• İstanbul 17 °C
  • Ankara 15 °C

Gençlerini İhmal Edenler Geleceklerini İmha Ederler

Gençlerini İhmal Edenler Geleceklerini İmha Ederler
Gazeteci Yazar Yusuf Kaplan ile Türkiye’nin önemli meselelerini konuştuk.Fatma Gülşen Koçak

Bu ülke üzerine kafa yoran yazı yazan konuşan bir aydın olarak sizce Türkiye’nin en önemli meselesi nedir?

Türkiye’nin en önemli meselesi, meselesini bilememesidir. Türkiye’de bir entelijansiya, öncü kuşak yok. Var olan entelijansiya ne kadar Türkiye’nin entelijansiyasıdır? Ne kadar kendisini Türkiye’ye ait hissediyor? Bu tartışılabilir. Böle yargılayıcı olmak istemiyorum ama sonuçta ayaklarını bastığı toprakların bir şekilde dünyasıyla, acısıyla, sevinciyle, tecrübesiyle dolayısıyla onları bu şekilde mümkün kılan ruh kökleri ile ilişkisi sakatlanmış bir entelijansiya. Bu entelijansiyanın Türkiye’yi felaketten başka götürebileceği bir yer yok. Kabaca 200 yıldır yaşadığımız serüven budur. Cumhuriyetle birlikte kesin bir dönemece girdi. Bu dönemeç dediğim şey aslında bir yok oluş sürecidir. Ben öncü kuşaktan ilim yolculuğu yapacak alim, irfan yolculuğu yapacak arif, hikmet yolculuğu yapacak hakim şahsiyetlerini kastediyorum.

Entelijansiya bir şekilde hem entelektüel hem aydın hem akademisyen hem elit, bunların hepsini bir şekilde kuşatan bir kavram olduğu için, entelijansiyayı kullanıyorum. Biraz da makaraya sarmak için, çünkü makaraya sarılacak bir durum var. Eleştirmek için kullanıyorum. Yerli değiller, bu toprakların çocukları değiller sonuçta. Ama kendi de değil. Her şeye rağmen ne diyoruz, sekülerleşmiş bir şekilde batıcı bir entelijansiyadan bahsediyoruz ama bu figür şizofren biri. Bedenen burada, zihnen burada değil. Zihnen bir şekilde batıda diyeceğim ama bir şekilde diyorum çünkü zihnen değil duygusal olarak batıda. Yani batı ile ilişkisi zihni olarak kurulmuş değil. Batıyı tanıyan biri de değil. Bir şekilde sadece duygusal bir ilişki var. O yüzden Türkiye’de batı kültürü yok, Türkiye’de batı hayranlığı var. Bu tecrübeyi, bir şekilde toplumun köklerine değememe tecrübesini, Türkiye’nin İslami kesimleri öncü kuşakları için de söyleyebiliriz, orada da bir hafıza kaybı var. Dolayısıyla tarihle ilişkide, dolayısıyla ruhla ve köklerle ilişkide bir yapaylık var.

Aydınlar bu durumdaysa toplumda da bir çoraklık bir sığlık olmaz mı?

Evet.Türkiye’nin sorunu aslında sığlık, bu sığlık meselesi üzerinde kafa yormak gerekir. Bizim kendimizle ilişkimiz de batı ile ilişkimiz de simülatif. Yani sığ, sahte ve yüzeyseldir. Bizim batıcılarımızın batı ile kurduğu ilişki simülatif, İslami kesimin İslam’la kurduğu ilişki de simülatif. Yani ikisinde de bir şekilde bir yersizlik durumu var, değememe durumu var, bir de zihinsizlik durumu var. Simülatifliğin iki durumu var. Bu bizim yaşadığımız medeniyet krizinin kendisini tezahür ettirme biçimidir. Hem zihin göçtü, hem de zemin göçtü. Meselesini bilememesi derken aslında bu üzerinde gittiğim yerleri kastediyorum ama daha esaslı bir mesel var. Bir şekilde kendisinin de nereye ait olduğunu bilememesi, kendisini konumlandıramaması ve bir yere konuşlandıramamasıdır. Konuşlandıramadığı için konuşamaması. Ancak meselesi olan insanlar mesuliyetlerini bilirler ve yüklenebilirler. Dolayısıyla mesuliyetini bilen insanlar sual sormaya başlarlar. Meselesini bilememesi bir medeniyet fikrine sahip olamamasındandır. Buradan meselenin püf noktasına geliyoruz. Meselenin püf noktası Türkiye’de medeniyet fikri diye bir şey yok. İnsanlar medeniyet diye konuşuyor, medeniyet diye bir şeyden bahsediyor, medeniyetle ilgili kurduğumuz cümlelerin hepsi yanlış. Bunu artık çok rahat söylüyorum, önceden bu kadar rahat konuşmuyordum. Ama artık bunu açıkça konuşmamız gerekiyor. Bizim bir medeniyet fikrimiz yok, medeniyet dediğimizde bizim anladığımız şey batı uygarlığı. Batı uygarlığından ne anlıyorsak medeniyetten de onu anlıyoruz biz. Burası meselenin en püf noktasıdır.

İslam dünyası içinde bulunduğu dar boğazdan nasıl çıkar?

Batılıların bütün dünyayı sömürgeleştirdikleri, bütün medeniyetlerin kökünü kazıdıkları, hiçbir kültüre medeniyete, dine hayat hakkı tanımadıkları, tanrı fikrini yok ettikleri, hakikat fikrini yok ettikleri, tabiatı delik deşik ettikleri ve dolayısıyla farklı kültür, dün ve medeniyetlerin nasıl bir arada yaşayabileceklerine dair bir formül geliştiremediği gerçeğini göremediğimiz sürece bu sorunun cevabını veremeyiz. Altını çizmemiz gereken mesele batılıların bütün dünyayı sömürgeleştirdikleri, bütün medeniyetlerin kökünü kazıdıkları gerçeğini göremediğimiz sürece hiçbir medeniyetin kendini ifade etme zihninin ve zemininin olmadığını göremediğimiz sürece hiçbir şey anlayamayız.

İnsanlar şimdi “dış güçler” falan diyor, bizim hiç mi suçumuz yok. İlkesel olarak biz Müslümanlar suçu ilk önce kendimizde ararız. Bir sorun varsa o sorunun sorumluluğunu ilk önce kendimizde ararız. Bu en önemli ahlaki ilkedir. Mesela İlam dünyası geri kaldı, batıyı takip etmiş olsaydı, gelişmeleri takip etmiş olsaydı yenilmeyecekti… Bunların hepsi saçma sapan laflardır. Bunların hepsi bizim zihnimizin çağdaş hurafeler çöplüğüne dönüştüğünü gösteriyor.

Siz Cumhurbaşkanımız Erdoğan’a karşı yapılan saldırıları nasıl yorumluyorsunuz? Erdoğan’a neden saldırıyorlar?

Erdoğan rahatlarını bozuyor. Çünkü Türkiye şöyle bir şeye girdi, kısaca söyleyecek olursak Türkiye cumhuriyetle birlikte iddialarını reddetti, terk etti. Kendisini var eden, tarih yapmasını mümkün kılan tüm iddialarını reddetti. Dolayısıyla devlet İslam’dan arındırıldı, bütün kurumları İslam’dan arındırıldı. Dolayısıyla Türkiye’nin tarih yapan bir aktör olarak, tarih yapmasının önü kesilmiş oldu. Osmanlı durduruldu. Osmanlı çökmemiştir, durdurulmuştur. Dolayısıyla Türkiye’nin tarih yapan bir aktörden, tarihte tatil yapan bir figürana dönüştüğünü görüyoruz. Tarihi biz yapmıyoruz, biz onların yaptığı tarihin içerisinde bir şekilde sürüklenen bir figüranız. Dünyaya insanlığa herhangi bir şekilde katkıda bulunmamız söz konusu değil. Böyle bir vaziyetle Türkiye’nin varlığını sürdürebilmesi bile mümkün değil. 1000 yıldır tarihi yapan iki tane aktör vardır. Erdoğan’a saldırının arkasındaki asıl espri budur. 1000 yıldır tarihi Avrupalılar ve Müslümanlar yapıyor. Müslümanlardan biz, Avrupalılardan Germenler var. 1000 yılın 7-8 asrında biz varız, son 2-3 asrında batılılar var. Türkiye’nin yani Osmanlının durdurulması gerekiyor. Osmanlı durdurulduğu zaman dünya üzerindeki kesin ve mutlak hâkimiyetlerini ilan etmiş olacaklar. 1. Dünya Savaşı Osmanlıyı durdurmak için icat ettikleri bir tuzaktır ve biz o tuzağa düştük. Yaşadığımız, etrafımızı ateş çemberine çeviren ortamda da tuzaklar kuruldu. Tuzakların bazılarına düştük, bazılarına bir şekilde düşmedik. 9-10 aydır her şey rayına oturdu. Onun nedeni de aslında izlediğimiz denge stratejisidir.

Tayyip Erdoğan’ın, Türkiye’nin medeniyet iddialarına sahip çıkması yönünde sergilemiş olduğu iradesi çok önemlidir. Özellikle uluslararası ilişkiler bakımında attığı adımlar. İkincisi güçlü bir lider olması ve dolayısıyla ancak güçlü liderlerle tarihin yapılabilecek olması. Özellikle kriz zamanlarında güçlü liderlere ihtiyacınız vardır. “Doğulularda liderler var, batılılarda kurumlar var” bu saçma sapan bir laf, oryantalist kafası bu. Kriz yaşıyorsun, krizin her zaman kaşınması mümkün dolayısıyla sinir uçlarınızı birilerinin kaşıması mümkün. Kürt meselesini kaşıdılar, şimdi Alevi Sünni meselesini kaşıyorlar. Böyle bir durumda güçlü liderler bir toplumun 10 yılını 50 yıl yaparlar. 10 yılda 50 yıl kazandırırlar. O yüzden Tayyip Erdoğan’ı hedef tahtasına yatırıyorlar. Çünkü bayağı güçlü.

Türkiye’yi dolaşıyorsunuz ve gençlerle birebir ilgileniyorsunuz. Gözlemlerinizden nasıl çıkarımlar sağlıyorsunuz. Gençlerden ümitvar mısınız?

Gençlik kayboluyor. Genç kuşaklarını ihmal edenler, geleceklerini imha ederler. Asıl mesele budur. Biz genç kuşakları ihmal ettik. Mesela tablet dağıtıyoruz, bu yanlış. Resmen o çocuğa kurşun sıkıyorsun. Kimse de kalkıp bunu söylemiyor. Tabletle falan olmaz. Bu niceliksel bir şeydir. Tablette olsun ama o çocuk “olduktan” sonra tablette olsun. O çocuk olsun, kendine gelsin, kendini bulsun. Tableti gerektiği zaman kaldırıp atsın. Gerektiği zaman nasıl imajinatif şekillerde kullanabilecekse… Bu mümkün mü, mümkün. Girdiğinizde bütün dünyanın kütüphanelerine, bütün dergilerine ulaşabiliyorsun. İletişim imkanı vesaire.

Şu karşılaşma açıklayıcı olabilir. 1980’lerde, 1990’larda üniversitelerdeki İslami duyarlılıkları gelişkin gençlerin oranı %85-90’dı. Şu an tam tersi. Müslümanların iktidarda olduğu bir dönemde tam tersi. Bunu birilerinin izah etmesi gerekir. Bizim önümüzdeki 10 yılda gelecek 100 yılın tohumlarını ekemezsek bu iş bitmiştir. Bu işin vebalini ödeyemeyiz biz. Arap dünyası kendisini toparlayamaz. Ben Arap baharı hikâyesi olduğunda Mısır’da Tunus’ta vatandaş kendisini yaktı. Ben o zaman şunu söyledim, ilk yazdığım yası oydu; “İstikrarlı İstikrarsızlık”. Sürekli “Arap Sonbaharı” diye yazdım. İnsanlar o zaman gene bana saldırmaya başladılar. Tarih felsefesi yapıyorum ben. Bir şekilde renkli devrimler var, kadife devrimler var. Ne dediler, “Yasemin Devrimi” dediler. Sonra baktılar ki anlaşılacak bu tezgâh, Arap Baharı hikâyesine çevirdiler. O zaman insanın yüreği yanıyor tabi ki. Orada diktatörlükler altında inim inim inliyor insanlar. O insanları tabi ki de destekleyeceksin. Mesele onların desteklenmemesi meselesi değil. Mesele ortadaki tezgâhın deşifre edilmesi meselesidir. Dolayısıyla ona önlem alınması meselesidir.

Türkiye’de genç kuşak kaybolmak üzeredir. Los Angeles’ta üretilen bir kültür var, popüler kültür. O kültür anında bütün dünyada tüketiliyor. Küresel bir durumun yansıması da var aynı zamanda, yol açtığı bir sorun da var burada. Post modern popüler, sığ bir kültür aynı anda ya tüketiliyor bütün dünyada, ya da karikatürleri üretiliyor. Bunun önüne geçmemiz gerekir. Kültürde yoksanız, dolayısıyla medyada yoksanız yok olursunuz. Yok olmaktan kurtulamazsınız.

Gençler için okuma listeleri oluşturdunuz. Bu okuma listeleri gençlere ulaştığı zaman nasıl bir yol açtı? Geri dönüşler oluyor mu?

Enteresan bir şey oldu. Benim 100 kitaplık okuma listemi ilk 20 aşamasını yayınladım. Gazetede ve sosyal medyada bunu paylaştım. Yazı bir milyondan fazla okundu. İnsanlar kitapları temin ediyorlar. Bir temel atıyoruz. Orada dersten önce dert sahibi yapacak, dil zevki kazandıracak, medeniyet perspektifi kazandıracak, Müslümanca düşünme melekeleri kazandıracak kitaplar orada. Sezai Karakoç’un kitapları var, Mustafa Kutlu’nun hikâyeleri var, İsmet Özel’in Üç Zor Meselesi var, Beş Şehir var ki Türkçe’nin en önemli kitabıdır, Aliya’nın, Rasim Özdenören’in, Cahit Zarif oğlunun Yaşamak kitabı var. Yankısı benim beklemediğim kadar fazla oldu. Doğrusu yükü ağırlaştırdı. Gençliğin her şeye rağmen görsel kültürde, ben orada bir okuma kültürü de geliştirdim. Dört kurşun kalemle okuma yöntemi diye. Görsel kültür, yazılı kültürle ilişkiyi sakatlıyor. Dolayısıyla okuma oranları acayip bir şekilde düşüyor veya çok berbat kitaplar okuyor insanlar. Son derece lüzumsuz kitaplar okuyorlar. O okuma yönteminde ben şunu yaptım, görsel kültürü aldım ve yazılı kültürün içerisinde erittim. Dört renkli kurşun kalemle okuyunca bir resim çiziyor gibi oluyor. Aslında her kalemin farklı bir işlevi olduğu için o kitap okuma yöntemiyle ister istemez zihni açılıyor, okuduğu şeyleri özümseyerek okuyor. Zaten çok okumak marifet değil, iyi kitapları çok okumak, döne döne okumak marifettir. Bence o yöntem listenin kendisi kadar önemli. Gençlik şuanda aslında aç. Bir şey yapmak istiyor, böyle bir kuşak var. Mesela bir anarşist kuşak var, bir şekilde onlarda entelektüel kaygılar var bütün iktidar biçimlerine karşı çıkıyorlar falan pür insan onuru üzerinde yoğunlaşıyorlar. Sol kesimlerde yoğunlaşıyor ama bu kuşak önemli. İnsana dair, dünyaya dair dertleri var, bu basit bir şey değil. Burada ciddi bir kuşak var. İki, İslami ve muhafazakâr kesimin çocukları var. Bir şey yapmak istiyorlar ama ne yapacaklarını bilmiyorlar. Bir tür yol fenerleri arıyorlar. Onlar da maalesef ülkede yok.

Başkanlık sistemi ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Mesele başkanlık sistemi değil onu söyleyeyim. Mesele Türkiye’de cari sistemde cumhurbaşkanının yetkileri var ama sorumlulukları yok. Meclisin sorumluluğu var ama yetkileri yok. Bu Ali Cengiz oyunudur. Dolayısıyla bürokratik oligarşi dediğimiz şey bu. Tayyip Bey çalıştıramıyor. Türkiye’nin hızlı karar veren bir mekanizma kurması gerekir. Bir şekilde başkanlık sistemi buna müsaade ediyor. Asıl mesele bürokratik vesayetin çökertilmesi gerekir.

Yetki ve kurumlar arası denetlemede dikkatli olmak gerekir. Tayyip Erdoğan sonrasına hazırlanmak gerekir. Bu, ülkenin geleceği ile ilgili bir şeydir.

Milli eğitimde yeni müfredat hazırlıkları var. Acaba, bu müfredatla ilgili sizin önerileriniz nedir?

Aslında ben bu müfredattan ümitli değilim. İşimiz zor çünkü milli eğitimin kırmızı kitabı meselesi işin ciddi tarafı. Maalesef acı ama gerçek. Böyle bir durum var. Burada yapılması gereken şey normalde mevcut eğitim sistemini birkaç aşamalı bir şey yapılması gerekir. Az evvel söylediğim cümleleri eksen alarak bütün cümleleri kurmamız gerekir. “Önümüzdeki 10 yılda gelecek 100 yılın tohumlarını ekemezsek bu iş bitmiştir”.

Eğitimde izleyeceğimiz yöntem şu olabilir, mevcut eğitim sistemi kendi değerlerimiz ve kendi medeniyet dinamiklerimiz doğrultusunda yeniden yapılandırılmalıdır. Genel anlamda kısa ve orta vadede yapılması gereken şey budur. İkincisi, pilot uygulamalara geçilmelidir. Mesela “Boğaziçi, ODTÜ, Bilkent yıkılsın” diye bir ara epey gürültü etmiştim ben. Bu cümleleri kurunca zaten yeteri kadar gürültü koparıyor. Şunu söyledim ama bunlar Türkiye’nin en iyi üniversiteleri ama bunlar yıkılsın. Avrupa’da ve Amerika’da önde gelen birçok üniversite bulundukları ülkelerin ruh kökleri ile kavga etmiyor. Kendi ruh köklerini kurutmak için çalışmıyor. Bunu anlamakta insanlar neden zorlanıyor anlayamıyorum. ODTÜ, Boğaziçi, Bilkent bana ne yetiştiriyor? Aristo mu yetiştiriyor, Eflatun mu yetiştiriyor, Dekart mı yetiştiriyor, Mozart mı yetiştiriyor, Chopin mi yetiştiriyor, Picasso mu yetiştiriyor, Sezan mı yetiştiriyor yoksa sazan mı yetiştiriyor? Bizim ruh köklerimizi kazıyor. Hiçbir yerde böyle bir üniversiteye izin vermezler. Benim kuracağım üniversite ve dolayısıyla bu ülkeye gerekli olan üniversite bana Gazali yetiştirecek, İmam-ı Azam yetiştirecek, İmam-ı Rabbani yetiştirecek, Farabi yetiştirecek, Itri yetiştirecek, Sinan yetiştirecek, Şeyh Galib yetiştirecek, Yunus yetiştirecek bir üniversite olmalıdır. Yoksa bir anlamı yok ki. Bu ülkede eğitim sisteminde devrim yapılacaksa öncü kuşakların yetiştirilmesi gerekir. Dolayısıyla bu öncü kuşakların yapması gereken şey şu, aslında bu Enderunvari bir model.

15 Temmuzda yaşadığımız FETÖ zulmünden sonra sizce diğer cemaatler kendilerine nasıl çekidüzen vermelidir? Ya da ne yapmalılar?

Cemaatlerin iki şey yapması gerekir. Birincisi insan yetiştirmesi gerekir. İkincisi cemiyeti terk etmemesi gerekir. Kendini değil cemiyeti düşünmesi gerekir, toplumu ve ümmeti düşünmesi gerekir. İnsanlığı düşünmesi gerekir. Bütün cemaatlerin yapması gereken şey budur. Bu üç şeyi yapmaları gerekir, ülke bölge dünya. Yapmazsak o zaman biz insanlığa bir şey sunamayız. Öyle cemaat mi var diyeceksiniz, yok. Ama bir şekilde var. Ruh olarak ve tecrübe olarak var. Bu ülkede yapılan en büyük cinayetlerden birisi o. Cemaatler olmuş olsaydı o insan yetiştirme meselesinde sıkıntı çekmeyecektik. Bir şekilde onların yerini doldurmak için imam hatipleri icat ettiler. İmam hatipler ve ilahiyatlar geçici kurumlar, seküler eğitim kurumlarıdır.

Biz imam hatip ve ilahiyatları dini eğitim veren kurum olarak tanımlıyoruz. Bu saçma ve seküler bir kafa. Dini eğitim ne demek dini olmayan eğitim mi var. İmam hatipleri savunan insanlar buradan giderek savunurlar, bu çok saçma bir şey. Kendi ayağına kurşun sıkıyorsun. Saçma ve mantıksız, kendi içinde tutarsız bir şey. Batıdaki bütün liseler imam hatiptir. Ben 12 sene yaşadım biliyorum hikâyeyi. Kendi kültürünü, ruhunu, ruh köklerini, dünyasını, edebiyatını, klasiklerini öğretiyor adamlar. Sen ne öğretiyorsun? Sen de onları öğretmemek için kurulmuşsun.

 İmam hatipler bir şekilde o ruhu veriyor. İmam hatipler Türkiye’ye 100 sene kazandırdı. Ama şu anki hali dökülüyor. Şu an geldiğimiz noktada imam hatipler nicelik olarak çoğaldı, nitelik olarak azaldı. Niceliksel çoğalma ister istemez niteliksel azalmayı beraberinde getirdi. Ama niceliğin zamanla niteliğe dönüşme gibi kötü bir huyu vardır. Bu konuda Türkiye’de Tayyip Beyin yaptığı en ilginç şeylerden birisi şudur. Proje okulları uygulamalarını başlattı. Oradan iyi sonuç alınıyor. Oradan bir şey olabilir. Ama toplumun önünü açacak insanlara ihtiyaç var. Bu toplumun en ciddi sıkıntısı o. Sadece hakikate kilitlenecek ve dolayısıyla siyasanın, piyasanın peşinde koşturmayacak. Mesela cemaatlerin yapması gereken en önemli şeylerden birisi bu, siyasanın ve piyasanın peşinde koşturmayacak. Ama bu şu anlama gelmiyor, siyasete adam vermeyecek, insan yetiştirmeyecek diye bir şey yok. Laik cemaatler mi doldursun. Sosyolojide onun adı cemaattir. Cemaatler toplumu terk etti. İkincisi adam yetiştirmeleri gerekir. Çok ciddi bir şekilde alim arif ve hakim yetiştirmeleri gerekir. Bu söylediğim şey şu an masal. Şu an ki insanların algılama biçimi masal. Ama bizim zihnimiz ve kodlarımız buna hazır onu da söyleyeyim. Gazali deyince insanlar duruyor değil mi. Dolayısıyla onları yetiştiren sistemi, güncelleyerek yeniden dünyaya da sunmamız gerekir aslında. 

Bu haber toplam 274 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim