• İstanbul 18 °C
  • Ankara 15 °C

Fethi Güngör: “Millet-i İslam Camiası”nı Kurabilmek

Fethi Güngör: “Millet-i İslam Camiası”nı Kurabilmek

Dünya nüfusunun üçte birine yakın çoğunluğunu ve en dinamik kesimini oluşturan Müslümanların, ayırıcı vasıflarını ve ayrılığa yol açan konuları bir kenara koymaları, birleştirici vasıflarını öne çıkararak ön şart koşmaksızın “Müslüman Halklar Topluluğu”, “İslam Ülkeleri Topluluğu”, “Millet-i İslam Camiası” gibi bir kuşatıcı isim altında ivedilikle bir şemsiye kuruluş oluşturmaları gerekmektedir. Büyük çoğunluğun katılımıyla kurulacak böyle bir çatı kuruluş, mevcut sorunlar yumağının büyük bir hızla çözümlenmesine ve Ümmet-i Muhammed’in muazzam enerjisini yeniden toparlayarak sadece Müslüman toplumu değil, bütün bir insanlığı İslam’ın muhteşem ufkunda güvenlik ve huzura kavuşturmaya hizmet edecektir.

Müslüman toplulukları bir camia hâlinde bir araya getirme zorunluluğunu; engelleri, şartları ve uygulama modelleri açısından Muhammed Ebu Zehra’nın ‘İslam Birliği’ isimli eserinden -eserin altmışlı yılların başında yayımlandığını hatırda tutarak- birlikte okuyalım:

 

Çekişmelerden Uzak Durarak Bir Bedenin Uzuvları Gibi Bütünleşmek

“… Siyaset konuşulduğunda bazı şüpheler harekete geçer. Şüphelerin oluşturduğu toz bulutlarının arasında düşman saldırmak için bir giriş bulur. Daha sonra ise bu gediği Müslümanlar arasındaki ayrılık ve bölünmeyi büyütmek için genişlettikçe genişletir. İnsanların farklılaşan arzuları çoğalınca cemaatler bölünür, böylece güven ortadan kalkar ve ayrılık gerçekleştir. Böylece, Allah’ın sıkıca bağlanmasını emrettiği bağı koparanlar, konuşmak için açık ve geniş bir alan bulmuş olurlar. Ardından kendi üstünlüklerini ilan eder ve diledikleri ve arzuladıkları ne varsa onun propagandasını yaparlar!… (s.167).

Bizlerin şu konuda görüş birliğine varmamız yeterlidir: Müslümanların siyasi ve ekonomik açıdan sağlam bir birlik oluşturması ve tek bir vücut olarak birleşmiş bir kitle hâline gelmeleri bu yolla da Rasulullah’ın (s) şu kavlinin manasını gerçekleştirmeleri icap eder:

“Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”

(Buharî, Edeb 27; Müslim, Birr 66).

“Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine merhamet etmekte ve birbirlerini korumakta; kardeşlikte ve dostlukta birbirlerine çok sağlam bir şekilde kenetlenmiş bir bina gibidirler.” (Buhârî, Salât 88, Mezâlim 5, Edeb 36; Müslim, Birr 65; Tirmizî, Birr 18; Nesâî, Zekât 67).

 

Sorumluluklarımızı Kuşanarak Allah’a Kul Olma Görevimizi Birlikte İfa Etmek

Kur’an, Sünnet ve Selef-i Salihîn icmaı gereğince Müslümanların üzerinde karar kıldığı sorumlulukların ilki; İslam’ın belirlediği genel kardeşlik prensibi uyarınca aralarındaki anlaşmazlıkları ortadan kaldırmaları ve içlerinden bir grubun yekdiğerine zulmetmesine göz yummamalarıdır:

“Müminler sadece kardeştirler; öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı sorumlu davranın ki, O’nun merhametine mazhar olasınız!…” (Hucurât 49:10).

Kur’an-ı Kerim, Müslümanların, kendi sorunlarını çözebilecek ve anlaşmazlıklarını giderebilecek insanlardan oluşan bir toplum olduklarını, İslam’ın ilkelerinin onların arasını düzelteceğini ifade etmektedir.

İkinci sorumluluk; her bir Müslümana ferden ferda ve İslam toplumunun tamamına birden yüklenmiştir: Müslümanlar, içlerinden birine düşmanlık eden kimseye karşı topyekûn cephe almak zorundadırlar. Her kim bir İslam beldesini karşısına alırsa tüm Müslümanları karşısına almış olur. İslam topraklarının her karışı Müslümanlara aittir. Son Nebî’nin (as) Rumlarla savaşmasının sebebi, Şam’a giden bazı Müslümanları katletmeleriydi. Nitekim bu şekilde davranmak, Müslümanların tek bir ümmet olmasının doğal bir gereğidir (s.169-173):

“(Ey insanlar!) Kesinlikle bu (elçilerin takipçilerinden oluşan) ümmetiniz bir tek ümmettir ve Ben de sizin (bir tek) Rabbinizim: şu hâlde sadece Bana kulluk edin/ Bana karşı sorumluluğunuzu yerine getirin!” (Müminûn 23:52, Enbiyâ 21:92).

“Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez. Onu tehlikede bir başına bırakmaz, onu düşmana teslim etmez…” (Buhârî, Mezâlim 3 vd.).

Üçüncü sorumluluk; İslam düşmanlarının zayıf düşürdüğü ve hakir gördüğü Müslümanlar adına, din kardeşlerini bu değersizlik batağından kurtarıp özgürleştirene dek onları küçük düşürenlerle savaşmalarıdır. Bunun amacı; Müslümanların güçlü kılınması, Allah’ın sözünün yüceltilmesi ve dinleri hususunda kendilerini fitneye düşürecek kimselerin Müslümanlar tarafından durdurulmasıdır:

“Size ne oluyor da Allah yolunda “Ey Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan şu beldeden kurtar ve rahmetinle bize sahip çıkacak bir koruyucu ve destek olacak bir yardımcı gönder!” diye yalvaran güçsüz erkekler, kadınlar ve çocuklar için savaşmıyorsunuz?” (Nisa 4:75).

Bu sorumluluk; İslam’ın her bir beldesinden Müslümanların din kardeşlerine yardımcı olmalarını talep etmektedir. O hâlde, girdikleri topraklarda azgınlıkla Müslümanlara zulüm, aşağılama ve zilleti reva gören, İslam topraklarından herhangi birini ayaklar altına alma cüreti gösteren tüm zalimleri bu diyarlardan çıkarmak Müslümanların boynuna borçtur. Bu kutsal sorumluluğu yerine getirmediğimiz takdirde İslam’ın ilkelerini kendimize lâyıkıyla prensip edinmiş, tek bir ümmet hâline gelmiş ve Kur’an’ın hükümlerine boyun eğmiş sayılmayız. (s.175).

Dördüncü sorumluluk; iman ehlinin müminlerle dost olmaları, İslam düşmanlarını dost edinmemeleri ve Müslümanlar aleyhinde onlarla dostluğu sürdürmemeleri için ellerinden geleni yapmalarıdır:

“Allah size, sizinle din savaşı yapmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselerle iyilik ve fedakârlığa dayalı bir ilişki geliştirmenizi yasaklamaz: Çünkü Allah fedakâr olanları pek sever. Allah size, yalnızca sizinle din savaşı yapan ve sizi yurtlarınızdan çıkaran veya sizin çıkarılmanıza destek verenlerle dostluk kurmanızı yasaklar: Artık kim onlarla dostluk kurarsa, işte onlar zalimlerin tâ kendileridir.” (Mümtehane, 60:8-9).

O halde bir Müslümanın, Müslümanların vatanlarından sürülmelerini destekleyenlerle dostluk ilişkisi kurması doğru olmaz. Aynı şekilde Müslümanlara karşı zorbaca tasarruflarda bulunan ve onları ele geçirilecek bir ganimet, tüketilecek bir gıda ve düşmanlarına karşı kullandıkları orduları için bir malzeme olarak gören kimselerin de dostluğu kabul edilemez bir iştir. Nitekim bu kimselerin yegâne amacı İslam topraklarını yakıp yok etmek ve İslam düşmanlarını koruyup kollamaktır. Dolayısıyla, Müslümanların gayrimüslimlerle velayet içeren dostluk ilişkisi kurması veya bir din kardeşinin karşısında cephe alması caiz değildir (s.177):

Beşinci sorumluluk; herhangi bir İslam beldesinin başında bulunan yöneticinin, siyasi olarak gayrimüslimleri sırdaş ve güvenilir kimseler olarak yanında bulundurmasının caiz olmayışıdır. Bu, Kur’an-ı Kerim’de açık nasla yasaklanmış bir husustur (s.179):

“Siz ey imana ermiş olanlar! Sizden olmayan kişileri dost (sırdaş) edinmeyin. Onlar sizi yoldan çıkarmak için ellerinden gelen hiçbir çabayı esirgemezler ve sizi sıkıntıda görmekten hoşlanırlar. Şiddetli öfke ağızlarından taşmaktadır; kalplerinde sakladıkları ise daha da kötüdür. Biz (bununla ilgili) işaretleri sizin için (işte böylesine) açık ve anlaşılır kıldık, eğer aklınızı kullanırsanız!” (Âl-i İmran, 3:118).

Yukarıda sayılan bu sorumluluklar, üzerinde ümmetin icma ettiği gerçekler olup din açısından zaruri görülürler. Nitekim Kur’an-ı Kerim bu hususları kesin bir şekilde vurgularken sünnet de bu hususları açıkça ortaya koymuştur…

 

Yerel Âdetleri Koruyan Bir “Millet-i İslam Camiası” Kurabilmek

Son asırlarda İslam toplumlarının ve bölgelerinin birbirlerinden koparak uzaklaşmış olmaları her bir bölgenin kendi medeniyet temellerine özgü gelenekleri benimsemesine yol açmıştır. Bu sebeple bu topraklarda hükmeden bir sistemin, -İslam’a aykırı olmadığı sürece- hoş görülecek olan yerel örf ve âdetlerle uyumlu olması kaçınılmazdır.

Yaşadığımız zaman diliminde tek bir İslam devleti kurma çağrısında bulunmak isabetli değildir. Zira bu çağrı mevcut yöneticileri çok rahatsız edecek, hükmettikleri alanın ellerinden gitmesi korkusuna yol açacak, dolayısıyla böyle bir tehdit karşısında tedirgin olmalarına neden olacaktır. İşte bu durumda bir kral veya yöneticinin ‘İslam Birliği’ fikrine karşı doğrudan cephe alması, bu fikri daha beşiğindeyken diri diri toprağa gömmesi ve düşmanca güdülerle birlik umudunun gözlerindeki hayat ışığını söndürmesi kaçınılmaz hâle gelecektir (s.185).

“İslam Birliği’nin, ‘İngiliz Milletler Camiası’ modelinde olduğu gibi gerçekleştirilmesi en uygun olanıdır. Bu şekilde her bölge kendi hükümeti tarafından yönetilir ve bölgeler arasında hepsini bir araya getiren bir bağ bulunur.” Bir yazarın bu yerinde görüşüne bazı konular dışında itiraz edecek değiliz. Mesela, İngiliz milletler topluluğu içinde yer alan İslam ülkelerinin o camia ile bağlarını koparmaları gerektiği… (s.187).

Zira, günümüzde vatanları dışında yaşama mecburiyetinde bırakılmış birçok Müslümanın perişan edilmesi, yaşadıkları topraklardan mal varlıklarını arkalarında bırakarak çıkarılmaları olaylarında bu devletin de parmağı bulunmaktadır. Zalim Yahudiler İslam topraklarına Amerika ve İngiltere’nin emri ve desteği sayesinde yerleşmişlerdir. Özellikle İngiliz Milletler Topluluğu, İslam düşmanlarıyla Müslümanları bir araya getirmekte ve müminleri, din kardeşlerinin topraklarından çıkarılmasına ve eziyet görmesine destek olan kimselerle dost kılmaktadır. Müslüman halkları ve bize ait toprakları Yahudiler için bir ganimet ve onlara yakınlaşmak için adanmış bir kurban haline getirmiştir. Bu sebeple diyoruz ki: İslam Birliği’nin, önünde duracak herhangi bir engel ya da ayak bağı olmaksızın en kısa ve kolay yoldan kurulması gerekir. Ne var ki bazı Müslüman ülkelerin haçlı devletleriyle olan bağları korunurken İslam Birliği’nin sağlanabilmesini hayal dahi edemiyorum. Her türlü anlaşma, ittifak ve yukarıda zikrettiğimiz beş sorumluluğun yerine getirilmesini gerektiren İslami birliğe ters düşen tüm dostlukların bir kenara bırakılması elzemdir. Eğer tüm İslam topraklarındaki Müslümanlar bu kutsal birliğe yönelirlerse diğer milletlerle kurulmuş olan mevcut ilişkiler kendiliğinden ortadan kalkacak ve Müslümanlar İslam’ın gölgesinde toplanmış bir iman dostluğuna sahip olacaklardır (s.189).

İslam birliğinin milletler camiası veya federalizm yoluyla gerçekleşmesi benim açımdan önemli bir fark oluşturmamaktadır. Ancak her hâlükârda tüm İslam beldelerinin siyasi bir birleşme içine girmeleri gerekmektedir. Böylece tüm İslam ülkeleri Müslümanların dostlarıyla dostluk kurar, düşmanlarını kendisine düşman kabul eder. İslam ülkelerinden birini karşısına alan herhangi bir gücü yalnızca saldırıda bulunduğu bölgeye değil tüİslam ümmetine düşman olarak kabul eder.

Aynı şekilde İslam beldeleri arasındaki anlaşmazlıkların da Müslümanların çabasıyla çözülmesi gerekir. Yabancı bir devletin İslam bölgesinin iç işlerine herhangi bir sebeple müdahale etmesi tüm İslam birliğine yapılmış bir saldırı olarak kabul edilmelidir. İslam beldelerinden birine saldırıda bulunan veya bu yönde bir çaba gösteren devletle tüm bağlar koparılmalıdır. Müslümanların toplu olarak belirli bir ilke üzerinde görüş birliğine varmaları veya ortak bir karar almaları hâli dışında yabancı bir devletle bir anlaşma yapması doğru değildir. Aynı zamanda yapılacak hiçbir anlaşmanın süreklilik vasfını haiz olmaması gerekir. Zira belirli bir süreliğine yapılan anlaşmalarda taraflar birbirlerine karşı dikkatli olurken, süresiz anlaşmalarda gaflet ve rehavetten doğacak olası bir tehlike bulunmaktadır. Nitekim süresi belirlenmemiş her anlaşma unutkanlığı da beraberinde getirmektedir (s.191).

Böylece İslam devletlerinin uygulamaları gereken sistem ‘İslam Birliği’ tarafından belirlenmiş olur. İslam düşmanlarını dost edinen ve onlarla bir olup ümmete tuzak kuran tüm liderler, İslami birliğin belirlediği sınırlardan çıkmış ve İslam kardeşliğinden ayrılmış kabul edilir:

“Siz ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları veli/dost/müttefik edinmeyin! Onlar birbirlerinin müttefikidir. Sizden her kim onları müttefik edinirse, o onlardan olur. Şüphesiz Allah zulme gömülmüş bir topluma rehberliğini bahşetmez.” (Mâide 5:51).

Biz, İslam birliğinin temel ve ilkelerinin; şahsi hevesler ve amaçlardan uzak bir şekilde Müslüman camia tarafından belirlenmesi çağrısında bulunuyoruz. Bu camianın gerçekleştirdiği işler birer hüküm, aldığı kararlar birer sistem olmalıdır. Bu birlik, yukarıda açıkladığımız beş temel ilke ve İslam’da zaruret sayılan tüm ameller çerçevesinde çalışmalıdır. Mazide Müslümanlar, aralarındaki çatışmalar şiddetlendiği vakitlerde bu ilkeleri göz ardı etmiş ve her kral kendi ordusuyla bir diğerine savaş açmıştır! Tüm bu keşmekeş içerisinde Müslüman halklar, kralların yaktığı ayrılık ateşlerinin ortasında eriyip gitmiş ve en sonunda İslam düşmanları tarafından tek lokmada yutulmuştur! Öyle ki şimdi yeryüzünde hangi İslam beldesine baksak ya yabancılar tarafından istila edildiğini ya da onların nüfuzuna boyun eğmiş bir hâlde olduğunu görürüz… (s.193).

… İslam’ın ruhuna uygun şekilde düzenlenmiş bir hac organizasyonu Müslümanların birbirleriyle tanışmalarına ve birlik oluşturmalarına giden yolda önemli bir aşamadır. Eğer İslam’ın gerektirdiği ibadetlerin manaları, amaçları ve hedeflerini gerçekleştirmez, işaretle gösterilmesi gereken hakikatlerini işaretle, sözle haykırılması icap edenleri sözle ortaya koymazsak yeryüzünde Müslümanlara ait bir güçten söz etmemiz mümkün olmaz (149).

Öz yurdumuzda toprak köleliği hâlinden kurtuluşumuzun tek yolu vardır; o da toprağımızı verimli kılan zenginlik kaynaklarını geri almak ve kendi namımıza kullanmak için birlik olup yardımlaşmaktır. Böylece sahip olduğumuz zengin nimetlerden başkaları değil ilk önce ve bizzat bizler faydalanmış oluruz. Eğer bizler bu kaynakların tamamını kendi adımıza çıkarırsak, çevresinde uygun fabrikalar kurarsak, toprağın hasadını toplarsak ve aramızda adaletle paylaşırsak işte o zaman gerçek bir güç, müreffeh bir hayat ve daha birçok güzellik bize ait olur. Sahip olduğumuz bunca nimetin ve hayrın ortasında başkalarına muhtaç hâlde yaşamaktan İslam Birliği sayesinde kurtuluruz vesselam…” (s.197-199).

 

Kaynak:

Muhammed Ebu Zehra. (2016). İslam Birliği (el-Vahdetu’l-İslâmiyye), çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, s.167-199.

Bu haber toplam 66 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim