• İstanbul 15 °C
  • Ankara 12 °C

Fahri Tuna, " Serduvan " Yazarı Hikâyeci Recep Şükrü Güngör'le

Fahri Tuna, " Serduvan " Yazarı Hikâyeci Recep Şükrü Güngör'le
HİKÂYEMİZ MARAŞ AHİR DAĞI ETEKLERİNDE BAŞLIYOR Şairler diyarı Maraş’ın Ahir Dağı Bertis yöresi Kale köyünde – her yüz Anadolu insanının doksanı gibi- geçimini çiftçilikle sağlayan Cuma emmiye Cenabı Allah beşi kız beşi de erkek on çocuk nasip eder.
regrrrr

HİKÂYEMİZ MARAŞ AHİR DAĞI ETEKLERİNDE BAŞLIYOR

Şairler diyarı Maraş’ın Ahir Dağı Bertis yöresi Kale köyünde – her yüz Anadolu insanının doksanı gibi- geçimini çiftçilikle sağlayan Cuma emmiye Cenabı Allah beşi kız beşi de erkek on çocuk nasip eder. Hikâyemiz bin dokuz yüz yetmiş bir yılında – Cuma emminin ikinci oğlu- Recep Şükrü’nün dünyaya ‘merhaba’ deyişiyle başlar asıl. Kale bir dağ köyüdür; gün gelir – ki Recep Şükrü artık on iki yaşındadır- ovaya/yazıya inmek icap eder; Kadıoğlu köyüne göçülür. İlkokulu da bitirmiştir küçük Recep. 7 yıl sürecek İmam-Hatipli günler başlar. Derken sıra ‘üniversiteli olmaya’ gelmiştir, ‘denizi çok seven’ Recep – puanı da tutmaktadır zirâ- İstanbul Boğaziçi edebiyatı tercih eder (yapar demek daha doğrudur) ya  bir yandan da ‘kader ağlarını bir güzel örmektedir’; tercih formundan –sehven/yanlışlıkla-  Cumhuriyet edebiyatı kodlayacak, delikanlı Recep Şükrü’nün ‘Sivas Günleri’ başlayacaktır. Söz konusu yanlışlık ona ‘Milli Eğitim Öğretmenlik Bursu’ da getirecek, on çocuk babası Cuma emminin yükünü hafifletecek, yüzünü güldürecektir.

UZUNOLUK, DOST, IRMAK YAZILARI, RÜZGÂR, MARTI…

Hemen her Maraşlı üstün yetenek gibi ‘Hüdâ-yı nabit / kendiliğinden olma/doğuştan gelen’ güzel yazma söyleme yeteneğine sahip olan Recep Şükrü’nün yayımlanan ilk yazısı, - elbette daha lise öğrencisidir- Maraş’ta yayımlanan ‘Tarihî Uzunoluk’ dergisindedir; başlığı da ‘Münbit Şehir’ olan bir deneme. Yine lise öğrencisiyken ‘Dost’ta yazmaya devam eder. Gün gelir Sivas’a gelir; ‘Irmak Yazıları’ ve Hüseyin Kaya’nın ‘Rüzgâr’ında yayımlanır yazıları.1995’te Recep Şükrü Güngör, Hüseyin Kaya, Mustafa Uçurum, Sait Türkoğlu, Mustafa Oğuz’dan oluşan bir ekip kurulur, ‘Martı’yı çıkartmaya başlarlar. Recep beye göre ‘lambanın yandığı, öykünün belirdiği yer bu dergidir.’ 1996 yılında Cumhuriyet edebiyatı bitiren genç Recep Şükrü, Maraş Elbistan Özel Ceylan Lisesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak hayata atılır. İki sezon sonra Maraş merkezde bir kolejde öğretmenliğe başlar. Bu arada gönlünün sultanına da rastlayacak ve ‘ev’lenecektir Recep Şükrü hoca.

‘KAYIP RUHLAR KIRAATHANESİ’NDE ADAPAZARI’NI/ADAPAZARI’NDA YAŞAYACAKSINIZ

Günler günleri, aylar ayları, kitaplar kitapları kovalamaya başlayacaktır artık: İlk kitap ‘Yüreğinin Mevsimi’ (hikâye, İnsan Saati Yayınları) 2001’de merhaba der okurlarına, aynı yıl ‘Kurtuluş’ piyesi de aynı yayınevinden çıkacaktır. Gönül, kalem, yazı bir kez yola düşmesin, ardı da gelecektir elbet: ‘Hüsn İle Aşk’ (hikâye, Timaş, 2003), ‘Adem İle Havva’ (Sütun Yayınları, hikâye, 2005), ‘Yas Âyini’ (Nehir Yayınları, öykü, 2005), ‘Can Ağrısı’ (Sütun Yayınları, öykü, 2007) ve ‘Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’ (Sütun Yayınları, öykü, 2010). Unutmadan; Maraş’ta yedi yıllık ‘Edebiyat öğretmenliği’, 2003’ten itibaren İstanbul’da Özel Fatih Koleji’nde (beş yıl) sürecek, 2008’den bu yana da Adapazarı Özel Işık Fen Lisesi’nde yani şehrimizde devam edecektir. ‘Mekân/yazı/konu’ arasında da ‘doğrudan’ bir bağ’ kurulacaktır elbet; -okuduğum için söylüyorum-, Recep Şükrü beyin son kitabında büyük oranda Adapazarı’nı bulacak, Adapazarı’nı soluyacak, Adapazarı’nı keşfedeceksiniz; kâh Serdivan’dan şehre ‘göz atarak’, kâh Hızırtepe’ye çıkarak, kâh Çark caddesinde yürüyerek. Şunu söylemek de abartılı olmayacaktır: Recep Şükrü Güngör’ün ‘Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’ bir Adapazarı hikâyesidir.

NİHAT DAĞLI: ‘DERDİ OLAN BİR HİKÂYECİDİR O!’

‘Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’ni okurken kendimi iyi çekilmiş fotoğrafların sergilendiği bir salonda hissettim, hikâyeler anlatan hikâyeciyi de usta bir fotoğrafçı olarak karşıladım. Hikâyeciyi niye fotoğrafçıya benzetiyorum? Fotoğrafçı, dünyanın bir yerinde bir kez yaşanan ve çok az kişinin tanık olduğu ‘an’ları çeker. Uzaklarda yaşanmış ‘an’ların fotoğraflanmış hali olan kareler önümüze geldiğinde, kendilerine uzun uzun bakıp düşünürüz. Hikâyeciler de fotoğrafçılar gibidir! Dolayısıyla şu denebilir: İyi ki fotoğrafçılar var, böylelikle gözlerimiz ‘başkası’nı da görmüş oluyor. İyi ki hikâyeciler var, topladıkları ve paylaştıkları hikâyeler sayesinde hikâyemize hapsolmuyor, başka hikâyelere de açılıyoruz.  Recep Şükrü Güngör’ü uzun zamandır tanıyorum, hikâyeyle kurduğu varoluşsal bağın tanığıyım. Fotoğraf makinesini boynundan çıkarmayan usta fotoğrafçılar gibi, o da hayatın ortasında kalem ve defterleriyle birlikte yaşıyor. Karşılaştığı her bir insan yüzünde uzun yaşanmışlıkların izini arıyor. Ucundan tuttuğu iplikleri takip ederek yaşanmışlığın özüne varmak istiyor. Recep Şükrü Güngör’ün hikâyeciliğinde altını çizdiğim husus şudur: Derdi olan bir hikâyecidir o; dünden bugüne dünyanın aldığı hal, insanın gelip vardığı nokta, yaşadığı ülkenin evrilmeleri ‘can’ına dokunabiliyor. Ağrısı olan bir can ile hikâyeler yazıyor. Hikâyelerinde; insanın, varlığın ve hayatın hakikati adına gördüğü yitiğe ve yaşanan sahihliğe işaret ediyor. ‘

SEYİD ÇOLAK: ‘KAYIP RUHLAR KIRAATHANESİ, HİKAYELERİN SAYFALARA NAKIŞ NAKIŞ İŞLENDİĞİ BİR KİTAP’

Şair ve Millî Gazete yazarı Cafer Keklikçi, yazarın 6. hikâye kitabı olan ‘Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’ni şöyle değerlendirir: “Recep Şükrü Güngör, kendine özgü üslubunu kurmuş; dili akıcı, Türk hikâyesinde yeni ‘açı’lar deneyen usta bir yazar.” Milli Gazete yazarlarından yönetmen Seyid Çolak, ‘usta bir yaza’r cümlesi edebiyat camiasında sanatçıların birbirlerine yapabileceği ender iltifatlardır. Recep Şükrü Güngör Sütun Yayınları’ndan okuyucusuna sunduğu ‘Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’nde okuyucusuna yine kaliteli bir üslupla sesleniyor; kelimelerin özenle seçildiği, cümlelerin ustalıkla kurulduğu, hikâyelerin sayfalara nakış nakış işlendiği kitap, toplam 17 hikâyeden oluşuyor. İmza günlerini, ‘kitabın pazarlanmasında yazarın kullanılması’ olarak gören Güngör, bir bakıma da ‘benim imzam, hayallerimin ve yaşadıklarımın ürünü olan hikâyelerimdir.’ diyor. Eğer bir ayakkabı tamircisinin, bir dedenin, bir muhtarın, bir ninenin, bir kameramanın ya da bir temizlik işçisinin hikâyesini okumak istiyorsanız, ‘Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’ tam size göre’ sözleriyle değerlendirmektedir kitabı ve Güngör’ü. 

--------------------------------

RECEP ŞÜKRÜ GÜNGÖR’LE ‘HİKÂYESİ’ ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Seyid Çolak’ın Recep Şükrü Güngör’le söz konusu kitap üzerine yaptığı söyleşiyi – hoşgörüsüyle- kısaltarak yayımlıyoruz:

‘Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’ sizin 6. kitabınız. Son kitabınızın diğer kitaplarınızdan farkını değerlendirir misiniz?

Kayıp Ruhlar Kıraathanesi kitabında toplum meselelerini daha çok ele aldım. Kıyıda kalmış, görülmemiş yahut görülmek istenmemiş bizim insanımızın hikâyesini anlattım. Bir ayakkabı tamircisinin, bir dedenin, bir muhtarın, bir ninenin, bir kameramanın, bir temizlik işçisinin hikâyesi. Mütevekkil, ârif Anadolu insanını anlattım. Akıcı bir üslubumun olduğunu söyler eleştirmenler. Bütün kitaplarımda bu üslubu korudum. Son kitapla diğer kitaplar arasında bu bakımdan fark yok. Konularda yenilik var. Bireysel konulardan toplum meselelerine doğru evrilme var. Can Ağrısı ve Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’nde bu değişim daha açık görülür.

Martı, Yitik Düşler, Okuntu, Yedi İklim, Kuşluk Vakti, Yağmur, Hece Öykü ve Türk Edebiyatı gibi dergilerde yazılarınız ve hikâyeleriniz yayımlandı / yayımlanıyor. Dergilerle olan bağınızı nasıl değerlendiriyorsunuz? Edebiyat dergilerimizi nasıl buluyorsunuz?

Yazar, dergide yetişir. Dergi terbiyesinden geçmeyen yazar hep eksiktir. Çünkü çıraklık terbiyesi görmemiştir. Dergiler hikâyenin, şiirin, eleştirinin, makalenin, denemenin kalbidir. Necip Fazıl dergi geleneğinde yetişmiştir. Mustafa Kutlu, Hüseyin Su, Beşir Ayvazoğlu, Rasim Özdenören, Sezai Karakoç dergide yetişen mihver şahsiyetlerimizdir. Dergileri yakından takip ederim.

-Bazı hikâyeleriniz Mustafa Kutlu, bazıları da Rasim Özdenören’in hikâyeleriyle kıyaslanıyor. Hatta iki usta yazarın ortasında bir dil tutturduğunuz söyleniyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

-Bu iki isim de hikâyede mihver. Onlarla aynı yolda olmaktan rahatsız olmam ama benim yaptığım kendime ait bir dil. Ne Kutlu’daki kahve havası ne de Özdenören’deki derin kuyu var. Bende büyük bir huzur ülkesinin türküsü var. Konularım, beslendiğim kaynaklar onlarla kesişiyor. Kahvehaneleri, karakolları, hastaneleri, okul önlerini, çay bahçelerini gözlemlerim. Doğu ve Batı klasiklerini okurum. Ben her ikisinden de besleniyorum.

Kayıp Ruhlar Kıraathanesi, Cafer Keklikçi’nin bir şiirinden alıntıyla başlıyor. Hikâyeci olarak şiirle de ilgili olduğunuzu görüyoruz. Bu ilgiyi nasıl açıklarsınız?

Şiir şah, hikâye vezir. Sait Faik’in dostu Oran Veli, Ziya Osman Saba’nın dostu Cahit Sıtkı, Rasim Özdenören’in dostu Cahit Zarifoğlu… Yani hikayeciyi en iyi anlayacak kimse şairdir. Şairi de en iyi anlayacak olan hikâyecidir. Cafer Keklikçi ile olan dostluğum şiir ve hikâye ile oluşan bir dostluktur ama bu aynı şehirde kömür kokusunu hissetmemizden kaynaklanıyor. Sonra sonra hikâye ve şiir dostluğuna dönüştü.

Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’nde kimi hikâyelerde siyasi söylemlerden ve göndermelerden çekinmiyorsunuz. Yazarın gerçekten mesaj kaygısı olmalı mı?

Yazarın mesaj kaygısı olmaz. Onun ruh dünyası, onun dünya algısı mesajıdır. Yani hikâyede kurduğu dünya ile verir en iyi mesajını. Sait Faik sosyalizm kavramını kullanmadan anlatır sosyalizmi. Memduh Şevket de Kemalizmi anlatır. Biz onların hikâyelerindeki hayata bakarak anlarız mesajı. Mustafa Kutlu, Rasim Özdenören, Hüseyin Su da bizim ruh köklerimizle örtüşen bir dünya anlatır. Ben de sosyal dünyamı hikâyelerimde oluşturduğum atmosferle veriyorum. Dayattığım bir dünya yok, orada anlattığım benim yaşadığım hayat. Yaşanmasından huzur duyduğum hayat. Okur ister beğenir, kabul eder; ister beğenmez.

Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’nde kahramanları toplum içindeki yönleriyle anlatıyorsunuz. Özel hayatları hakkında pek bilgi vermiyorsunuz. Buradan hareketle hikâyede ne yapmaya çalışıyorsunuz?

Bireyi anlatırken toplumu dillendirmek istiyorum. Ben Mehmet diyorum ama okur onu Ahmet anlasın. Hasan’ın hayatı olarak okuyabilsin. Maksadım özel hayatları dillendirmek değil, bir sosyal meseleyi güzel pencereden vaka etmek. Hikayenin atmosferiyle okura huzurlu anlar yaşatmak. Huzursuz hayatın içinde küçük huzur zamanlarımız olsun istiyorum.

Türk edebiyatındaki kutuplaşmayı ve zıt görüşteki edebiyatçıların dertlerini birbirine anlatamadıklarını görüyoruz. Edebiyattaki fanatizme nasıl bakıyorsunuz?

Bağrıma bıçak sapladınız bu soruyla. İnsan önce yazar, önce sanatçı, önce şair olmaz. Önce insan olur. Can ve rızık verilene saygıyla başlar insan olmak.

Edebiyat dünyasında kendinize yakın hissettiğiniz isimler kimlerdir?

Şairlerim, hikâyecilerim, romancılarım, denemecilerim var. Bağın kopmaması için insan olma gayretimi sürdürüyorum. İnsanlardan bir insan olabildiğim sürece o bağ kopmaz. Cafer Keklikçi, İbrahim Gökburun, Sait Türkoğlu, Osman Alagöz, Bünyamin K., Necati Mert.

Hikâyelerinizi yazarken daha çok nelerden faydalanıyorsunuz?

Arka sokakları gezerim. Parklarda, kahvehanelerde, berberlerde, tamircilerde, pazarda, şehir meydanında, kitapçıda gözlemlerim. Okuduklarımla gözlemlediklerim içimde sürekli konuşan yaşlı nineyi harekete geçirir. O anlatır ben de yazarım. İyi metinlerin yazarları iyi okumalarla yetişmişlerdir. Beni kuşatan metinleri okuma peşindeyim. Onlar bir hikayeye sürüklüyor zaten. Yazarken defter kullanırım. İskeleti defterime yazarım. En güzeli içimdeki ninenin anlattığı hikâyelerdir.

Türk hikâyeciliğini değerlendirir misiniz?

Eleştirmenin işi bu. Ben hikâye yazmayı sürdürüyorum. Hikâyecilerimizi okuyorum. Mustafa Kutlu, Hüseyin Su, Necip Tosun, Abdullah Harmancı, Hasan Ali Toptaş, Ethem Baran, Necati Mert, Sadık Yalsızuçanlar, İhsan Oktay Anar, Rasim Özdenören gibi hikâye anlatıcılarını beğenerek okuyorum. Yılmaz Yılmaz, Mustafa Oral gibi hikâye anlatıcıları yeni isimler arasında ümit vaat ediyor. Bu anlamda Hece Öykü büyük bir misyon taşıyor. Zamanın süzgecinden geçecek ve üslupçular kalacak, diğerleri yaşadıkları günün ötesine geçemeyecek.

Bundan sonraki edebiyat çalışmanız ne üzerine olacak?

Hikâye yolculuğum sürsün isterim. Nasipten ötesi de yok. Uzun, çok uzun bir roman yazmak, tek roman yazmak isterim.

Yazarken nasıl bir ortam arıyorsunuz?

İnsan içinde yalnız. Çay bahçesi, kafeterya, kıraathane, pastane, otobüs durağı… Ama selam veren biri olmasın, nasılsın diyen olmasın, dikkatimi, yoğunluğumu bozan bir tanıdık çıkmasın.

Hangi hikâyenizin filme aktarılmasını isterdiniz?

Uzun Bir Secde, Tavukçunun Ölümü, Yangın Yeri, Dönüş, Çekiç Ayranı.

*:  Milli Gazete, 8 Mart 2010),

-----------------

Recep Şükrü Güngör / Hikâye

 

Serdivan

 

Yüzyılı temsil eden meclisten çıkmış tepede çanak ovayı seyrediyorsun.

 

Divana oturmuş bizi bekliyorsun. Geleceğimizi bildiğinden hazırlık yapmışsın. Yeni elbiseler giymişsin, traş olmuşsun. Bize ikramlar hazırlamışsın. Sahan sahan meyveler koymuşsun ahşap masaya.

Hanımelleri, zakkumlar, akasyalar, kara üzümler, ardıçlar, sedirler, asma bağlar, ne de güzel açmışlar. Neşe içindeler. Selvi, sundurmanın yanı başında boynunu bükmüş, seni ağırlıyor. Asmalar salkım salkım üzümlerini senin için şekerlemişler. Sedir, akasya, çalı, ardıç senin için salınıyor. Ortasındasın yeşilin.

Etrafında toplanmış, çevrelenmiş, çevrelemişiz.

Divan kurulmuş. Sen baştasın. Fıskıyeler çimleri yeşertiyor, parlatıyor, cilalıyor.

Sen sundurmada ana divanda konuşuyorsun. Gözlerimiz dört açılmış, hayretle, haşyetle dinliyoruz: “Şu âdem dedikleri el ayakla baş değil. Âdem manaya derler suret ile kaş değil.”

Sundurmanın mermerlerinde üç beş karınca yürüyüşe çıkmış, seni dinlemeye gelmişler. Mağara dostlarını da iki güvercin kapıda, bir yılan içerde dinliyordu. Güvercinlerin yuvası yılları tayyetmiş, eskimişti.

Bize kimselerin demediğini diyorsun. Daha önce duymadıklarımızı söylüyorsun.

Savaş burada yaşanmış. Şu tepede. Tepenin önünde, arkasında. Çatışmalar olmuş. Ciddi can kaybımız yok. Ordu meydanda beklemiş.

Yeşil vadiden aşağı kuzucuğa bakıyorsun. Oradan meydana göz atıyorsun. Sapanca, Pamukova, Hızırtepe, Karasu, Camili, Çark Mesire, Erenler…

Tepecik tepecik karşında şehir.

Şehirde gözleri küçük insanların. Şehirlerde insanların nefisleri büyük, gönülleri küçük olurmuş.

İlim de rızık da şehirde diyorsun. Ama kanaatsiz insanlar yığınına şehir denmesine de kızıyorsun.

İç çekiyorsun. Burada emeğin çok, göz ağrın çok, gönül vermişliğin...

Çenedere'den yukarısını yalpıyıp geliyor bakışların.

Senin yanında körleşmiş gibiyiz, senin ışığından başkasını görmüyoruz.

Adı Bağlar Caddesi, adı Erenler, adı Camili, adı Serdivan... Biz sadece senin ışığındayız. Adına ışık deyilesi. Şehre, ovaya, yöreye, bölgeye ışık saçıyorsun.

Gün batıyor, kocaman kızarmış elma sönüyor. Gecenin duası başlıyor.

“Bu güzel dergahta divana durdum/Ermişim ceminden atma ne olur/Âşıklar katına yorganım serdim/Özünü özüme ekle ne olur”

Karanlık denen güzelce örtü bürüyor tepecikler şehrini. Ayva kokusu sarmalıyor. Bülent Akyüz’ün, Murat Yalçın’ın, Hülya’nın, Nida’nın, Yusuf’un sesleri senin sessizliğine karışıyor. Şehir bir ayet gibi.

Tepede bir ışık, sabaha kadar parıldıyor. Sensin o. Biliyoruz ama gece misafir almıyorsun. Gecelerini sonsuza ayırmışsın.

Gece yürüyüşü yaptığın şüyu buluyor. Herkes senin gece yürüyüşünü konuşuyor. Sen kendi yürüyüşündesin. Halk sana özenerek gece vakti şehrin caddelerini, sokaklarını, mesire alanlarını dolduruyor. Dolduruyor ama seni anlayabildiklerinden mi! Gece yarıyı dönünce evlerine, ağır uykularına çekiliyorlar. Sen ise yürüyüşüne o zaman çıkıyorsun. Herkesin uykuda olduğu, saatte sen, O’ndan istiyorsun. Eksik yaratılmış insanoğlundan medet ummuyor, varlığın sahibine yöneliyorsun.

(…)

 

Bu haber toplam 312 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim