bu hey-hey toplantıları, “yeni yeni doğmaya başlayan bir sanat”tır artık. Suut Kemal Yetkin, “ilk hareketin istenerek tekrarı ile” yeni bir seçimin başladığına dikkat çekerek ilk olanın güzel tasavvuruna döner: “[H]er şeye rağmen ilkel insanı sanatçı yapan ilk hareket nasıl doğmuştur? Bu soruya rastlantı ile demekten başka söz bulamıyoruz.”[8] John Milton, “Âdem ile Havva’nın cennetten kovuluş öyküsü” bilinen Kayıp Cennet’in “birinci kitap” bölümünde, cehennemdekilerin flama ve mızraklarını havaya kaldırarak “Dorian [Eski Yunanistan’da müzikte ilk dinsel makam] durumunda” düzgün adımlarla yürüdüklerinden söz ediyor.[9] Umberto Eco, Güzelliğin Tarihi kitabında, Eski Yunan’ın,  mitolojik düğünlerinde gelin ile damadın onuruna törene katılan tanrılarca “Güzel olan sevilir, güzel olmayan sevilmez.” türünde bir nakarat söylendiğini Hesiodos’tan aktarıyor. Tanrıların Doğuşu kitabında Hesiodos, ölümlüler karşısında yenilgiyi kabullenemeyen Zeus’un, öç almak için adamlarına çamurdan yaptırdığı Pandora, son biçimini aldığında “Ölümsüz tanrılar ve ölümlü insanlar/Şaşakaldılar bu aldatıcı güzelliğe”[10]der. İnsanlığın, yazıya aktarılabildiği kadarıyla sözü edilen bu ilk zamanları, sonrasındaki tanımlamanın ve kategorize etmenin aksine hissedilenin ve yaşanılanın dönemidir. Tanpınar, “Güzel çok defa nazariyenin dışında kalır” derken kayıtlara geçmemiş bu zamanların güzel tasavvurlarını da önemsemiş olmalıdır. Aschenbach, romanın (Venedik’te Ölüm) sonunda “tanrısal ve göze görünür tek şey güzelliktir sadece” gerçeğini anımsar, kayıtsız  “kırık dökük” kelimelerden.

            Edebiyat metninin (şiirin) estetik tarihi Aristo’nun Poetika’sıyla başlatılır kesinkes ancak ‘güzellik’ kavramının yazıya konu edilişinde Platon ile yola çıkıldığı açıktır[11]. Büyük Hippias, Şölen, Devlet (V.Kitap), Philebos, Timaios, Phaedrus… Güzel konusunun bir biçimde tartışılıp sorgulandığı metinlerdir. Yazılı metin bırakmayan hocası Sokrates’in izinde yola çıkan Platon, sonraki olgunluk döneminde kendi -kendini de aşarak- sonrasının Ortaçağ dönemini kuşatan “iyi olan her şey güzeldir”[12] vurgulu güzellik ilkesini biçimlendirir. Bu, hoca-öğrenci ilişkisinin yakınlığı nedeniyle onun, hocası Sokrates ile sofist Hippias’ın konuşmalarından oluşan “Büyük Hippias” diyalogu, hocanın olgunluk dönemi ile öğrencinin gençlik ürünü sayılmak arasında bir yerde durur. Güzel kavramının konu edinildiği ilk metin sayılan ancak “neyin güzel olduğu değil, güzelin ne olduğu”[13] sorusuna yönelik tartışmalarla süren “Büyük Hippias” ile ruhsal güzelliğin bedensel olandan üstün olduğuna vurgu yapan mutlak güzellik yanlısı “Şölen” diyalogları önemlidir elbette ancak Platon’un, sonraki zamanların güzellik algısını da etkileyen “Phaidros”, kuramsal bakımdan öncelikli bir metindir. Sokrates ile Phaidros arasındaki konuşmalarla ilerleyen bu diyalogda Sokrates’in hayli uzun bir konuşmasından öğreniriz ki “eski zamanlarda güzellik, mutlular topluluğu içinde kutlu bir görünüş ve bakışla, parıltılı görünüyor”dur ve “görme, nesnel duyularımız içinde en keskin olanı” olduğundan biz de güzelliği, “duyularımızın en açık olanıyla, parıltılar içinde bulduk.” Bilinmeli ki “sevgi varlıkları” arasında “En görünür ve en fazla sevilen olma payını güzellik almıştır.”[14] Platon’un, zaman içerisinde değişen görüşleri ve faydalı olan iyi ile aynı bildiği güzelin algılanması için, “Şölen” diyalogundaki Diotima’nin deyişiyle herhalde “filozof olmak” gerekir.

            Özü, güzelin bilinip bulunması kadar yine onun güzel bir biçimde sunulması olan sanat ile güzel ilişkisini, Güzelliğin Tarihi kitabının “giriş” bölümündeki iki cümleyle kendi sorusunu yanıtlayarak belirler Umberto Eco: “Şu soru sorulabilir öyleyse Güzel’in tarihi neden sadece sanat eseriyle belgelenir? Yüzyıllardır bize güzelden söz edenler ve bize bunlardan örnekler bırakanlar, sanatçılar, ozanlar ve romancılar olduğundan.”[15] Güzel sanatlar alanındaki söylemlerin ortak vurgusu güzellik, birbirinden oldukça farklı parçaların uyumlu/orantılı biçimde, Kant’ın deyişiyle “bir şeyin güzel biçimde betimlenmesiyle” var edilen bir sanatsal güzelliktir. Dış dünyanın gerçekliğini değiştirip dönüştüren sanatçının kendi içinin derinliklerinden dışarıya çıkardığı yeni/başka bir güzelliktir sanat denilen yaratım ve o, bir tesadüfün sonucu değildir kuşkusuz. Filozof Bacon’ın, “Sanat, doğaya eklenmiş insandır” sözü, sanattaki bu tesadüf olmayış durumunun, insan etkinliğine kanıt sayılmalıdır.

            Güzel ile tarihsel yan yanalığındaki kapsayıcı tanımıyla “hayatı anlayan zekânın, onu en ilgi çekici, en güzel biçimlere sokması demek”[16] olan sanatın, vaktiyle va’zedildiği gibi taklit (mimesis) olmadığına, öncelikle sanatçının yaratıcılık süreci tanıktır. Sanatçının bu yaratış sürecinde, dış dünyanın gerçekliğini taklidin çok ötesindeki başka bir çabayla neredeyse tanınamayacak biçime getirişle var ettiği güzellik, bunca kuramsal bilgi bir yana, bir hayli incelttiği karpuz kabuğundan geceleri aya bakmayı seven Ahmet Haşim’in, sanatçı duyarlığıyla anlaşılabilir türdedir. Sanatçının, tam olarak anlaşılmayanın, belki de Kant’ın önerdiği “derin düşünce” ile kavrayabileceğimiz Güzel’in tarihinin “neden sanat eseriyle belgelenir” olduğu, büyüteçle çalışan ressam Denner’in (1685-1749) dört yılda tamamladığı, “çerçeveden dışarı çıkmış gibi duran bir baş” görüntüsü veren portresinin, sanat eseri sayılmayarak müzeden çıkarılışıyla (Aktaran, Suut Kemal Yetkin) açıklanabilir bir durumdur. 

           

            Yeni dönemde estetik ve insanın estetik eğitimi

            Antik Yunan çağlarından -Platon ile Aristo’dan kalkışla Aurelius, Augustinus ve Aquinolu Thomas’la süren ve Umberto Eco’nun tarihsel dönem kitabındaki (Ortaçağ Estetiğinde Sanat ve Güzellik) deyişiyle “tanımlanması son derece güç” ve “kimsenin bir yere yerleştiremediği on yüzyıla yer bulmak üzere icat edildiği” söylenen “ ‘ortada’ olma dışında bir kimliği olmayan” Ortaçağ süresini aşarak- Aydınlanma Çağı’na gelinceye dek, akıl/mantık odaklı bakışın çoklukla ‘iyi’ ile eşdeğer gördüğü ‘güzel’, on sekizinci yüzyılda yeni bir bakışın, adı ‘estetik’ olan sanat felsefesinin odağındadır artık. Bu yeni dönemi, öncesinden kesin çizgiyle ayırmanın güçlüğüne benzer türdedir öncenin güzel algısının uzun dönemler boyunca bir çırpıda sürüp gittiğini söylemek.[17] Aydınlanma Çağı, on sekizinci yüzyılın adıdır ve güzelliğin felsefesi/bilimi -genel anlamda sanatı öz olarak güzeli sorgulayışıyla- ‘estetik’ de bu yüzyılda Baumgarten ile adı konulmuş bir kavramdır ve güzel, gözün gördüğünden, Tanpınar’ın İstanbul’dan söz ederken ki “her an bizi kendisine ve kendisinde uyanmağa zorla[yan]” olmasından çok, gözlemcinin tutsağıdır bundan böyle.[18] Bu nedenle çağdaş estetiğin önemli adlarından Charles Lalo’nun, -şair Ahmet Haşim’in elli dirhemlik eti için güzel sesli bülbülü öldürmek karşılaştırmasını anımsatan- “Güzelliği izah etmek: Onu yaşamak, onun heyecanını kendinde duymaktır. Onu tahlil etmek, eritmek, öldürmektir.”[19] uyarısını önemli buluyorum bu yeni zamanların ‘bilimsel’ zihniyeti için.

            Aydınlanma Çağı, filozoflar çağının adıdır bir bakıma ancak estetik bağlamında Kant ve Schiller, adlarından öncelikle söz edilmesi gerekenlerdir. Yetiştiği çağı dönüştüren Kant, öncekileri aşan ve sonrakileri de etkileyen olmakla bir tür Platon sayılmalıdır bu yeni dönemde; üç kitabının da adında “eleştiri” sözü olması onun yeni bir zihniyeti başlattığını gösteriyor. Kendilerine danışılmadan ‘güzel’ hakkında söz açılamayış da iki öncünün başka bir yakınlığı sayılmalı. Yargı Yetisinin Eleştirisi adlı kitabının “Estetik Yargı Yetisinin Analitiği” bölümünün başlangıç cümleleri, onun estetik anlayışını özetler bir bakıma: “Bir şeyin güzel olup olmadığını ayırdedebilmek için tasarımı anlak yoluyla bilgi için nesneye değil, ama imgelem yetisi yoluyla (belki de anlak ile bağlı olarak) özneye ve onun haz ve hazsızlık duygusuna bağıntılarız. Beğeni yargısı öyleyse bir bilgi yargısı değil, dolayısıyla mantıksal değil, estetiktir ki, onunla belirlenim zemini öznel olmaktan başka türlü olmayanı anlarız.”[20] Kendisine sorulacak olsaydı, “[A]val aval bakılmak için yapılmış türde şeyleri sevmem” diyen Kant’ın cevabı, “Güzelin evrensel ölçütünü bildirecek bir beğeni ilkesi aramak verimsiz bir uğraştır, çünkü aranan olanaksız ve kendinde çelişkilidir.”[21] olurdu. Güzel olanın, “yarar gözetmeyen” oluşuna vurgu yapan Kant için “[B]ir şeyin güzelliği, o şeyin mahiyetiyle alakadar olmayıp, kendisinin dışında, mahiyeti ne olursa olsun, o şey yüzünden, murakabe edenin muhayyilesiyle müdrikesi arasında husule gelen serbest oyundadır.”[22] Kant’ın, bu yarar gözetmeyen güzel belirlemesi, “gerçekten güzel olan şeyin başka bir şeye gereksinimi yok.” diyen, henüz miladın başındaki filozof imparator Marcus Aurelius’un, “Bir biçimde güzel olan her şey kendisi için güzeldir ve toplayabileceği övgülerden bağımsız olarak kendi içinde tamdır.”[23] yargısı ile “nevindeki güzelliğin kendi dışında kalmayışı” (El-Medinetü’l Fâzıla) ölçüsünü “güzellikte tamlık” sayan Farabi’nin izini sürüyor bence. Todorov, güzelin “yararcı olmayan doğası aracılığıyla tanımlanmakta” olduğu bu dönem için Kant öncesinde Aynı İlkeye İndirgenmiş Güzel Sanatlar (Başrahip Batteaux, 1746) ve Bütün Güzel Sanatların ve Bilimlerin Kendilerini Bütünleme Kavramı Altında Bir Araya Getirilmesi Denemesi (Karl Philipp Mortiz, 1785) adlı iki kitaptan[24] söz etse de ‘güzel’ söz konusu olduğunda Yargı Gücünün Eleştirisi (1790), kendi zamanı ve sonrası için kuşkusuz bir başyapıttır. Güzel kavramının yanında tanımı yapılarak cinsiyetler ile uluslar bağlamındaki anlaşılma biçimlerine açıklık getirilen “yüce” vurgulu ve aynı zamanda Platon’un gençlik diyaloglarını anımsatan Güzellik ve Yücelik Duygusu Üzerine Gözlemler (1764), güzelliği “akılcı” yaklaşımla anlatan Baumgarten’ın güzel anlayışına yönelik eleştirinin yol açıcı kitabıdır.

            Todorov’un, “bir yerlerde bir altüst oluş gerçekleşir” dediği XVIII. yüzyıl ve sonrasının güzel yorumlarında İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Bir Dizi Mektup, zamanı ve sonrası için önemli metinler içeren bir kitaptır tartışmasız. Yirmi yedi mektuptan oluşan kitap, Makyavel’in Hükümdar’ını anımsatıyorsa da yazılış amaçları farklı: Makyavel, özgürlüğüne kavuşmak için Schiller ise teşekkür için yazmış mektuplarını. Her iki kitabın içerik ortaklığı, bir tür ‘toplumsal proje’ olmalarıdır denilebilir. Kant’ın, estetik kuramına “önsöz” niteliğindeki Güzellik ve Yücelik Duygusu Üzerine Gözlemler’ine benzer biçimde Schiller de Kallias veya Güzellik Üzerine’yi yazmış vaktiyle. 1795’te tamamlanan yirmi yedi mektupluk kitabın ilk mektubunda, “Kant’ın ilkelerine dayandığı” konusunda ustasını ikna etmeye çalışan Schiller, mektubu “Güzelliğin büyüsü, onun bir giz oluşundadır, ögeleri zorla bir araya getirilirse, ortada güzellik kalmaz”[25] cümlesiyle bitirir. Schiller’e göre güzellik, “bize insanlığın olup olmadığını öğretir” ve böylece “biz insanlığı biliriz.” (On Beşinci Mektup) Bu nedenle “Güzellik, insanda özgür bir tat tattırmadan, sessiz bir biçim de onun yabansıl yaşamını yumuşatmadan insanın kendisi nedir ki?” (Yirmi Dördüncü Mektup) sorusunu sorar içtenlikle şair filozof. Mektupların tamamı okunduğunda ‘güzellik’ ölçüsüne bir tür ‘toplumsal görev’ yüklemenin öne çıktığı görülüyor. Schiller, estetik felsefeyi tarih ve siyaset gibi başka toplumsal alanlarla da buluşturarak anlamsız ‘doğa’ toplumundan, biraz daha anlamlı ‘ahlaki’ topluma geçmeyi planlamış gibi görünüyor. İkinci Mektup’un, “Çıkar, zamanın büyük putudur; bütün güçlerin ona yaranması, bütün yeteneklerin de onu övmesi isteniyor. Bu kaba terazide, sanatın iç yararlılığının hiçbir ağırlığı yok; her türlü canlılığı da elinden alınarak, yüzyılın gürültülü pazar alanından yok oluyor.” yakınması, “insanın estetik eğitimi” konusunda Schiller’i zamanından sonrasına taşıyacak projesinin özü sayılmalıdır.

           

            Güzellik, estetik ve bugün geldiğimiz yer

            Ailesinden ayrı kaldığında bir genç kızın kırmızı saten giysileriyle temizlenen Gargantua’nın, “boktan incik boncukları, sırmaları kıçımı bereledi” şikâyetiyle babasına dert yanarak “incik boncukları yapan kuyumcunun ve onları taşıyan kızın kalın bağırsağını mihnaz illeti sarsın” bedduasının biçimlendirdiği tüketim toplumunda yaşıyoruz artık. Beğenilerdeki nitelikli seçiciliğin yerine gelgeç zevklerin egemen olduğu zamanlardayız bu nedenle Schiller’in sözünü ettiği “kaba terazi” oldukça yoğun bir mesai üstleneceğe benziyor bu modern çağda. Kant’ın, Güzellik ve Yücelik Duyguları Üzerine Gözlemler kitabının sonlarındaki belirlemesiyle bu ölçüsüzlük “şiirde, heykelde, mimarlıkta, yasa yapımında, hatta ahlakta yücelik kadar güzelliğe de gerçek bir duyarlığın açık işaretlerini[n]” görüldüğü eski Yunanlıların ve Romalıların döneminden sonraki “Romalı kayserlerin hâkimiyeti” ile başlamıştır ve bugünlerin yaygın yergi söyleyişi “sahte parıltı” da o dönemin mirasıdır.  Yayımcısının deyişiyle “tüm zamanların en nüktedan, en sempatik estetik kuramcısı” olarak bilinmesi gereken Oscar Wilde’ın ölçüsüyle söylersek “ulaşabileceğimiz en yüksek nokta” seviyesini belirleyen “bir şeyin güzelliğini fark etmek” seçiciliği, belirleyicilerin önceliklisi değil artık. Tanpınar’ın, “(Güzel)le alakamızı kesmek için çalıştığımız” (yaşadığım Gibi) değdiği yıllar, ‘yüzyıl’ ölçeğine yaklaştı handiyse. Öğle güneşiyle ısınmış gölde “vrak vrak” bağırmaktan yanakları şişince serinlenmek için göl kenarına çıktığında sazların arasında göz göze geldiği yılanın, “bana bak, ben çirkin seslilerden nefret ederim ve onları yutarım” tehdidiyle karşılaşıp da yutulma korkusuyla kibarca “cüddü müsün” diyen kurbağa, “çıkar” öngörüsünde filozof Schiller’i doğruluyor. Oscar Wilde’ın, Gilbert ve Ernest diyalogunda Gilbert’in , “Öyle bir çağda dünyaya geldik ki ancak ahmakça ya da sıkıcı şeyler ciddiye alınıyor.”[26] yakınması, seçicilik ölçüsündeki ayar bozukluğunu gösteriyor. Bilimsel gelişmelerin ve teknolojik yeniliklerin yerleşik yargıları sarstığı yeni bir dünyadayız elbette ancak güzellik algılarımızı ideolojik, politik, ekonomik ya da benzer türden kaygılar belirliyor ne yazık ki. Harold Bloom, “büyük estetlerin sonuncusu” saydığı Virginia Woolf için Batı Kanonu kitabında, “edebiyatta güzel olanı sadece kozmetik sanayinin farklı bir versiyonu olarak gören vicdansız püritenler tarafından yutulmuştur” derken ölçüsüzlüğün geldiği boyutu göstermiştir.

            Arthur C. Danto, modern dünyanın değer yitimini, bir çağı değiştirip dönüştüren Aydınlanma filozofunu anlatırken ilk cümlesinde açık ediyor: “Immanuel Kant’ın Yargı Yetisinin Eleştirisi, beğeniyi ve güzel yargısını ele alış biçimiyle, hiç kuşkusuz o dönemin estetik değerleri üzerine yazılmış en önemli Aydınlanma metnidir. Buna rağmen, tam da aynı nedenle, beğeni sahibi olmanın tercih meselesi, beğeni yoksunluğunun sanatsal anlamda makbul olduğu ve kalliphobia’nın -güzellikten kaçınmanın, hatta güzellikten tiksinmenin- en kötü ihtimalle saygı gördüğü günümüz sanatına dair söyleyebileceği pek az şey vardır.”[27] Kant’ın, estetik kuramının söyleyecek sözü olmadığı estetik beğenileri tersyüz edilmiş “günümüz”e geliş, uzun bir sürecin somutlaşmasıdır. Halil Cibran’ın “Giysiler” başlıklı hikâyesi, modern dünyanın güzellik seçimindeki yanılgısını gösterirken bu karışıklığın tarihsel uzaklığını da gösterir: “Günlerden bir gün Güzellik’le Çirkinlik karşılaşıvermişler denizin kıyısında. Biri ötekine, ‘gel yüzelim denizde’ demiş. Ve bunlar üzerlerindekileri çıkarmış, başlamışlar suları kulaçlamaya. Bir süre sonra Çirkinlik, kumsala çıkmış ve Güzelliğin giysilerini giyinip kuşanarak kendi yoluna gitmiş. Neden sonra Güzellik de denizden çıkmış ve bulamamış bıraktığı yerde giysilerini. Çıplak kalmayı çok utanç verici bulduğu için de çaresiz, Çirkinliğin bıraktığı giysileri giymiş üzerine ve o da kendi yolunu tutmuş. İşte o gün bu gündür karıştırır erkekler de kadınlar da Güzel Olan’la Çirkin Olan’ı birbirine. Yine de Güzelliğin yüzüne bakınca üzerindeki giysiye aldanmadan, onu hemen tanıyanlar olduğu gibi Çirkin Olan’ı yüzünden tanıyan ve altında gizlendiği örtülere kanmayan keskin görülü insanlar da vardır.” (çev. Cahit Koytak) Umberto Eco’nun Güzelliğin Tarihi ile Çirkinliği Tarihi kitaplarını Cibran’ın öyküsünün kılavuzluğunda yeni baştan okuyacağız anlaşılan. Halil Cibran’ın deyişiyle güzel ile çirkin ayırımını, onların yüzlerine bakarak yapabilecek “zarif mizaç”, ayar bozucu pek çok güçlükle karşı karşıya bugün. Bugünün tüketim toplumları, vaktiyle toplama kaplarının beyin yıkama tekniğini andırır biçimde, belleklerin nitelikli seçiciliğini değiştirip “kaba terazi” belirlesin istiyor estetik beğenileri. Medya ve siyaset destekli popüler kültür, bellekler üzerinde Prokrustes’in haydutvari uygulamasını andırır yöntemlerle niteliği önceleyen kazanımları yok ediyor, orta yere getiriyor herkesi. Ahmet Cemal, “[K]itle iletişim araçlarının inanılmaz etkisi ve yaygınlığı karşısında, estetiği yeterince önemsememe gibi bir tehlikeyle yüz yüze bulunduğumuz söylenebilir mi?” sorusuyla başladığı “Estetiğin Güncelliği”[28] başlıklı yazısında, Schiller’in “çıkar” sorununa “teknoloji” yanıltmasını da ekliyor ki bu durumda fark edilişiyle kişiye nitelik kazandıran güzellik ölçüsü belirsizleşiyor, giderek de anlamsızlaşıyor.

            Tematik bir bakışla güzellik, doğrudan sanat ve estetik alanlarıyla sınırlı görülebilir. Buna karşılık kavramın, yaşamın hemen her alanında etkin oluşuyla tartışma gündeminden düşmediğini de söylemek gerekiyor. Güzel olanın algılanıp belirlenmesi öncelikle onun akla/mantığa değil de göze ve duyguya hitap etmesiyle bağlantılı elbette. Platon’dan beri -Sokrates’in, Hippias’a ‘güzel’ için sorduğu “uygun olan bir nesneye katıldığı zaman o nesneyi daha güzel yapan mı yoksa onun daha güzel görünmesini sağlayan şey midir?” sorusuyla-seçip ayırmaya çalıştığımız “güzel olan” ve “güzel görünen” karışıklığını, Halil Cibran’ın hikâyesindeki tarihsel yanlışlığı düzelterek gidermek yeterli bir çözüm olsaydı keşke. Ruhumuzdaki “deli gibi sevmek” tutkusuyla “güzelmiş çirkinmiş” ayırımı yapmadan sevebiliyor olmamız, biraz da estetiğin yalnızca güzellikle ile sınırlı kalmayan içerik değişimiyle ilgili bir durum olsa gerek. Değerlerin ters yüz edildiği yeni bir dünyada alaycı, korkunç, kötü ya da çirkin olan da tıpkı ‘güzel’ gibi estetiğin kapsam alanında çünkü. Hesiodos’un hikâyesinde olduğu biçimde Zeus’un kızları gözlerini krala çevirdi diye “bütün halkın gözleri onun üstünde” değil artık. Büyüsü bozulmuş modern dünyada Schiller’in “çağımızın acil gereksinimi hissetme yetisinin yeşertilmesidir” yargısını doğrulayıcı, baktığını gör(e)meyen ne çok biyolojik göz, ‘güzel’ belirlemede yetkin görüyor kendisini. Sorun, kişinin gören bakışı olmaktan çıkmış artık. Ricoeur’un, aydınlatıcı diyalogundaki son sözünü önemsiyorum bu nedenle: “[C]anlılar yelpazesinin açılışı onu [dünyanın güzelliğini] yeniden takdir etmemize yardım edebilir. Öyleyse dünyanın güzelliğini kutlayalım.” Sait Faik, “dünyayı güzellik kurtaracak” dediğinde yerden göğe kadar haklı idi doğrusu.

                       

Kaynakça:

 

Jean-Pierre Changeux &Paul Ricoeur, Neden Nasıl Düşünürüz? çev. İsmet Birkan, Metis Yay., İstanbul, 2013.

Burke, E., Yüce ve Güzel Kavramlarımızın Kaynağı Hakkında Felsefi Bir Soruşturma, çev. M. Barış Gümüşbaş, Bilge Su Yay., Ankara, 2008.

Aristoteles, Felsefe Yapmaya Çağrı Protreptikos, çev. Ali Irgat, Afa Yay., İstanbul, 1996.

Ortega y Gasset, İnsan ve “Herkes”, çev. Neyire Gül Işık, Metis Yay., İstanbul, 2011.

Narsisizm ve Yaratıcılık, haz. Nilüfer Erdem, YKY, İstanbul, 2017.

Eco, Umberto, Güzelliğin Tarihi, çev. Ali Cevat Akkoyunlu, Doğan Kitap, İstanbul, 2012.

Yetkin, Suut Kemal, Estetik ve Ana Sorunları, İnkılâp ve Aka, İstanbul,1979.

Milton, John, Kayıp Cennet, çev. Enver Günsel, Pegasus Yay., İstanbul, 2006.

Hesiodos Eseri ve Kaynakları, çev. S. Eyuboğlu-A. Erhat, TTK Yay.,  Ankara, 1977.

Yetkin, Suut Kemal, Estetik Doktrinler Sözlüğü, Bilgi Yay., Ankara, 1972.

Eflatun, Timaios, çev. E.Güney-L. Ay, MEB Yay., İstanbul, 1999.

Platon, Büyük Hippias Theages, çev. Furkan Akderin, Say Yay., İstanbul, 2016.

Platon, Phaidros ya da Güzellik Üzerine, çev. Birdal Akar, Bilge Su Yay., Ankara, 2014.

Edman, Irwın, Sanat ve İnsan -estetiğe giriş-, çev. Turhan Oğuzkan, İnkılâp ve Aka, İstanbul, 1977.

Fusillo, Massimo, Edebiyatta Estetik, çev. Fisun Demir, Dost Kitabevi Yay., Ankara, 2012.

Shiner, Larry, Sanatın İcadı, çev. İsmail Türkmen, Ayrıntı Yay., İ  stanbul, 2013.

Lalo, Charles, Estetik, çev. Burhan Toprak, Hece Yay., Ankara, 2004.

Immanuel Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yay., İstanbul, 2016.

Aurelius, Marcus, Düşünceler, çev. Şadan Karadeniz, YKY, İstanbul, 2009.

Todorov, Tzvetan, Edebiyat Kavramı, çev. Necmettin Sevil, Sel Yay., İstanbul, 2015.

Schiller, İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Bir Dizi Mektup, çev. Melahat Özgü, MEB Yay., İstanbul, 1990.

Wilde, Oscar, Sanatçı: Eleştirmen Yalancı Katil, çev. E. Soğancılar-K. Genç-F. Özgüven-T. Armaner, İletişim Yay., İstanbul, 2008.

Danto Arthur C., Sanat Nedir, çev. Zeynep Baransel, Sel Yay., İstanbul, 2013.

Cemal, Ahmet, Sanat Üzerine Denemeler, Can Yay., İstanbul, 2000.

 

[1] Jean-Pierre Changeux &Paul Ricoeur, Neden Nasıl Düşünürüz? çev. İsmet Birkan, (İstanbul: Metis Yay., 2013),82.

[2] Edmund Burke, zamandaşı Kant’ı etkilemiş kitabının “beğeni” ve insanların beğenileriyle ilgili açılamalar yaptığı “giriş” yazısında sorunu, algılayıştaki bir “derece” farkı olarak görür: “Sonuç olarak Beğeni, imgeleme ait olduğundan, Beğeninin ilkesi bütün insanlarda aynıdır; insanlar arasında etkilenme biçimleri açısından bir farklılık yoktur. Ancak derece açısından bir fark vardır ki, bu da temel olarak iki nedenden kaynaklanır: ya daha yüksek derecede bir hassasiyetten ya da nesnenin daha yakından ve daha dikkatle gözlemlenmesinden.” E. Burke, Yüce ve Güzel Kavramlarımızın Kaynağı Hakkında Felsefi Bir Soruşturma, çev. M. Barış Gümüşbaş, (Ankara: Bilge Su Yay., 2008), 26.

[3] Aristoteles, Felsefe Yapmaya Çağrı Protreptikos, çev. Ali Irgat, (İstanbul: Afa Yay., 1996), 39.

[4] Ortega y Gasset, İnsan ve “Herkes”, çev. Neyire Gül Işık, (İstanbul: Metis Yay., 2011), 75.

[5] Ahmet Bozkurt’un, “yazı”yı bir tür yaratıcı oluş ekseninde gösterdiği Orheus’un Bakışı (İstanbul: Ayrıntı Yay., 2014)’ını anmakla yetineyim.

[6] Bu konuda, Narsisizm ve Yaratıcılık, haz. Nilüfer Erdem, (İstanbul: YKY, 2017), adlı kitap, içinde konu dışı bazı yazılar olsa da ilgililerinin göz ardı edemeyecekleri yazılar içermektedir.

[7] Umberto Eco, Güzelliğin Tarihi, çev. Ali Cevat Akkoyunlu, (İstanbul: Doğan Kitap, 2012),

[8] Suut Kemal Yetkin, Estetik ve Ana Sorunları, (İstanbul: İnkılâp ve Aka, 1979), 72.

[9] John Milton, Kayıp Cennet, çev. Enver Günsel, (İstanbul: Pegasus Yay., 2006), 23.

[10] Hesiodos Eseri ve Kaynakları, çev. S. Eyuboğlu-A. Erhat, (Ankara: TTK Yay., 1977), 124

[11] Tarihsel süreçte belli başlı estetik kuramlar için bkz. Suut Kemal Yetkin, Estetik Doktrinler Sözlüğü, (Ankara: Bilgi Yay., 1972)

[12] Eflatun, Timaios, çev. E. Güney-L. Ay, (İstanbul: MEB Yay., 1999), 130.

[13] Platon, Büyük Hippias Theages, çev. Furkan Akderin, (İstanbul: Say Yay., 2016),35.

[14] Platon, Phaidros ya da Güzellik Üzerine, çev. Birdal Akar, (Ankara: Bilge Su Yay., 2014), 51.

[15] U. Eco, a. g. y., 12.

[16] Irwın Edman, Sanat ve İnsan -estetiğe giriş-, çev. Turhan Oğuzkan, (İstanbul: İnkılâp ve Aka,1977),7.

[17] “Geç Antik çağ’ın ve Ortaçağ’ın bin yıllık estetiği, aynı ilkelerin tekrarlanmasına indirgenemez elbette; ama bazı temel ilkeler (claritas, oran, kutsal evrenin yüceltilmesine ve ahlakın yapılandırılmasına bağlı güzel fikri) şaşırtıcı bir süreklilik göstermiştir; …” Massimo Fusillo, Edebiyatta Estetik, çev. Fisun Demir, (Ankara: Dost Kitabevi Yay., 2012), 32.

[18] Larry Shiner, sanat alanındaki tarihsel gelişmeleri açıklayarak XVIII. yüzyılın bu değişimini özetler: “Eski beğeni düşüncesinin üç ana unsuru modern estetik düşüncesine dönüştü: (1) Güzellikten alınan sıradan zevk özel bir zevk türü haline gelerek incelmiş ve entelektüel zevke doğru gelişti. (2) önyargı içermeyen yargılama düşüncesi tarafsız derin düşünme idealine dönüştü ve (3) güzellik kaygısının yerini önce yücelik kavramı ve en sonunda da yaratım olarak kendine yeten sanat eseri düşüncesi alıyordu.” Larry Shiner, Sanatın İcadı, çev. İsmail Türkmen, (İstanbul: Ayrıntı Yay., 2013), 195; M. Fusillo da “estetiğin modernliğin ortasında doğmuş kötü ünlü bir bilgi alanı olması” (a. g. y., s.21) sorununa vurgu yapmaktadır.

[19] Charles Lalo, Estetik, çev. Burhan Toprak, (Ankara: Hece Yay., 2004), 21.

[20] Immanuel Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi, çev. Aziz Yardımlı, (İstanbul: İdea Yay., 2016), 39.

[21] İ.Kant, a. g. y., 60.

[22] C,Lalo, a. g. y., 13.

[23] Marcus Aurelius, Düşünceler, çev. Şadan Karadeniz, (İstanbul: YKY, 2009), 62.

[24] Tzvetan Todorov, Edebiyat Kavramı, çev. Necmettin Sevil, (İstanbul: Sel Yay., 2015), 14.

[25] Schiller, İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Bir Dizi Mektup, çev. Melahat Özgü, (İstanbul: MEB Yay., 1990),5.

[26] Oscar Wilde, Sanatçı: Eleştirmen Yalancı Katil, çev. E. Soğancılar-K. Genç-F. Özgüven-T. Armaner, (İstanbul: İletişim Yay., 2008), 48.

[27] Arthur C. Danto, Sanat Nedir, çev. Zeynep Baransel (İstanbul: Sel Yay., 2013), 116.

[28] Ahmet Cemal, Sanat Üzerine Denemeler, (İstanbul: Can Yay., 2000).

Bu haber toplam 188 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim