• İstanbul 24 °C
  • Ankara 27 °C

“Gazali’siz ve Ebu Hanife’siz Bir Hayat Düşünemiyorum”

“Gazali’siz ve Ebu Hanife’siz Bir Hayat Düşünemiyorum”
Bilge Hekim; Sadık Canlı - IV / Fahri Tuna

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin İlk Öğrencilerinden Sadık Canlı

Cerrahpaşa adını, kurucusu III. Murad’ın sadrazamı; cerrah Mehmet Paşa’dan (1593) alan bir semttir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 1967 yılında sağlık alanında uzmanlar yetiştirmek ve kaliteli sağlık hizmeti vermek amacıyla bir kurum daha kurar: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi.

İlk senenin öğrencilerinden birisi de 1948 yılının 14 Mart’ında, tıp bayramında dünyaya gelen Adapazarlı Ahmet Sadık Canlı’dır.

Cerrahpaşa’yı da okulunu da çok sevmiştir Sadık Canlı. Hocaları arasında ‘Deliliğin Tarihçesi’ni yazan Emine Melek Kaya, orta irtifa fizyolojisi üzerine çalışan Meliha Terzioğlu, RES malformasyonlarının sebepleri üzerine çalışan Halit Kayalı, görme bozuklukları üzerine çalışan Muammer Bilge, lipid metabolizması üzerine çalışan Hatice Bodur, nikotin asid amidin karaciğerdeki oksidasyonları üzerine çalışan Ahmet Araz, böbrek taşları ve pankreas fermentleri üzerine çalışan Nevzat Baban, parazitozların epidemiyolojisi üzerine çalışan Ekrem Kadri Unat, parazitolojik seroloji üzerine çalışan Suat Vural, parazit faunası üzerine çalışan Ahmet Merdivenci, endokrin sistem ve kanser üzerine çalışan Sait Eser, fizyopatoloji üzerine çalışan Ziya Kaptanoğlu, kalp damar hastalıklarında florun etkisi üzerine çalışan Orhan Demirhindi, tümör araştırmaları üzerine yoğunlaşan Talia Bali Aykan, patolojik anatomi üzerine yoğunlaşan Feriha Öz, kanda alkol dozajları üzerine çalışan Şemsi Gök, benzoil kolinin farmakolojik etkileri üzerine yoğunlaşan Alaeddin Akçasu, farmakolojik çalışmalarıyla tanınan Zeki Özüner, karaciğer hastalıkları üzerine yoğunlaşan Osman Barlas, kardiovasküler hastalıklar üzerine çalışan Hakkı Ogan, yine kardiovasküler sistem üzerine yoğunlaşan Orhan Ersanlı, kanama diatezlerinde patogenezin çözümü üzerine yoğunlaşan Orhan N. Ulutin, akciğerin bakteriyel infoksiyonları üzerine çalışan Rıdvan Gülbaran, koroner dolaşımı ve miyokard metabolizması üzerine çalışan Kenan Binak, karaciğer hastalıkları üzerine yoğunlaşan Muzaffer Gürakar, malign lenfomalarda anerji problemi üzerine yoğunlaşan Asuman Müftüoğlu, kalp hastalıkları ve EKG üzerine yoğunlaşan Altan Onat, kalp hastalıklarında ve akut nefritlerde aldosteron skresyonunun durumu üzerine çalışan İsmail Dinç, koagülasyon üzerine çalışan Şengün Balkuv Ulutin, arteriosklerozdaki hiperkogaulabilite üzerine çalışan Nuran Akman, miyokard fonksiyonu ve metabolizması konularında çalışan Dinçer Uçak, histaminin dokudan liberasyonu üzerine çalışan Reşat Garan, tiroid hastalıklarında deneysel psikoloji üzerinde yoğunlaşan Suphi Artunkal, diabetoloji üzerinde çalışan Celâl Öker, C vitamininin surrenal cortexe etkileri üzerine çalışan Şefik Kayahan ve son olarak kardiovasküler sistem ve solunum fonksiyonu üzerine yoğunlaşan Fahir Melek Göksel bulunmaktadır.

Cerrahpaşa artık Sadık Canlı’nın ikinci adresi olmuştu. Derslerden arta kalan zamanlarında sınıf arkadaşları veya İstanbul’da okuyan diğer Adapazarlı arkadaşlarıyla sık sık İstanbul’u keşfe çıkıyorlardı. O hem İstanbul’da okuyor, hem de İstanbul’u okumaya çalışıyordu.

Ord. Prof.Dr. Süheyl Ünver’den Aldığı Medeniyet Dersleri

Hocaları arasında en çok etkisinde kaldığı isim Ordinaryüs Profesör Süheyl Ünver’di hiç kuşkusuz. O medeniyetin, yirminci yüzyılda en büyük taşıyıcısı ve yaşatıcısıydı zira. Tıp dersleri kadar, zarif kişiliği, derslerde anlattığı ilmî ve irfâni hakikatler, gençleri olumlu yönde etkisi altına alıyordu, elbette Sadık Canlı’yı da. Bir de, gece gündüz usanmadan çalışması, tezhip ve resim çalışmaları da vardı Süheyl Hoca’nın, başlı başına canlı bir İstanbul tarihiydi. Yalnız İstanbul değil, Türk tarihi idi! Bir gün Şair Yahya Kemâl’den anlatıyor, diğer gün Tırnovalı Ahmet Amiş Efendi’den. Bir gün hattat eniştesinden, diğer gün düşünce adamı Cemil Meriç’ten bahsediyordu.

Tıbbın hastalık kadar düşünce ve estetik tarafını, irfan boyutunu ilk Süheyl Hoca’yla fark etti genç Sadık. ‘Biz irfan medeniyetiyiz’ diyordu Süheyl Ünver Bey, ‘biz estetik medeniyetiyiz’ diyordu, ‘akıl kadar hoşgörü, sağlık kadar merhamet medeniyetiyiz’ diyordu. Yakın dostu medeniyet şairi Yahya Kemal’den alarak; “Kökü mâzide olan âtiyiz.” diyordu.

Süheyl Hoca’nın sözlerinin, akla yatkınlığından çok gönle sinen bir tarafı vardı. Yüzünde edep, umut, güven vardı hep. Söyledikleri muhatabının kalbine dokunuyordu.

Bu sırada İmam Gazali okumaya başlamıştı genç Sadık. Okumalar ilerledikçe Gazali’nin dedikleriyle Süheyl Ünver’in söyledikleri, jest ve tavırları arasında yakın bir bağ görmeye başlayacaktı.

İstanbul serüveni, bir diğer ifade ile Cerrahpaşa Macerası bir o kadar da renkli ve başarılı geçecekti.

Sınıf arkadaşları mı kimlerdi?

Bugünlerin çocuk hematolojisi profesörü Leyla Ağaoğlu, cerrahi profesörü Ali Akdeniz, ruh ve sinir hastalıkları uzmanı Sami Akkuş, Adapazarlı Ürolog Turhan Anık, kadın hastalıkları profesörü Afyonlu Niyazi Aşkar, kulak burun boğaz uzmanı Konyalı Mehmet Atay, uzun senelerdir Büyükçekmece’de yaşayan iç hastalıkları uzmanı Selçuk Aytaç, İstanbullu kardiyalog Mordehay Bardavit, uzun yıllardır Beykoz’da yaşayan çocuk hastalıkları uzmanı Trabzonlu Ahmet Hulusi Batu, İstanbul Ermenilerinden genel cerrah Vartkes Beyleryan ve onlarca değerli hekim daha…

Yedi yıllık İstanbul macerasında nerelerde mi kaldı Sadık Canlı? Annesi Vasfiye Hanım Teyze’nin bizzat kendisinin gelip tuttuğu evlerde tabii. Niye mi Vasfiye Hanım yoruluyordu; öğrenciye ev verilmiyordu o yıllarda da, ondan.

İlk yıl Tepebaşı’nda kaldılar, sonra Aksaray, Cerrahpaşa, Kurtuluş, Harbiye ve Kocamustapaşa’da. Her yıl bir başka evde. Ev arkadaşı da, ömründeki en yakın arkadaşlarından hemşerisi Ürolog Turhan Anık’tı. İkisi de Adapazarlı, ikisi de 1948 yılı Mart ayı doğumluydular ve en kıymetlisi liseden de arkadaştılar.

İstanbul’daki ilk senelerinde Sadık kimya’da, Turhan da gazetecilikteydi. O sene Tarlabaşı’ndaki kiralık evde dört kişi kalmışlardı: Turhan Anık, yine Adapazarı Lisesi’nden sınıf arkadaşları Bahattin ve Savaş ile.

1967’de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi açılınca oraya müracaat ettiler, çünkü ne Sadık kimyadan memnundu, ne Turhan gazetecilikten. Sınavları kazanıp oraya geçtiler, evi de Aksaray’a taşıdılar, yine Vasfiye Canlı’nın desteğiyle.

Bu kez yine dört kişiydiler, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencileri Sadık Canlı ve Turhan Anık:  Yanlarında Özel Şişli İktisat Fakültesi öğrencilerinden Asım Uzel ve Suat Yünüak vardı.

 

‘Birinci Döneminde de  Hep Kitap Vardı Hayatında”

Üçüncü yıl, babası vefat eden Asım, Adapazarı’na dükkânın başına dönecek, Suat da Almanya’ya gidecek, bu nedenle evden ayrılacaklardı. Sonraki beş sene artık Sadık ile Turhan başbaşa aynı evi paylaşacaklardı.

Yedi yılda altı kez ev değiştirme sebeplerini ev arkadaşı Ürolog Turhan Anık; “Evimize o kadar çok giren çıkan olurdu ki gürültü patırtımızdan rahatsız olan ev sahipleri ikinci yılımıza tahammül edemezlerdi. Bir tek Aksaray’da iki yıl üst üste kalabildik. Onda da ev sahibimiz bizi çok sevmişti; ama o da gürültümüze ancak iki yıl dayanabilmişti.” sözleriyle açıklıyordu.

“Ben Sadık’ın lise, üniversite ve Almanya dönemi arkadaşıydım; tam yirmi sene yan yanaydık onunla. Ben onun birinci döneminin arkadaşıyım aslında; fakat aslında Sadık üniversite yılları boyunca da hep kitap okurdu. Hele Ramazan ayında… Kendini tamamen okumaya verirdi. Yedi yıl boyunca orucunu da tuttu. Onun yüzünden ben de çok oruç tuttum. İkinci dönem hayatının ipuçları onun birinci döneminde de vardı yeterince.” diye ekleyecekti Turhan Anık, yakın arkadaşlıkları üzerine konuşurken.   

 

“Gazali ve Ebu Hanife’siz Bir Hayat Düşünemiyorum!”

İyi okuyan bir çocuktu o, iyi okuyan bir genç oldu sonra. Tamam, hareketli bir gençti, motorsikletli bir gençti, gitar konserleri veren bir gençti, sosyal bir gençti. Bunlar doğruydu… Ama ömrünün her anında onun hayatının ana mihveri kitaptı, kitaplardı daima!

İstanbul’da, medeniyetimizin başkentinde okuyordu üstelik. İstanbul’da okumak ne güzel şeydi; hem İstanbul’da okuyordu hem de adım adım İstanbul’u okuyordu…

Gazali’nin İhya’sından başını kaldırdı, düşündü genç adam. Salacak’taydı. Demli çayından bir yudum daha çekti. Boğazın rüzgârı esiyor; hem saçlarını hem gönlünü şen ediyordu. Karşıya, uzaklara baktı. Kral saraylarının duvarlarını süsleyen ünlü resim tabloları kadar muhteşemdi İstanbul. Topkapı Sarayı tüm ihtişamıyla karşısındaydı. Beş yüzyıl yeryüzünün yarım küresini bu binalardan yönetmişti ataları. Nal seslerini işitti Tuna boylarından. Meriç’ten, Vardar’dan, Akdere’den Mostar’a uzandı; dedelerinin memleketine. Bir Fatiha okudu Bosna’da medfun büyüklerine…

Altı minareli Sultanahmet, bin beş yüz yıllık kadim Ayasofya, Kapalıçarşı’nın gürültüsü koşuşturması arasında huzur limanı Nuruosmaniye, eski Genelkurmay Bakanlığı, şimdilerde İstanbul Üniversitesi’nin huzur kapısı Beyazıt. Ve Süleymaniye’ye takıldı gözleri. Sinan’ın eserine çakılı kaldı bakışları bir müddet. Ne ihtişamdı bu ya Rabbi, ne sadelikti, ne yalınlıktı! Büyük olduğu kadar da şık bir kubbenin arkasında, adeta Yunus’un şeyhi Taptuk Emre karşısındaki el pençe bağlamış edebiyle duruşunu andıran; öndekiler uzun arkadakiler daha kısa, birbirinden zarif dört minare... Yalınlığın ihtişamı da tadına doyulmazdı gerçekten.

Ertesi gün Cumaydı, Süleymaniye’ye gitmeliydi Cuma namazına. Gönlü lezzetlenmeliydi. Büyük Itri’nin tekbirine bayıldığını hatırladı. “Allahü ekber, Allahü ekber…” Taşa adeta hayat veren, ruh veren Sinan’ın Süleymaniye’sine doyamıyordu.

Üç beş yakın arkadaşını daha davet etmeliydi. Cuma çıkışı onlara harika lezzetiyle birer tabak kuru fasulye ikram etmeliydi cami karşısındaki salaş lokantalardan birinde. Zira Süleymaniye’nin kuru fasulyesi de, hâlden anlayanlar için, cami kadar aranan bir lezzetti. Estetikle ruhun, mimari lezzetle damak zevkinin yakın akraba olabileceğini düşünüyordu şimdi de.

Annesinin yaptığı enfes sarmalar geldi aklına. Evet, yarın Süleymaniye’de kılacağı Cuma namazından sonra, Adapazarı’na koşmalı, şehrine, babasının şefkatli bakışlarına, anneciğinin kollarına sığınmalıydı.

İhya’ya döndü yeniden.

“Gazali…” dedi içinden. “Gazali ile Ebu Hanife olmasa bu din, bu medeniyet zor ayakta kalırdı bin dört yüz yıl. İhya’sız ve El-İhtiyar’sız bir hayat düşünemiyorum. Her Müslüman genç bu iki kitabı mutlaka okumalı. Bu iki büyüğü okuyup anlamadan hayatı da, insanı da, dünyayı da anlamak zor.” dedi. Gazali’nin her biri ayrı bir hikmet kokan satırlarının arasında yürüdü gitti.

İleride binlerce kitaplık bir kütüphanesi olacağı işte o günlerden belliydi.

Bin dokuz yüz doksanların ortalarında, kendisiyle yapılan bir söyleşide “Ne kadar kitabınız var?” sorusuna; “Dört bin kitabım var.” diye cevap verecekti. İşin ilginci; bunların hemen hepsi okuduğu kitaplardı.

‘Kitap kurdu’ tabirinin en yakıştığı adamlardan biri olacaktı; çok okuduğu için zaman zaman dostlarına yakınsa da

4b.-sadik-canli.jpg

Bu haber toplam 1022 defa okunmuştur
  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim