Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, sevelim sevilelim...

Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, sevelim sevilelim...
Türkiye Yazarlar Birliği Şeref Başkanı ve Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni Daimi Heyet Başkanı D. Mehmet Doğan'ın Kazan'da yapılan Türkçenin 11. Uluslararası Şiir Şöleni'ni açış konuşması

Anadolu’da, benim doğduğum topraklarda 8 asır önce yaşamış, sözü dosdoğru söylemiş ulu bir şairin yalın, fakat okyanus gibi engin bir deyişi bu...

Diyebiliriz ki, burada, Kazan’da bulunuşumuz, bu tek satırlık sözün icabı...

Tanış olmak, birbirimizi bilmek...Kendimizi bildikten sonra, yakınlarımızı bilmek ve tanımak, sonra biliş halkasını genişletmek...Ucu sonsuza kadar giden bir tanışıklık ve bilme...

Kazan’la, bu çok çileler çekmiş, büyük badireler atlatmış, güngörmüş güzel şehirle tanışmak; onun yüzlerce yıllık şiir sesini duymak ve bugüne gelen şairlerini yakından tanımak...

Bunun için üç beş gün yetmez belki...Her işin bir başlangıcı vardır. O başlangıç için buradayız...

Bu şiir şöleninin hazırlıkları sürerken, kime Kazan’dan bahsetsek, hiç garipsemedi, coğrafî bir uzaklık asla akla gelmedi. Dede Korkut hikâyelerinden birinin kahramanı Salur Kazan’ın şehri diye düşünüldü her halde. Hele bir Ankara’lı, ki ben de öyleyim, kendini Kazanlı sayabilir... Çünkü Kazan Türkiye’nin başkalası Ankara’da bir ilçe. Biz istediğimiz anda Ankara’nın neresinde olursak olalım, yarım saatte Kazan’a gidebiliriz. Buraya gelmeden bir hayli yolum düştü Kazan’a...Ankara’nın Kazan’ı, Ova çayının kenarında kurulmuş küçük bir yerleşme idi, şimdi sanayi şehri oldu. “Türkiye’nin uçak fabrikası Kazan’da” desem, ne demek istediğim anlaşılır her halde...

Ve ben bir Kazan’dan başka bir Kazan’a geldim...Dönüşüm de Kazan’a olacak!

Kazan Ankara’nın bir parçası, belki şöyle de söylenebilir: Ankara Kazan’ın bir parçası!

Dilimizin şiir şölenlerinin 11.sini Kazan’da, bu köklü medeniyet merkezimizde icra edeceğiz... Şiir kervanımız, adıyla anılan devleti kuran Osman Bey’in rüyası Bursa’dan 23 sene önce çıktı yola, oradan Türkistan bozkırlarına yöneldik. Almatı’da, Aşgabad’da mola verdik. Sonra bir hayli güneyde, Kıbrıs’ta Girne’ye kondu şiir kuşumuz. Ardından Avrupa’nın parlamento başkenti Strazburg şehrinde durakladık. Hep bir gün Kazan’a gelmeyi düşündük. Bu arada arkadaşlarımız Kazan’da yapılacak bir şölen için hayli çaba sarfettiler... Demek ki, zamanı değilmiş. Fakat çok yaklaştık, 10 yıl önce Kırım’da, Akmescid’de 6. şiir şölenini geçirdik. Bağçesaray’a uğrak verdik, İsmail Gaspıralı’nın divanında durduk, o büyük ruha rahmetler okuduk. Daha sonra büyük bir şairimizin, Yahya Kemal’in memleketi Üsküb’de konakladık. Sonra Bakü’ye uğradık ve ardından Balkanlar’da Prizren’de şairlerimizle beraber olduk. Nihayet müslüman geçmişimizin doğu coğrafyasına, Kırgızistan’a, Bişkek’e vardık. Manas’ın ülkesinden destanlar devşirdik ve şimdi Kazan’dayız. Dilimizin kuzey sınırlarında, Müslüman geçmişimizin bin yılı aşan batısında...

Kazan şairler ülkesi...Bu şölenin büyük ödüllerinden biri Kazan’ın ünlü şairi Abdullah Tukay adına veriliyor. Tukay bizim Kazan’dan en çok duyduğumuz, bildiğimiz şair. Onun şiirlerini okuyunca çok tanıdık geldi bana. Sanki Türkiye’deki çağdaşları olan Namık Kemal’i, Mehmed Âkif’i okuyormuşum gibi:

Kaçan sun, iy fekıyr millet, beharın!

Kaçan kiter kiçin, kilir neharın?

Kilir melle kabirge min sörilgeç,

Kıyamet könde min ülip tirilgeç?

Ne zaman ey fakir millet baharın/Ne zaman gider gecen, gelir gündüzün/Gelir mi ben kabre düşünce/Kıyamet gününde ben ölüp dirilince...

Bu mısraları okuyunca, Abdullah Tukay’ın bu dünyaya erken vedasının, 27 yaşında ölümünün sırrını anlar gibi oldum...

Bizim dilimizden düşmeyen şu mısralarda sanki Mehmed Âkif, Tukay’a sesleniyor...

Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım

Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım

Tukay’la Mehmed Âkif 20. yüzyılda aynı duyguları dile getirdiği gibi, sözün başında ismini zikrettiğimiz Yunus Emre ile Kul Şerif de asırlar önce aynı hissiyatı söylüyor:

İy künil, bil bağlama, kübni kiçürgen dünyadır,

Bu ülim şirbetin halıkga içürgen dünyadır.

*

Bilirim seni yalan dünyasın

Evliyaları alan dünyasın...

Yunus’la Kul Şerif’i birlikte anmak, hem de Kazan’da... Aynı zamanda bir devlet adamı, ilim adamı Kul Şerif. Yarın, yani iki ekim, oktabır 1552’de bu dünyaya veda eden Kul Şerif’in şehadetinin 563. yıldönümü... Ben derim ki, belki de o şairi, o âlimi, o şehidi yâd için günü gününe buradayız..

Mekân ve zaman ilgisi düşünülmeden insanları, eserlerini ne kadar anlayabiliriz? Kazan, Tataristan coğrafyası, bize yüzlerce yıllık tarihin boşuna yaşanmadığını ilân ediyor. Bu coğrafyadan yüzlerce, binlerce yıl bir çok kavimler gelip geçti. Her birinden belli belirsiz izler kaldı. Fakat, Kıpçaklar, Tatarlar bu coğrafyayı kalıcı yurt tutarak can ü gönülden benimsedi. Ve Kazan ve çevresi köklü bir medeniyet merkezi olarak yükseldi.

Çok sevmek çok ızdırap çekmenin kardeşidir. Bu sevgi ve ızdırap Tataristan’ın ve Tatarların varlık sebebi.

Anadolu, Türkiye, Tataristan’la benzer bir kaderi paylaştı desek çok hata etmeyiz. Türkistan coğrafyasının kuzeyinden Tatarlar, güneyinden bizler yürüdük ve bugünkü vatanlarımızı kurduk. Büyük zaferler kazandık, zaferlerimiz kadar yenilgilerimiz de oldu... Her şeye rağmen topraklarımızda var olduk, başımız dik yaşadık.

Türkiye ile Tataristan Türk dünyasının, İslâm dünyasının modernleşme sancılarını erken dönemde çeken ülkeler. Modernliğin sömürgecilik şeklinde dünyayı istila ettiği dönemde kimliğimizi koruyarak, kendimiz olarak var olmanın zorlu mücadelesini Tatar halkı kuzeyde, biz güneyde verdik. Ancak bizim mücadelemiz, kararlılığımız diğer topluluklara nefese aldırdı. Osmanlılar Avrupa ile yüzyıllarca savaştılar, ama bu onların gücüne teslim olmadan onlardan yararlanarak var olmanın mücadelesini vermelerine engel olmadı. Tatarların bunu kuzeyde Rus kültürü karşısında var olarak tecrübe ettiğini biliyoruz.

Kendi kültürümüzü, dilimizi koruyarak, tarihimizi bilerek sürdürülen benzer bir modernleşmeden söz ediyoruz.

Anadolu ve Tataristan doğu ve batı arasında, Asya ile Avrupa arasında, Türkistan’la Rusya arasında geçiş coğrafyası olarak insanlık tarihinin önemli bir halkasını inşa ettiler. Bizim direncimiz, mukavemetimiz olmasa idi, insanlık tarihi çok şey kaybederdi. 

Ülkelerimizin edebiyatçıları, şairleri bin yıllık kültürümüzün bütün yükünü asırlarca taşıdılar. Edebiyat ve düşünce beraber yürüdü.

İstanbul’la Kazan modernleşme tarihimizin iki büyük medeniyet merkezi. Biz “yenileşme” veya “teceddüt” derken, siz “ceditçilik” dediniz. 19. asrın başında faaliyete geçen Kazan basmahanelerinde hem Türkistan’ın ilim ve edebiyat eserleri, hem Anadolu ve Osmanlı sahasının ilim ve edebiyat eserleri çoğaltıldı. Coğrafyalar aşan hikâyelerimiz ve kahramanlarımız oldu. Asırlardır bizi güldürürken düşündüren Nasreddin Hoca, Kazan’a 19. asırda Nasreddin Efendi olarak geldi ve aynı tesiri uyandırdı. Müşterek edebiyatçılarımız, fikir adamlarımız, ilim adamlarımız ufuklarımızı açtı. Ünlü Kazan’lı yazar Fatih Kerimi, aynı zamanda bir İstanbul yazarı olarak bilinir. Hayatını Türkiye’de tamamlayan Yusuf Akçura Tataristan’da doğdu, Üç Tarz-ı Siyaset isimli meşhur eserini bu şehirde kaleme aldı. Fakat kitap Mısır’da, Kahire’de yayınlandı. En fazla nerede okundu derseniz, cevabı “İstanbul” olmalıdır.

Coğrafyalar aşan, sınır tanımayan bir düşünce ve edebiyat varlığından söz ediyoruz. Gerçekten yüz yıl önce böyle bir dünyada yaşıyorduk. Gaspıralı İsmail Kırım’ın Bahçesaray şehrinde Tercüman’ı yayınlıyor, bütün dünyamızın tercümanı oluyordu. Dilde, fikirde, işte birliğe çok yaklaşmıştık. Kazan’da, Kahire’de, Tiflis’te, Bakü’de, Tebriz’de, Taşkent’te... basılan kitaplar şehirler, ülkeler dolaşıyordu. Mehmed Âkif’in İstanbul’da yayınladığı Sebilürreşad dergisi, Kazan’da, Taşkent’te, Buhara’da okunuyordu...Kazan’da ilim tahsil eden Türkistanlılar az değildi, İstanbul’da okuyan Tatar aydınları da bir hayli idi. Kazan’dan İstanbul’a gelenler olduğu gibi, İstanbul’dan Kazan’a gelenler de vardı...

Bizim, bir zamanlar ateşle konuşan, selle konuşan, İtil’le, Tuna’yla, Nil’le konuşan şairlerimiz vardı...

Ben ki ateşle konuşurdum

Selle konuşurdum

İtille, Tuna’yla, Nil’le konuşurdum...(Arif Nihat Asya)

En hızlı ulaştırma aracının tiren olduğu ve süratinin 50-60 kilometreyi geçmediği bir dünyadan söz ediyoruz...Telgrafın yeni yaygınlaşmaya başladığı, telefonun başlangıç halinde olduğu bir dünyadan...

Bugünün olağanüstü ulaştırma imkânları, anı anına dünyanın her tarafıyla  iletişim kurmamızı sağlayan günümüzün haberleşme vasıtaları bizi daha yakınlaştırmalı değil miydi?

Her halde Kazan şiir şöleni vesilesiyle bu konular üzerinde düşünmeye, konuşmaya vaktimiz olacak...

Dilimizin Kıpçak sahası Tataristan’dan Mısır’a engin bir deniz gibi... Binlerce yıllık dil ve kültür mirasının bugünkü kahramanları, Tatar şairleri, edebiyatçıları; onları saygıyla, muhabbetle selâmlıyorum...Bugün var olmak, dünden ayrı değil. Siz önemli bir insanlık mirasının, güçlü bir dil ve edebiyat varlığının bugünkü temsilcilerisiniz.

Bugün dünya, insanlığın binlerce yıllık tarihî mirasını korumak için büyük meblağlar harcıyor... Binlerce yıl öncenin günlük eşyaları, sanat eserleri, mimari mirası bir şekilde korunuyor. Dil ve debiyat mirasının korunması da aynı derecede, hatta daha da önemlidir. Bugün burada bulunuşumuz bu mirasın Kazan’da korunduğuna, dahası yaşatıldığına şahitlik etmek içindir.

İnsanlık âlemi artık dünyanın bitki örtüsünü, canlı varlıklarını, taşını toprağını, tabiatını korumak için de ciddi çabalar gösteriyor. Dünya bunlarla birlikte, insan unsurunun bütün çeşitliliği ile var olması sayesinde güzel bir dünya olabilir.

Bu gün güzel bir vesile ile burada bulunan ve dünyanın dört bucağından gelen şairlerimiz, yazarlarımız, böye bir dünyanın var olabilmesi için her türlü sıkıntıya katlanan, ölümü göze alan bir topluluğun bugünkü varisleridir...

Tatarlar bu coğrafyanın kendine mahsus lâlelerini, güllerini, menekşelerini/milovşalarını, sümbüllerini ve bilcümle çiçeklerini, böçeklerini, ağaçlarını bitkilerini, kokularını, renklerini, seslerini yaşatmak için yüzyıllar boyunca mücadele ettiler...Onlar bu coğrafyada var olduğu için bu toprakların zengin tabii varlığı bütün ihtişamı ile ayakta kaldı.

Kul Şerif’in mücadelesi, Süyünbike’nin ve umumen Tatar halkının mücadelesi bütün insanlık içindi. Biz yoksak, burada bulunan çeşitli lehçelerden konuşan-yazan şairler yoksa, dünya ne kadar var olabilir?

Tarih boyunca Kazan bizdeydi, biz Kazandaydık...Burada adına büyük ödül vereceğimiz şair Muhibbi, yani Kanuni Sultan Süleyman’ın başveziri Koca Mehmet Paşa 16. asırda Don ve İtil nehirlerinin bir kanalla birleştirilmesi için harekete geçti. Bu, coğrafyaları ve burada yaşayan halkları birleştirme projesi idi.

Kazan, İran Anadolu’nun Türkistan’la ilişkisini kestiği için, Hac yolunun İstanbul’dan önceki menzillerindendi. Binlerce Türkistanlı müslüman önce Kazan’a, sonra hilafet merkezi İstanbul’a uğrar, orada bir süre kalır ve oradan hacca yollanırdı...

Kazan’nın yetiştirdiği âlimler, fikir adamları, mürşidler...Türkiye’nin tarihinde hep hayırla yâd edilir. 20. yüzyılın başındaki hercümerc, çok sayıda Kazanlı, Tatar ilim ve fikir adamının ülkemize gelmesine yol açtı. Onlar olmasa, ilim hayatımız, fikir hayatımız ve hatta manevî hayatımız eksik kalırdı. Onlardan sadece bazılarının ismini zikredebileceğim: Şehabeddin Mercanî, Abdürreşid İbrahim, Musa Carullah Bigi, Ayaz İshakî İdilli, Yusuf Akçura, Sadri Maksudî Arsal, Abdullah Battal Taymas, Halim Sabit Şibay, Hamit Zübeyr Koşay, Reşit Rahmeti Arat, Akdes Nimet Kurat, Saadet Çağatay, Zakir Kadiri Ugan, Ahmet Temir...

Abdürreşid İbrahim, bizim edebiyatımızda sadece Âlem-i İslâm başlıklı seyahat kitabıyla değil, büyük şairimiz Mehmed Âkif’in bir şiir kitabında Süleymaniye Camii’nden hitab eden bir Tatar âlimi ve edibi olarak da önemli yer tutar.

Türkiye bütün türki halkların birinci vatanı değilse, ikinci vatanı. Elbette çeşitli sebeplerle Türkiye’ye gelen çok sayıda Tatar var. Bunlar içinde yaptıkları işin tabiatı icabı ismi öne çıkmayan büyük şahsiyetler de var. Bir tanesinden birkaç cümle ile söz etmeden geçemeyeceğim:

20. yüzyıl Türkiyesi’nin en büyük fikir adamı, filozofu, Nureddin Topçu, mürşidi Abdülaziz Efendi’yi şöyle anlatıyor: “Onun bende şimdi muamma olan son bakışında melek masumluğu ile ilahî bir emir birleşmiş gibiydi. Hicab ile ihtarın bir bakışta böyle birleştiğini görmemiştim.”

Büyük maneviyat önderi Abdülaziz Bekkine,1895’te İstanbul’da doğmuş, ama ailesi 1880’de Kazan’dan göçmüş. 1908’de Kazan’a dönüyorlar. Bolşevik ihtilalinden sonra annesi ve babası vefat etmiş olan Abdülaziz Efendi İstanbul’a geliyor. 1937’de Fatih Zeyrek’te Çivizade Ümmü Gülsüm camiine imam oluyor ve buradaki görevine vefatına kadar devam ediyor.... Gümüşhanevi dergâhının Mustafa Feyzi Efendi’den sonraki şeyhi Serez’li Hasib Efendi’nin 1949’da vefatı üzerine, irşad vazifesi ona geçiyor ve 1952’de vefat ediyor. Bu ruh mimarının kısa hayatında kazandığı gönüller sayısız…

Bu sene vefatının 40. yılı olan ve felsefe literatürüne “İsyan ahlâkı” kavramını armağan eden büyük fikir adamımız Nureddin Topçu onlardan biri…

Bütün ismi geçen ve geçmeyen, ülkeler ve halkların müşterekliğini bize hayatlarıyla ısbat eden büyüklerimizi rahmetle yad ediyoruz...

Aziz dostlar, dünyanın dört bucağından 11. şiir şölenimizi teşrif eden kıymetli şairler ve edebiyat adamları…

Kültür gelenektir, kurumlaşmadır. Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni 23 yıldır yapılıyor ve Kazan’da 11. defa bir araya geliyoruz. Allah’a hamdolsun ki, sınırlar aşan bir gelenek oluşturduk. Uzak çağrafyalardaki kardeşleri bir araya getirdik.

İcra tarzıyla, büyük ödülleriyle, şairlere takdim edilen katılım beratlarıyla dünyayı dolaşan bir güzellik şölenlerimiz…

“Türkçe'nin Uluslararası Şiir Şöleni, geçmiş asırların anıtlaşmış şairlerini hatırlatarak, yedi iklim dört bucaktan zamanımızın yaşayan dil ve şiir ustalarını bir araya getirerek yeniden bir dirilişin zeminini hazırlıyor. Ufuklarımız her şölende. Coğrafyalar, insanlar ve asırlar boyu genişliyor ve derinleşiyor…”

Türk dünyasının bütün renkleri, sesleri, tadları, kokuları, hüzünleri heyecanları, ümitleri... bu birkaç günlük şiir şöleni vesilesiyle bir araya geliyor, o geniş coğrafyaların enginliğini, köklü tarihin ihtişamını bir daha hatırlatıyor. Bu şölenler bizim için hafıza tazelemesi…Geçmişten bugüne getirebildiğimiz güçlü edebiyat mirasımızı geleceğe taşımanın zeminlerinden biri, hatta rakipsiz birincisi şiir şölenlerimiz…Her şölenin uynadırdığı heyecan sonlara doğru bir sonraki şölenin heyecanını selâmlıyor. Bakalım iki yıl sonra hangi medeniyet merkezimizde 12. şölenimizi icra edeceğiz?

Türkçenin Uluslararası Şiir şölenleri, Türkiye Yazarlar Birliği’nin oluşturduğu Şölen Daimi Heyet’i tarafından tasarlanıyor ve uygulanıyor. Bu faaliyetin ortaya çıkmasında onların gayreti, emeği büyük. Hepsine teşekkürlerimi sunuyorum. Elbette Kazan şöleni, ev sahibimiz Tataristan Yazarlar Birliği’nin, onun değerli başkanının ve yöneticilerinin ilgi ve gayretleriyle yapılabiliyor. Onlara da şükranlarımı sunuyorum. Kazan’da Türkiye Cumhuriyeti’nin temsilcisi Başkonsolosumuz ve görevlilerimiz de bu şölenin gerçekleştirilmesi için feragatla çalıştılar ve desteklerini esirgemediler. Onların ilgilerini, desteklerini de burada saygıyla anıyorum.

İnşaallah bir sonraki şölende buluşmak ümidiyle…

Bu şölende çok şiirler okunacak. Her şair kendi şiirini seslendirecek. Bu gerçek bir güzellik. Şairlerimizden izin alarak ilk şiiri ben okuyacağım. Şiir bana ait değil, bu şölende adına ödül verilen Muhibbi’ye, 16. yüzyılın büyük Osmanlı hükümdarı “Muhteşem” Süleymana ait. Başta bir gönül sultanından, Yunus Emre’den iki mısra okumuştum, şimdi bir dünya sultanına ait bir beyit sunuyorum:

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi…

Kılıcın efendisi Sultan Süleyman, kalemin de efendisi olarak 5 yüz yıl sonra da dilimizden düşmüyor!

 

Bu haber toplam 1144 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim