• İstanbul 13 °C
  • Ankara 14 °C

Fahri Tuna ile Mülâkat Rüstem Budak

Fahri Tuna ile Mülâkat Rüstem Budak
“Akşamın Aydınlığında Portreler” üzerine… Bu şehrin önemli yüzlerinden biri. Öncelikle kendinizden bahseder misiniz? 835.222 Sakaryalıdan sadece biri Fahri Tuna.

Yazarlık yeteneğiniz ilk ne zaman kim tarafından fark edildi?

1974 yılı Aralık ayı. 15 yaşındayım, Adapazarı İmam-Hatip Lisesi 4-D (şimdinin 9-D) sınıfındayız. Edebiyat dersi hocamız Kemal Özdemir derste yazılmak üzere bir ödev verdi, “herkes bir hikaye yazsın”; yazdık, topladı. Ertesi derste sınıfa girdi, beni tahtaya kaldırdı. Ben “eyvah acaba ne suç işledim” diye korkuyla karışık merakla içindeyken “Arkadaşlar sınıfımızdan bir yazar yetişiyor, ancak tasvirlerini güçlendirmek kaydıyla” dedi ve yazdığım “Askerin Dönüşü” adlı yazımı okuttu bana. İlk fark edilişim budur diyebilirim. Sonra lise sonda Edebiyat Kolu başkanlığı. Ardından da – ne ilgisi varsa- mühendislik fakültesi…

Edebiyat- düşünce serüveninizde neler ve kimler etkili oldu?

Büyük Doğu, MTTB, İhvan Kitabevi, Mavera Dergisi… Merhum Numan Yazıcı, Sami Güçlü, Abdullah Gül, Yılmaz Güney, Selahaddin Şimşek… Bir gün Abdullah Gül-Sami Güçlü beni odalarına çağırdılar, bir ödev verdiler: Cemil Meriç’in “Bu Ülke”sini... O gün bugün “Bu Ülke” için çalışıyorum. Kısacası üzerimde hakkı olan daha nice değerli isimler var.

Hepimiz sizi Yenisakarya gazetesindeki Sakarya- Adapazarı tarihi- kültürü üzerine yaptığınız araştırmalardan- incelemelerden tanıyoruz. Edebiyat yönünüz bu meyanda Irmak dergisi süreciyle birlikte ele alındığında pek ön plana gelmedi. Edebiyat alanlarından biri olan portre yazarlığı alanını nasıl seçtiniz?

Aslında ben mizah yazarı olacaktım. 30 yaşındaydım. Bir gün merhum Özdeyiş Yazarı Selahaddin Şimşek, “hayır, sen mizah değil portre yazarı olacaksın, sende portreci istidadı (yeteneği) görüyorum” dedi ve elime acilen okumam gereken bir kitap listesi tutuşturdu. O gün bugün, yani yirmi yılı aşkın artık edebiyatın portre alanındayım; karınca kararınca yol almaya çalışıyorum.

Sadece insan portreleri değil olay- yer portreleri de yazdığınızı biliyoruz. Bu seçimleri yaparken neler sizlerin üzerinde etkili olmaktadır? Kimlerin ve nelerin portrelerini yazı ile resmedersiniz?

İtiraf edeyim; yüzü aşkın insan, mekan ve şehir portresi yazdım, hiç birini ben seçmedim; ya bir dost, ya bir gündem, ya da kendi kendilerini seçtirdiler. Hepsinin bir vesilesi, hepsinin bir hikâyesi var. 1991’de Adapazarı Belediyesi “şehir ve mekan tasviri/portresi” yarışması açtı, “Adapazarı; Gönlümüzün Başkenti”ni o yarışma için yazdım, ki bu ilk portremdir benim. Ardından Kadir Kuzu “Orta Camii”yi istedi ısrarla. O yazı “Çark Caddesi”ni getirdi. Şehir ve mekân portreleri ilkin 1993 Aralık ayında Türk Edebiyatı’nda yayımlanmaya başladı. Yedi İklim ve İzlenim’de devam ettiler. Yayımlanan ilk şahıs portrem Cemil Meriç’tir, Eylül 1997’de (Sayı 29) Ülke Dergisinde. Dergah Dergisinde de 4-5 kişi ve mekân yayımlandı. 2001 Ocak ayından bu yana ise aylık olarak yayımlanan Irmak dergisinde  düzenli portreler yazmaya gayret ediyorum.

Portrelerinizde hikayeci Recep Şükrü Güngör’ün deyimiyle şiirsel üslup ön planda görünüyor. Ülkemizin önemli şairlerinden olan Hilmi Yavuz kitabınıza takdim yazdı. Portrelerinizin şiirsel etkileri nelerdir?

Evet; Recep Şükrü beyin, Yılmaz Güney’in de katıldığı böyle bir görüşü var. Merhum Faik Baysal’ın, Hilmi Yavuz’un, Ercan Yılmaz’ın da başka başka görüşleri var. Benim, portrelerim hakkında söz söylemem yakışık almaz; okurlar ne görüyorsa, hissediyorsa öyledir. Şu kadarını söyleyebilirim; iki nokta ve noktalı virgüllerle örmeye çalıştığım fikirleri, yer yer kısa cümlelerle netleştirmeye çabalıyorum.

Rahat okunan, okuru rahatsız etmeyen bir Türkçeniz var. Dilde neye dikkat ediyorsunuz?

Tercih ettiğim Türkçe; günlük, yaşayan Türkçedir. Yani anamın, annemin, sokağın Türkçesi.  Mizahla başladığım için ben de yazılarımda zaman zaman ironi tadı hissediyorum: “Ayağında Kundura Türküsü İbrahim Tatlıses’e bütün Türkiye’ye ayakkabı satın alacak kadar para ve şöhret kazandırdı” gibi… Yine de en iyisini okur bilir.

“Akşamın Aydınlığında Portreler” kitabınızda seçilen kişilere genel bir kompozisyon içinde bakıldığında sizin dünya görüşünüzü de ortaya koyduğu görülüyor? Dünya görüşünüzün ana çizgileri nelerdir?

Bastığım toprak Anadolu toprağı; bütün yazılarımda bunun izlerini görebilirsiniz… Bazen Keramali eteklerinde bir çobanın, bazen tarlasında mısır çapalayan çiftçinin, bazen kahvehanede tavla atan Kadir Dayının, bazen şehrin en afili okulunda bir öğretmenin; ama daima bir Anadolu insanının bakışıdır kalemim; bu toprakların sesi, bu toprakların bakışıdır yazdıklarım; öyle de olmaya devam edecek yazdığım sürece. Arda Turan o kitaba çok önemli bir golden sonra kameralara anne ve babasının adlarını gösterdiği için girdi, şöhretiyle değil sadece, Faruk Şişman hiç yalan söylememiş bir kahraman olduğundan girdi meselâ. 

Kültür- sanat adamı olarak Balkanlardan Doğuya kadar geniş bir yelpazede gezme- inceleme fırsatı buldunuz. Bu geniş toprakların kelime coğrafyanıza nasıl bir etkisi oldu?

Elbette çok çok katkısı oldu; Balkanların kalbidir Üsküp, bir hicran şehridir Manastır, ayakları okyanusta, başı yıldızlarda rüya gibi bir şehirdir Mardin; medeniyetimizin bu simge şehirlerini görmeden bilmeden sevmeden yazılacak her yazının eksik olduğunu söyleyebiliriz.

İnsanı tanımak, kendini tanımak olarak algılanır. Siz insanları tanırken- tanımlarken kendi içinize yolculuk- kendi kendi kendinizle tanışma süreci oluşuyor mu?

En zor şeydir insanın kendi kendini tanıması. Ben bunu elli yıldır başarabilmiş değilim; dediğiniz gibi her yeni yazı, aslında kendi içimize bir yolculuktur esasında. Kendimi tanıma süreci, yoğun bir mücadele halinde devam ediyor diyebilirim.  

Portrelerini yazdığınız kişilerden tepki aldınız mı?

Bir astsubayın – Tarık Pekerken’in kulakları çınlasın – Orta Camii yazım için mahkemeye verme tehdidi ve orta düzeyde bir kekeme olan Yücel Çakmaklı’nın “ben kekeme değilim” diye kızıp darılmasını saymazsak, pek tepki almış değilim. Öte yandan yaşayanların portresini yazmanın zor, pek çok zor ve riskli olduğunu söyleyebilirim.

Kelime ile insan resmi yapmak olan portre yazarlığının zorlukları nelerdir? Portrelerinizi nasıl yazıyorsunuz?
Önce zihnimde oluşuyor ana hatlarıyla portre. Sona kaleme dökülüyor.  Sonra buzdolabına koyup soğutuluyor. Son düzeltme ve düzenlemeden sonra piyasaya çıkıyor yazı. Bir yazının ortaya çıkışı çok zaman alıyor. Yılmaz Güney’i, Osman Suroğlu’nu, Faruk Şişman’ı 45’er dakika gibi çok kısa sürede yazdım; ama yirmi sene artı kırk beş dakikada… Yazacağınız kişi veya şehir hakkında yeterli bilginiz varsa, gerisi kendiliğinden geliyor zaten. Yamaçlarda biriken sular misali, bir yerden kaynak şeklinde ortaya çıkıveriyor cümleler.

Şu ana kadar kaç portre yazdınız?

1991’den 2010’a… yirmi yılda yaklaşık yüz portre. Yirmi kadarı mekân, gerisi insan olmak üzere.

En çok sevdiğiniz beş portrenizi soracak olsak?

Ayırım yapmak doğru olmaz… İllâ bir cevap gerekirse; “Tek Kişilik Çoğunluk; Selahaddin Şimşek”, “İstanbul Türkiye’dir”, “Modern Tıbbın Beyaz Lekesi; Sadık Canlı”, “Babasının Soyadını Unutan Adam; Faruk Şişman”,  “Cemil Meriç; Türk Düşüncesinin Everest’i” diyebilirim.

Yaşamınızın her dönemini bu şehirde yaşadınız. Bu şehre olan sevginizi de biliyoruz. Anadolu’nun bu orta ölçekli şehrinde kültür- sanat- düşünce alanında kendinizi yetiştirdiniz- yetiştirildiniz. İstanbul gibi merkezler dışında böylesi bir imkân ve üretimi mümkün kılacak şeyler nelerdir? Tecrübeleriniz ışığında aktarır mısınız?
Rahmetli Selahaddin Şimşek  “İstanbul’da da taşra var, taşrada da İstanbul; olay sizin nereden baktığınıza bağlı” derdi. Adapazarı, Türk düşünce hareketleri bağlamında zengin bir şehirdir; bir çok düşünce hareketinin neşvü nema bulduğu bir şehirdir. Ayrıca İstanbul ve Ankara’ya da çok yakın. Siz belli bir birikim ve düzeye sahipseniz – er geç- İstanbul sizi kabul eder, ediyor. Yeter ki söyleyecek sözünüz olsun.


Fahri Tuna Kimdir?

1959 Sakarya (Kaynarca) doğumlu. Endüstri  mühendisi. Halen TYB Sakarya Şubesi Başkanı ve GAP Kültür Birliği Danışmanı. 1990’dan bu yana portreyle ilgilenen Tuna’nın yazıları Türk Edebiyatı, Yedi İklim, İzlenim, Ülke, Dergah, Irmak, Çalı dergilerinde yayımlandı. 5 araştırma kitabından sonra “Akşamın Aydınlığında Portreler” adlı kitabı 2010 yılı Ocak ayında Değişim Yayınevince yayımlandı.

sanatalemi.net
05.05.2010
Bu haber toplam 1631 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • Okul kütüphaneleri nasıl olmalı?15 Kasım 2018 Perşembe 12:00
  • Üsküdar Söyleşilerinin Konuğu Nurettin Durman14 Kasım 2018 Çarşamba 13:18
  • Kasım 2018 dergilerine genel bir bakış-314 Kasım 2018 Çarşamba 13:12
  • Kürşat Bumin hayatını kaybetti14 Kasım 2018 Çarşamba 10:17
  • Nursema Şeyma Oflaz, Biraz Zaman13 Kasım 2018 Salı 14:44
  • 1. Dünya Savaşı’nı anlatan kitaplar13 Kasım 2018 Salı 14:39
  • 24 yılda 513 camiyle bin 70 mescit satıldı13 Kasım 2018 Salı 10:16
  • Dünyanın en kanlı savaşının 100. yılı12 Kasım 2018 Pazartesi 09:32
  • Alâeddin Yavaşça bizim için neden özel biri?10 Kasım 2018 Cumartesi 14:06
  • 8. Malatya Film Festivalinde Konuk Ülke Filistin10 Kasım 2018 Cumartesi 14:04
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim