• İstanbul 19 °C
  • Ankara 17 °C

Guy De Maupassant’ın ‘Hikâye Tarzı’ndan Ömer Seyfettin’in Hikâyelerine İzler ve Yansımalar

Guy De Maupassant’ın ‘Hikâye Tarzı’ndan Ömer Seyfettin’in Hikâyelerine İzler ve Yansımalar
Doç. Dr. Hüseyin Yaşar ve Agit Aydın / TYB Akademi 25 / Ocak 2019

Mukayeseli edebiyat veya karşılaştırmalı edebiyat, edebiyat bilimine bir canlılık ve yeni bir alan kazandırmıştır. On dokuzuncu asırda ayrı bir bilim dalı olarak ortaya çıkan mukayeseli edebiyat Fernand Baldensperger (1871-1958) ile ivme kazanmış, öğrencileri Paul Hazard (1878-1944) ve Paul Van Tieghem (1871-1848) ile etkili olmuştur. Paul Van Tieghem çıkardığı Mukayeseli Edebiyat adlı eserle karşılaştırmalı edebiyatın teorisini yazmıştır. Bu bilim dalı zamanla bütün dünyada yayılmış, farklı yorumlar ve metotlarla gelişerek yerini almıştır. Sadece benzer özellikleri değil aynı zamanda edebiyatta iki milletin gelişmesi arasındaki farklılıkları da ortaya çıkaran bu disiplin, başlangıçta tutucu bir tavır sergilemiş, yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra bu tavrını değiştirmiştir. Türkiye’de 1940’larda ortaya çıkmıştır. Üniversitelerde toplam dört fakültelerde karşılaştırmalı edebiyat bölümü yer almaktadır. Bu alanda az sayıda kitap yayımlanmıştır. Bunların başında Gürsel Aytaç’ın Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi, İnci Enginün’ün Mukayeseli Edebiyat ve Kamil Aydın’ın Karşılaştırmalı Edebiyat adlı kitapları vardır. Söz konusu kitaplar, bu alandaki boşluğu dolduramamıştır. Ali Donbay’ın bu alan ile ilgili aktardığı ilginç bilgiler tespitlerimizle örtüşmektedir: “Kâmuran Birand’ın “18. Asır Fransız Tefekkürü ve Nâmık Kemâl” (1945) adlı makalesi ve Aydınlanma Devri Devlet Felsefesinin Tanzimat’ta Tesirleri (1955) kitabı ile Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu (1901-1974)’nun çalışmaları aynı doğrultuda değerlendirmelidir. Bununla birlikte Batı filolojilerindeki asıl edebî komparistik çalışmaları Cevdet Perin (1914-1994) ile başlar. Cevdet Perin, Tanzimat Edebiyatında Fransız Tesiri (1946) adıyla kitaplaştırdığı çalışmasında, ilkin Tanzimat’tan önceki etkileri ele alır ve ardından bu dönemin dil, şiir ve roman alanındaki etkileşime değinir. Nâmık Kemâl ve Abdülhak Hâmit Tarhan üzerindeki Fransız etkisini inceleyen yazar, son olarak Fransızcadan yapılan çevirileri liste halinde verir. Cevdet Perin’in üniversiteden ayrılmasından sonra bu alanda bir duraklama olmuştur. Bu boşluğu dolduran iki önemli isim olarak Prof. Dr. Berna Moran (1921-1993) ve Prof. Dr. Gürsel Aytaç (d.1940) görünmektedir.[1]

Karşılaştırmalı edebiyat, Türkiye’de farklı nedenlerden dolayı yeterince gelişememiştir. Bu nedenlerden bir tanesi de dil konusunda yaşanılan sıkıntıdır. Batı edebiyatında büyük tesirleri olan ve aynı zamanda Türkiye’de yeni bir edebiyatın doğmasında öncü olan Fransız ve Alman edebiyatlarını orijinalinden okuyup değerlendirecek yetişmiş elemanların giderek azalmasıdır. Yukarıda adı geçen kitapların yazıldığı dönemde, yabancı bir dili özellikle Fransızca ve Almancayı akademik düzeyde bilenlerin sayısı oldukça fazlaydı. Fransız ve Alman Dili ve Edebiyatları filoloji bölümleri Türkiye’de büyük rağbet görmektedir. Bu bakımdan yabancı edebiyatların rüzgârı kuvvetli bir şekilde esmekteydi. Ancak bugün ise söz konusu bölümler tamamen etkisini yitirmiştir. Buna paralel olarak karşılaştırmalı edebiyat alanı da etkisini kaybetmek üzeredir. Yapılan çalışmalar, birkaç makale seviyesindedir. Bu bakımdan, Türkiye’de “karşılaştırmalı edebiyat bilimi” doğduktan sonra tıbbi makinelerle hayatta kalan bir bebek gibidir. Giderek sağlıklı yaşama şansını yitirmektedir.

Ömer Seyfettin, kuşkusuz Türk edebiyatının en önemli hikâye yazarlarındandır. “Türkçülük akımından büyük oranda beslenen yazar, birçok konuda yazmasına rağmen, milli şuur ve Türk-Osmanlı tarihinin kahramanlık dönemlerini işlediği hikâyeleriyle tanınır.”[2] 11 Mart 1884’te Balıkesir‘in Gönen kazasında doğan yazar 4 Mart 1920’de hayata gözlerini yummuştur. Otuz altı yaşında genç denilebilecek bir yaşta vefat eden yazar, bu kısa ömürde pek çok eser kaleme almıştır. Ömer Seyfettin’in kısa ömrünün dışında, edebi hayatına engel teşkil edecek bir başka unsur en verimli yıllarının Osmanlı devletinin en buhranlı yıllarına denk gelmesidir. Bu buhranlı yıllarda Ömer Seyfettin, askerlik yapmak zorunda kalmıştır. 1896 ile 1914 yılları arasında aralıklarla askerlik görevini yaptığı gibi savaşa da katılıp esir düşmüştür. Bu bakımdan ömrünün en verimli olabilecek yıllarını ve olgunluk döneminin başlangıcını askerde, çalkantılı bir atmosferde geçirmiştir. Kısa ömrünü ve askerde geçen buhranlı yılları da düşündüğümüzde yazarın çok kısa zaman diliminde edebi eserlerini ortaya koyduğu görülmektedir. Mesleği gereği birçok yere giden yazarın edebî hayatında bu yerlerin de önemli bir yeri vardır. Nitekim önceleri “Mecmua-yı Edebiye”, “Pul”, “Malumat” ve “Çocuk Bahçesi” gibi dergilerde Servet-i Fünûn tarzı şiirler yazarken Baha Tevfik’in tavsiyesiyle Fransızcasını ilerletir, bu sayede yaptığı okumalar da onun edebiyat anlayışında değişmelere sebep olur. Nitekim bir eseri aslından, yazıldığı dilde, okumak farklı bir lezzet verir. Fransız yazar Guy de Maupassant’ın (1850-1893) eserlerini aslından okuması da onda daha etkili bir tesir oluşturmuştur. Ayrıca Ömer Seyfettin, İzmir’de Baha Tevfik’in yanı sıra Yakup Kadri, Şahabettin Süleyman ve Necip Türkçü (Mehmet Necip) ile tanışır. Özellikle Necip Türkçü onun düşüncelerini önemli ölçüde etkiler.

             Ömer Seyfettin bir mefkûre insanıdır. “Onun için Türk milletini ismini lisanını öğretmek asıl amaçtır.”[3] Ziya Gökalp’ın tavsiyesiyle ordudan ayrılan yazar Genç Kalemler dergisinde imzasını kullanmadan yayımladığı Yeni Lisan makalesiyle ses getirmiştir. Ayrıca burada yayımladığı Bahar ve Kelebekler adlı hikâyesi ondaki hayat değişikliğini gösterir. Olay hikâyesi ya da Maupassant Hikâye Tarzı denilen tarz ile asıl ününü kazanan yazar doğal olarak Guy de Maupassant etkisinde kalmıştır. Tieghem’in bir yazarın üslubunun bireysel duygu, gelenek ve yabancı tesirlerden oluştuğuna dair ifadesi aslında Ömer Seyfettin için söylenebilir:    “Malûm olduğu üzere, her dil, beşer ruhunun sonsuz derecede mütenevvi senfonilerini terennüm için, ancak birkaç nota arz edilebilen eksikli bir klâvyeden başka bir şey değildir. Yabancı tesir, bu klâvyeyi birkaç nota ile zenginleştirir. Hulâsa, herhangi bir yazının üslûbu şu üç unsurdan müteşekkildir: şahsi hisse, milli gelenek ve yabancı tesirler.”[4]

Ömer Seyfettin de Fransız yazardan aldığı unsurları Osmanlı milletinin yaşamıyla birleştirmiş ve kendine özgü bir üslup yaratmıştır. Guy de Maupassant, Türk Edebiyatı sadece Ömer Seyfettin’i etkilememiş modern tarzda hikaye yazan birçok hikayeciyi de etkilemiştir. Bunlardan biri Refik Halit Karay’dır. Karay’ı da etkileyen Maupassant sadece kendi çağına değil geleceğe de etki etmektedir. “Bütün bunları bir araya getirdiğimiz zaman, Fransız yazarın hikâyelerini yazıldığı dilden okumuş olan Karay’ın hem yapısal hem de içeriksel düzeyde Maupassant’dan etkilenmiş olması kuvvetle muhtemeldir.”[5] Sadece Fransa’nın değil dünyanın önde gelen yazarlarından Guy de Maupassant kendi adıyla da anılan olay hikâyesini dünya edebiyatına kazandırmıştır. Serim, düğüm, çözüm gibi bölümleri olan bu hikâye türünde olay, yer, zaman, kişi, önemli bir yer tutar. Türkiye’nin dışında, birçok dünyaca ünlü hikâyeciyi de etkilemiştir.[6]

Maupassant’ın edebiyat hayatında annesinin çocukluk arkadaşı Gustave Flaubert’in (1821–1880) etkisi büyüktür. Onun evinde katıldığı edebi toplantılarda Emile Zola gibi büyük yazarlarla tanışmıştır. Flaubert’in etkisiyle şiir ve tiyatrodan hikâye türüne yönelir. Bir başka realist Fransız yazar Honoré de Balzac’tan  (1799-1850) karakter kurgusu ve toplumun geleneklerini yansıtma açısından etkilenmiştir. Uğur Yönten, Maupassant’ın Bel-Ami (Bir Dost) eserindeki kahramanın Goriot Baba (Le Père Goriot) romanındaki kahramanlar arasında dünyaya bakış açısından bağlantı kurar. Kahramanların hayata bakış bakımından benzerliklerin varlığına dikkat çeker. Goriot Baba’nın başkahramanı Rastignac’ın başarılı olmak ve servet edinmek için Paris’te her yolu deneyen bir genç olduğunu ileri sürer.[7] Yönten, Bel-Ami’nin başkahramanı George Duroy’ın da genç bir taşralı iken sınıf atlamak, zengin olmak için Paris’te kadınları kullanmak dahil her türlü meşru ve gayri meşru yolu denediğini açıklar.

Edebiyatta genellikle her yazar, bir başka yazardan etkilenmiştir. Bu etkilenme kendisiyle aynı toplumdan ve aynı dili konuşanlar arasında olabileceği gibi farklı bir toplumdan farklı dili konuşanlar arasında da gerçekleşebilir. “Modernleşme dönemi edebiyat tarihinin kuramsal bir okumasını zorunlu sayan Ahmet Hamdi Tanpınar da, genellemelerinde oryantalizmin etkisine karşın, aslında yine ulus ötesi yorumlara yönelmek zorunda kalmıştır.”[8] Yazarların birbirinden etkilenmesi her devirde meydana gelen bir olgudur. İlk başlarda kimi edebiyatçılar bunu açıkça dillendirmese de daha sonra “tesir” olayının bir yazar için eksi bir değer olmadığı kimi zaman artı bir değer olduğu ifade edilmiş ve farklı ülkelerin yazarları etkilendikleri yabancı edebiyatçıların isimlerini söylemişlerdir. Burada mevzu bahis olan kimi edebiyatçıların işin kolayına kaçarak yaptıkları “adaptasyon”dan söz etmiyoruz. Bu bakımdan Tanzimat döneminde yayımlanan adaptasyon eserler konumuz dışındadır. “Tesir” ve “adaptasyon” çok farklı şeylerdir. “Tesir” yazarı güçlendirir, okuduklarını hazmettirerek farklı bir kimlikle okuyucunun karşısına çıkarır. İnci Enginün, Türk Edebiyatındaki tesir sürecini şöyle açıklar: “Bir yazar sadece içinde yaşadığı toplumdan ve yakın çevresinden tesir almaz, o kültüre çok yabancı kültürlerden de beslenir. Eski edebiyatımızdaki İran ve Arap tesirlerinin incelenmesinden başlayarak, Tanzimat sonrasında ortaya çıkan Fransız edebiyatı tesiri, 2. Dünya Savaşı sonrasında Amerikan tesiri edebiyatımızı, kültürümüzü orijinallik, mevcut geleneklere yabancılaşma şeklinde besleyerek geliştirir. Bütün dünya edebiyatlarında bu türden yabancı kültürlerle beslenme söz konusudur.”[9] Nitekim Maupassant, Flaubert’den etkilenmiş kendisi de birçok ülkeden farklı yazarları etkilemiştir. Türk edebiyatından da Ömer Seyfettin, Maupassant’dan etkilendiğini açıkça ifade ettiği gibi adı geçen yazardan da çeviriler yapmıştır. Confession, Mehtap, Evailde,[10] Tamir Edilmez Hata’dan gibi hikâyelerini Türkçeye çevirmiştir. Hemen şunu eklemek gerekir ki, çeviri basit bir dil ameliyesi olarak görülmesin. Aslında bir yazardan çeviri yapmak açıkça onu bir başka ülkeye ve onun edebiyatına davet etmek, okuyucu kitlesiyle tanıştırmaktır. Ömer Seyfettin de Guy de Maupassant’ı Türk Edebiyatına davet ederek Türk yazar ve okuyucuların istifadesine sunmuştur. Ömer Seyfettin bir mektubunda da ona olan hayranlığını açıkça ifade etmiştir: “Mensur ve Manzum Fransız müellefal-ı makbulesinin esamisini istiyorsunuz… Buna hacet yok kardeşim. Mademki şimdi müptedisiniz, nazmı sonraya bırakmak icap eder. Âsâr–ı mensureye gelince, Guy de Maupassant’ın  âsâr-ı nefsiyesi kadar açık, sade yazılmış bir eser hiçbir lisanda yoktur diyebilirim. Bütün asarının fihristini leffediyorum. Şâyân-ı intihab olanlarını da işaret ettim. Mahaza hepsi şâyân-ı intihab ve mükemmeldir.[11] Bu çalışma “Kapalı Bir Gönülle Yazılmış Açık Dilli Eserler”[12], “Ölüler Ne der? Namus mu Zeytin Ekmek mi?”[13] “Benzer Hayatlar Benzer Hikâyeler Meydana Getirir”[14] başlıkları altında, Ömer Seyfettin’in hikâyelerindeki Guy de Maupassant tarzının izleri araştırılacaktır.

 

Kapalı Bir Gönülle Yazılmış Açık Dilli Eserler

Ömer Seyfettin, eserlerini yalın ve akıcı bir üslup ile yazmıştır. Yeni Lisân makalesinde dilin sadeleşmesi gerektiğini öncelikle dile getirmiştir. Onun benimsediği açık, sade anlatım biçimi, Honoré de Balzac ve Gustave Flaubert gibi realist yazar olan Maupassant’ın üslubunun tesirinden kaynaklanır. Hemen şunu belirtmek gerekir ki; iki yazar en çok bu konuda benzerlik gösterir. Zira Ömer Seyfettin de Fransız yazarın açık ve sade bir dille yazdığını açıkça belirtmektedir: “Guy de Maupassant’ın  âsâr-ı nefsiyesi kadar açık, sade yazılmış bir eser hiçbir lisanda yoktur diyebilirim. Bütün asarının fihristini leffediyorum.” Bu anlatım biçimi Ömer Seyfettin’i çok şaşırtmıştır. Şimdiye kadar edebiyatın ağdalı ve külfetli bir dildi. Yazar mecazlarla ifade etmek istediği meramını okuyucu anlamak için çok gayret sarf etmek gerekirdir. Bu nedenle Fransız yazarın benimsediği yalın anlatım Ömer Seyfettin’i derinden etkilemiştir. Genç Kalemler dergisinde yayımladığı Yeni Lisân makalesinde savunduğu düşüncelerin kaynağının Maupassant’ın üslubunun olması, kuvvetle muhtemeldir. Öncekilerin tam tersine Ömer Seyfettin ağdasız ve külfetsiz bir dili tercih etmiştir. Ağdasız, külfetsiz ve mecazdan uzak dil ve üslub, hem Maupassant’ın hem de Ömer Seyfettin’in hikâyelerinde net bir şekilde görülmektedir. Aşağıda her iki yazarın hikâyelerinden alınmış metinler yer almaktadır:

            “İnsan, uzun süre tek bir kadını ya da tek bir erkeği sevebilir mi? İşte tartışılan konu buydu. Bu soruyu bazıları “elbette sevebilir”, bazıları da, “buna imkân yok” şeklinde cevaplıyorlardı.”[15]

            “ – Birdenbire aşkın ölümü! dedi, evet, aşk yavaş yavaş doğar. Fakat birdenbire ölür. Aşkın hastalığı yoktur. Benim bir tanıdığım var. Yirmi beş senedir birini seviyordu. Hem nasıl?  Uzaktan uzağa, son derece samimî, son derece namuskârane… “[16]

            Her iki yazardan alıntılanan iki pasaj da söz sanatlarından, belağattan ve mecaz anlatımdan uzaktır. İki yazar benimsedikleri açık, sade anlatım biçimiyle benzerlik gösterse de, kendine özgü üslupları onları birbirinden ayırır. Ait oldukları kültür, doğup büyüdükleri çevre ve farklı yaşantılara sahip olduklarından benzer konuları farklı bakış açılarıyla ele almışlardır.

Bu çerçevede Ömer Seyfettin’in “Bahar ve Kelebekler” ile Guy de Maupassant’ın “Aşk Başkadır” (Evailde) hikâyeleri hem konu hem de hikâyede yer alan kişiler bakımından benzerlik gösterir. Her iki hikâye aşk, evlilik, mutluluk izlekleri bakımından benzeşir; fakat olayların gelişimi farklı bir boyut kazanır. Ömer Seyfettin’in bu hikâyesinde Maupassant etkisinde kaldığı açıkça görülür. Türkçeye çevirisini de (Evailde olarak çevirmiş) yaptığı hikâyenin tasvirlerine benzer tasvirler “Bahar ve Kelebekler” yer alır.

            “On altıncı Louis çağına göre döşenmiş eli sepetli güzel kadınlar, yakışıklı şövalye resimleriyle süslü küçük bir salonda çok yaşlı bir kadın oturuyordu. Mumyalaşmış elleri, koca bir koltuğun iki yanından sarkmaktaydı. Canlılığını öylesine yitirmişti ki, ilk bakışta ölmüş sanılabilirdi. Tülle örtülmüşe benzeyen gözleri durgun bir bakışla, gençliğine ait görüntüleri görmek istermişçesine parka yönelmişti. Ara sıra hafifçe esen rüzgâr, salonu çayır ve çiçek kokusuyla dolduruyor, kadının anılarla dolu başının iki yanından inen bembeyaz saçlarını okşuyordu.[17]

            “Küçük salonun fes renginde kalın ve ağır perdeli geniş penceresinden dışarısı muhteşem ve parlak bir sulu boya levhası gibi görünüyordu. Saf, mavi bir sema. Çiçekli ağaçlar. Cıvıldayan kuşlar… Uyur gibi sessiz duran deniz… Karşı sahilde mor, fark olunmaz sisler altındaki dağlar… Korular, beyaz yalılar… Bütün bunların üzerinde bir esatir rüyasının havaî hakikati gibi uçan martı sürüleri! Pencerenin önündeki şişman koltuğa gayet zayıf, gayet sarı, gayet ihtiyar bir kadın oturmuştu.”[18]

            Hikâyeler arasındaki benzerlikler, giriş bölümünde de kendini göstermektedir. Örneğin Aşk Başkadır’da hemen başta yaşlı bir kadın ve genç bir torun salonda otururken ninenin genç kızdan gazete okumasını istemesi; Bahar ve Kelebekler’de ise ninenin ona ne okuduğuna sormasıyla başlar. Her iki öyküde de konu aşk ve mutluluktur. Geçmiş zaman aşkları değişmiş yerini farklı bir anlayışa bırakmıştır. Genç kuşak ile ihtiyar kuşağın (eski kuşak) aşktan beklentileri, aşka bakışı farklıdır. Kişiler ve kişilerin yaşları da benzerlik gösterir.

“Yanında büyük bir gergefe gerili mihrap örtüsünün işlemelerine dalmış genç bir kız oturuyordu. Sarı saçları iki örgüyle sırtına inmişti. Parmakları makine gibi işlerken rüyalı gözlerinden düşüncelerinin nerelerde olabileceği kolayca seziliyordu.

İhtiyar başını yavaşça çevirdi

“Berthe! Dedi; bana biraz gazete oku. Dünyada neler olup bittiğini bileyim.”

(…)

“Berthe başladı okumaya.  Kezzaplı bir öyküydü bu; bir kadın kocasının sevdiği kadından öç almak amacıyla yüzüne kezzap dökmüş, yaralamıştı. Bu davranışına karşılık daha ilk duruşmada beraat etmiş, mahkeme salonunu dolduran halkın alkışları arasında çıkıp gitmişti.” [19]

  •  Söyle yavrum o roman ne diyor?

Genç kız büyük gözlerini kaldırdı. Kitabı dizlerine indirdi.

            Nazik bir şiveyle:

  • Büyük anneciğim, Fransızca bir roman işte… dedi. Lakin büyük nine merak ediyordu, mutlaka anlamak istiyordu:
  • Adı ne?
  • Desenchenté…
  • Ne demek?
  • “ Sevinçten, saadetten mahrum kadınlar” demek.
  • Onlar kimmiş?
  • Biz… Türk kadınları…[20]

 

Her iki hikâyede de yaşlı nine karakteri vardır. Bu karakterler kendi zamanlarındaki aşkı yüceltip torunlarına nasihatte bulunması bir diğer benzerlik unsuru olarak karşımıza çıkıyor. Toplumsal, kültürel ve ahlaki farklılık konuyu ele alış biçimini kısmen değiştirmiştir.

            “Çağımızda delirdi insanlar. Evet, delirdiler. Tanrı sizlere hayatın en büyük zevkini, soluk aldığımız sürece en tatlı meyveyi, aşkı vermiş, sen kezzap ve kurşunla yok et bu nimetleri. Bütün bunlar İspanyol şarabına sokağa pisliği katmaktan başka bir şey değil…

(…)

İhtiyar eski hoppa çağını hatırlatan bir titremeyle sarsıldı:

            “Kutsal olan aşktır. Şimdi beni iyi dinle, sevgili kızım. Üç kuşağın büyüdüğünü gören, erkekler ve kadınlar hakkında çok şey bilen bir ihtiyarı dinle! Evlilik de aşk da ayrı cinslerden iki insanın beraber olmasıdır. İnsan, aile kurmak amacıyla evlenir, toplum düzenine yardımcı olmak amacıyla aileyi kurar ve aslında insan toplumu aile müessesesinden vazgeçemez. Eğer toplumu bir zincir olarak düşünürsek, her aile bu zincirin bir halkası demektir…”

(…)

            “Siz utanç verici bir kitle oldunuz. Düşük düzeyde bir kitle! Devrimden sonra şükran duygusu ve gereği kayboldu. Her konuyu büyük sözlerle örtüyor, can sıkıcı birtakım görevleri varlığınızın korunması uğruna yapıyor, eşitliğe ve ebedî aşka inanıyorsunuz. Bazı insanlar aşktan ölünebileceğini söylemek için dizeler sıralıyor. Benim çağımda dizeler, erkeklere kadınları nasıl sevmeleri gerektiğini öğretmek için yazılırdı. Yine benim çağımda eğer bir soylu genç hoşa gidiyorsa hemen bir uşak gönderilirdi… Ve yeni bir zevk kapısı açılmışsa, eski âşığa veda edilirdi… Bazen ikisi de pek güzel idare olunurdu.”[21]

“ – Sevinçten, saadetten mahrum kadınlar, Türk kadınları mı? dedi. Hayır, hayır! Türk kadınları asla sevinçten, saadetten mahrum değildiler. Sevinçten, saadetten mahrum olanlar sizsiniz. Şimdiki kadınlar… Siz bozuldunuz. Siz büyük annelerinize benzemediniz. Ah biz… Gençken ne kadar mesut idik. Bütün meşguliyetimiz eğlence ve neşe idi. Bahar, şu arkamdaki bahar bizi sevinçten deli ederdi. Şimdi siz bunları görmüyorsunuz, siz bu zehirleyici kitaplar üzerine düşüyor, kararıyor, soluyor, soluyor, hırçın, berbat, tahammül olunmaz bir mahluk oluyorsunuz…

(…)

Büyük nine düşünmeye başladı; evet ne yapsın? Şimdi hakikaten her taraf hapishaneye dönmüştü. Sene evvelki hayatı birden hatırlıyordu; o vakit erkeklerden ayrı bir kadınlar âlemi vardı ki şimdi tamamıyla dağılmıştı. Bu âlem pek genişti. Binlerce kadınlar birbiriyle konuşur, görüşür, eğlenirlerdi. Kendilerine mahsus eğlenceleri, zevkleri vardı. Moda yoktu. Annelerinin esvaplarını kızlar giyer, büyük annelerinin mücevherlerini torunlar takardı… Sırmalı, çedik pabuçlar, kırmızı feraceler… Ah hele kırmızı feraceler… Baharın yeşil çimenleri üzerinde, seyir yerlerinde kadınlar tıpkı birer gelincik çiçeği gibi parlarlardı. Hiç aralarında çirkin, yani zayıf ve hastalıklı yoktu. Erkekler yalnız kadınlarını tanırlar, işlerinden sonra erkence evlerine gelirler, zevcelerine doyulmaz aşk ve muhabbet sahneleri ibda ederlerdi…”[22]

 

Ölüler Ne der? Namus mu? Zeytin Ekmek mi?

Ömer Seyfettin’in Guy de Maupassant etkisinde kaldığının diğer bir kanıtı onun bazı hikâyelerini Türkçeye çevirmesidir: Confession, Mehtap, Evailde (Aşk Başkadır), Tamir Edilmez Hata’dan. Bir yazar ancak beğendiği, etkisinde kaldığı eserleri kendi diline çevirir ve okuyucuya paylaşır gerçeğinden hareket edersek, Ömer Seyfettin de Maupassant’ı beğenerek okumuş ve hikayelerini çevirmiştir.

İki yazar da aşk, kadın, evlilik, namus konularını hikâyelerinde ele almıştır. Maupassant genellikle evliliklerin olumsuz yanlarını kadına bağlamış, daha ziyade erkeklerden yana bir tavır sergilerken; Ömer Seyfettin bu konuda katı bir tutum sergilememiştir. Aldatma konusunda da Maupassant genellikle kadınların kocalarını aldatmaları üzerinde dururken Ömer Seyfettin konunun kendisi üzerinde durmuştur.

“Ne hoş giysileri vardı, ne de mücevherleri, hiçbir şeyi yoktu, ne var ki hoşlandığı tek şey de bunlardı. Böyle şeyler için doğduğunu hissediyordu. Başkalarını etkisi altında bırakmak, büyülemek, kadınları kıskandırmak, erkeklerin gönlünü çelmek ona ne büyük zevkler verirdi!”[23]

“Mermer taşın üstünde az önce okuduğum:

            Sevdi, sevildi, öldü

Kelimelerini silmişti. Onların yerine şu satırları okudum:

            Sevgilisini aldatmak için

            evden çıktı, yağmura tutuldu,

            soğuk aldı ve öldü.”[24]

“Jülyen’e ihanet etmek ve bu dejenere güzel mahlûğun tutkusuna alet olmak? Hayır, hayır, böyle şeyler düşünecek halde değildim artık. İş çığırından çıkmış ok yaydan fırlamıştı; ben ona, o bana birbirimizi parçalayıp yok etmek ister gibi bir şiddet ve öfkeyle sarılmıştık. Bu melodram sahnesinin, birkaç dakika içinde utanç veren perdesiyle üstümüze kapanması kaçınılmazdı.”[25]

“Naciye karanlığın içinde yürüdü. Bir yemek için bu gece namusunu feda ediyordu. Kendini yalnız bir takdim için iki yüz elli lira veriliyordu. Sonra işte bu cennet kadar muhteşem, saraylardan süslü köşkün altınlı, gümüşlü, billûrlu yemek odasında karşısına yine zeytin ekmek çıkıyordu.”[26]

“Kocası dışarıda ne halt ederse etsin, o kadar gücüne gitmeyecekti. Ama evin içinde… bu ne korkunç bir rezaletti! Aklına geldikçe yüreği atmaya başlar; “Allah’ ım beni ne dehşetli imtihan ediyorsun!” diye dişlerini sıkar, dudaklarını büzer yine gözyaşlarını akıtmazdı. Kocası, kızdan sonra kurbanlığa da musallat olmuştu. Buna da çok canı sıkılıyordu.”[27]

 

Benzer Hayatlar Benzer Hikâyeler Meydana Getirir

            Guy de Maupassant ve Ömer Seyfettin’in eserlerindeki bu benzerliklerin dışında özel hayatlarına da bakıldığında bu iki yazarın birçok benzer yönünü tespit etmek mümkündür; Maupassant, 1850’de Fransa’nın Rouen şehrinde dünyaya gelmiştir. Ailesinden dolayı sürekli yer değiştirmiştir. Askerliğini yaptıktan sonra Denizcilik Bakanlığında çalışmıştır. 1893’te de vefat etmiştir. Maupasssant edebiyata şiir yazarak başlamış, ancak annesinin çocukluk arkadaşı Gustave Flaubert’in tesiriyle hikâyeciliğe başlamış ve kısa bir ömre, 43 yıla, üç yüze yakın hikâye sığdırmıştır. Aile hayatında daha çok annesinin tesirinde kalmış ve ona bağlanmıştır. Annesi de Gustave Falubert’in çocukluk arkadaşıdır. Bu nedenle de annesi, edebiyatı bilen özellikle Shakespeare gibi klasikleri okuyan bir edebiyat ve kültür kadınıdır. Maupassant, edebiyatın başka nevilerinde de eser yazmasına karşın daha çok hikâyeleriyle tanınır. Romanları ve diğer eserleri hikâyeleri kadar ilgi görmemiştir. Aslında ilk edebi verimleri şiir ve piyes olmasına karşın bu alanda pek varlık gösterememiştir.  En verimli yıllar 1880 ile 1890 yılları arasındadır. Bütün hikâyelerini genelde bu dönemde yazmıştır. Flaubert aracılığıyla Emile Zola, Goncour Kardeşler, Alphonse Daudet, Huysman gibi edebiyatçıları tanıma fırsatını yakalamıştır. Maupasssant’ın hocası konumundaki realist Flaubert’in çizgisinden ayrılmamıştır.

Guy de Maupassant’ın doğup büyüdüğü yer olan Normandiya’nın doğası, insanları onun eserinin çekirdeğini oluşturmuştur. Maupassant’ın eserleri dikkate alındığında genellikle kötümser bir dünya görüşüyle olayları ele aldığı görülür. Bunda da Alman filozof Schopenhaur’ın etkisi olduğu söylenebilir. Uğur Yönten de Maupassant’ın kötümser bir üslup ile yazdığını kabul ederek Fransız yazarın bu atmosferi dağıtmak için egzotik seyahatlere çıktığını savunur: “Kötümser (pessimiste) bir yazar olması nedeniyle bazen hayatı sıkıcı ve çekilmez bulan Maupassant, kendine gelebilmek için uzak diyarlara gitmeyi hep istemiştir. Bulunan ortamdan uzaklaşmak, sıkıntıları ve yaşamın tek düzeliğini bir kenara atmak için uzak ülkelere seyahatler yapmak. “Oh! Kaçmak, yola çıkmak! Sürekli gördüğümüz yerlerden, insanlardan, aynı saatlerde yapılan hareketlerden ve özellikle hiç değişmeyen düşüncelerden uzaklaşmak”[28]

 Ömer Seyfettin de babasının memuriyeti dolayısıyla ailesi sürekli yer değiştirmiştir. Babası başka yerlere tayin olurken Küçük Ömer Seyfettin’i bazen İstanbul’da annesiyle bırakmıştır. Bu nedenle Maupasant gibi daha çok annesinin tesirinde kalmıştır. Bunun dışında tıpkı Fransız yazar gibi o da ilk edebi ürününü nazımda yani şiirde vermiştir. Henüz on altı yaşındayken, 1890 yılında ilk şiirini “Hiss-i Müncemid” adıyla ‘Mecmuat-ı Edebiyye’ adlı dergide yayımlamıştır. Ömer Seyfettin, Maupassant gibi daha sonra sadece hikâyeye yönelmiş ve ününü bu alanda kazanmıştır. Her iki yazar, ömürlerinin sonuna kadar, kendi ülkelerinde hikâyeleriyle tanınmışlar ve bu alanda yoğunlaşmışlardır.  

Bu çarpıcı benzerliklerin dışında eserlerine sinen bir başka benzerlik daha vardır. O da doğup büyüdükleri yerlerin hikâyelerine yansımasıdır. Ömer Seyfettin Balıkesir’in Gönen kazası onun eserlerinde ortaya çıkmıştır. Nitekim çocukluk yıllarının acı tatlı hâtıralarını Ant, Falaka, İlk Namaz, Kaşağı gibi hikâyelerinde dile getirmiştir. Yine gezip gördüğü birçok yer de hikâyelerinin konusu olmuştur. Ömer Seyfettin de Ziya Gökalp’ın fikirlerinin tesirinde kalmış ve bu nedenle şiir yazmayı terk edip nesre yönelmiştir. Özellikle İzmir’de tanıştığı Baha Tevfik, Necip Türkçü ve Yakup Kadri gibi edebiyatçılarla tanışması onun hayatında dönüm noktası olmuştur.

Guy de Maupassant ve Ömer Seyfettin’in askerlikle ilgili hikâyeler kaleme alması da onların orduda görev yapmış, o havayı teneffüs etmiş olmasının bir yansımasıdır. Ancak aralarında bir fark vardır. Fransız yazarda, askerlik ve savaşa dair olumlu izlenimlere pek rastlanmaz. Askerliğini yaptığı sırada karşılaştığı sahneleri realist bir bakış açısıyla aktarır. Bu sahnelerin çoğu acıklı sahneler olup insanlığın ilkel vaziyetini anlatır. Bu nedenle savaş onun hikâyelerinde insanın vicdanında hapsedilmiştir. Ulusal ve dini duyguları öne çıkarmak yerine savaşın yarattığı tahribata karşı hümanist bir bakış sergilemiştir:

            “Birdenbire arkalarında ayak sesleri duyarak titrediler. Başlarını çevirince, hemen hemen omuz başlarında tepeden tırnağa silah, adamlar gördüler, iri yarı, sakallı dört Alman askeri çevrelerini sarmıştı.”[29]

            “O gün yüzbaşı yanıma on süvari almamı ve üç hafta içinde tam beş kez dövülmüş olan Porterin kasabasını işgal etmemi, kasabayı bütün gece kontrol altında bulundurmamı emretmişti. Kasabada ayakta sağlam duran ancak yirmi kadar ev ve bir düzine kadar insan kalmıştı.” (Maupassant, Mutluluk, Krallar, 2003: 163). Burada geçen “titremek”, “tepeden tırnağa silahlı adamlar”, “çevresini sarmak”, “Kasabada ayakta sağlam duran ancak yirmi kadar ev ve bir düzine kadar insan kalmıştı.” gibi ifadeler Maupassant’ın savaşa karşı tutumunu göstermek için yeterlidir.

Ömer Seyfettin’in mefkuresi ise Türkçülük ve milliyetçilik üzerine kaimdir. Eserlerinde milli duygular temel sebep teşkil eder. Milli duyguları coşturan ve sanattan çok edebiyatta fikir ve içeriğe önem veren yazar, “Başını Vermeyen Şehit” gibi hikayelerde evrensel değerlerden ziyade milli duyguları önemsediği çok açıktır. Hikayelerinin isimleri sembolik değer taşımaktadır:

            “Oğlu:

  • Vurulursun! Vatana hasret giderin! diye onu gemide bırakmak istedi. Kara Memiş o vakit birdenbire gençleşmiş bir kaplan gibi doğruldu. Duramıyordu. Kalkan kılıç istedi. Sonra geminin çıkışında sallanan sancağı göstererek:
  • Şehit olursam bunu üzerime örtün! Vatan, bayrağının dalgalandığı yer değil midir? dedi.”[30]

 

                     Sonuç

                    Mili edebiyatın en önemli öncüsü sayılan ve Türk edebiyatının en önemli hikâye yazarlarından Ömer Seyfettin, eserlerini olay hikâyesi (Maupassant tarzı hikâye) tarzında kaleme almıştır. Bu türü geliştiren dünyanın en önde gelen yazarlarından Maupassant’dan etkilenmiştir. Bu etkiyi kendisi açıkça belirttiği gibi  Ömer Seyfettin’in eserlerinde de rastlanılmaktadır. Ömer Seyfettin’in Fransız hikayeciye olan hayranlığını açıkça ifade etmesi, onun bazı eserlerini Türkçeye çevirmesi de bunu açıkça gösterir.

Dünya edebiyatına olay hikâyesini kazandıran Maupassant ile Türk edebiyatının hikâyede öncü yazarı Ömer Seyfettin arasındaki etkileşim (Maupassant eserlerini daha önce kaleme aldığından doğal olarak etkilenen Ömer Seyfettin) sadece eserlerindeki benzer unsurlarla sınırlı değildir; yazarların hayatlarına da bakıldığında ilginç benzerliklerle karşılaşılır: iki yazarın da edebî hayatlarına şiirle başlamış olması, tanıştıkları büyük yazarların etkisiyle şiiri bırakıp onlara asıl ününü kazandıran hikâyeye yönelmeleri, orduda görev almış olmaları, aşk hayatlarında mutlu olamamış olmaları ve birbirine yakın yaşlarda vefat etmeleri (Maupassant 43, Ömer Seyfettin 36). Bunca benzerlik eserlerinde kendini göstermiş ve ünlü yazarlar kısa denilebilecek bir ömre birçok eser sığdırabilmişlerdir.

İki yazar arasındaki en büyük benzerlik ise eserlerini kaleme alış şeklidir. Maupassant hikaye tarzının gereği olarak, açık, sade bir dil kullanmaları, canlı betimlemeler; aşk, aile, kadının mutsuzluğu, askerlik, doğup büyüdükleri, gezdikleri yerlerle ilgili konuları işlemeleri elde edilen benzerlikler arasındadır. Ömer Seyfettin, Maupassant’dan etkilenmişse de bütün büyük yazarlar gibi kendi üslûbunu oluşturabilmiş, kültürel ve ahlakî farklılıklar sonucunda da benzer konulara kimi zaman kısmen kimi zaman da tamamen farklı bir yaklaşım sergilemiştir.

 

Kaynakça

Donbay, Ali (2013). Karşılaştırmalı Edebiyat Araştırmalarının Yeni Türk Edebiyatındaki Gelişme Çizgisi,  International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 8/8 Summer.

Enginün, İnci, (2011), Mukayeseli Edebiyat, 3. B. Dergâh, İstanbul.

Karabulut, Mustafa (2013). Hikâye Tekniği Bakımından Ömer Seyfettin’in “Beyaz Lale” Hikâyesi, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları, Yıl: 10, Sayı: 18.

Karabulut, Mustafa (2017). Modern Türk Hikâyeciliği ve Şevket Bulut, Manas Yayınları, Elazığ.

Maupassant, Guy de, (2003), Aşk Başkadır, (Çev. Faruk Yener), 1. B. SAY, İstanbul.

Maupassant, Guy de, (2003), Madam Tellier’nin Evi, (Çev: Serdar Rıfat Kırkoğlu), Bordo Siyah Klasik, İstanbul.

Maupassant, Guy de (2003), Mutluluk, (Çev: Semih Atayman), Bordo Siyah Klasik, İstanbul.

Troyat, Henri, (2004), Guy de Maupassant Fransız Edebiyatının Özgür Tayı, (Çev: Ahmet Çetin Ertürk) 1. B. Hece,  İstanbul.

Oğuzertem, Süha, (2009), Eleştirinin üst boyutu karşılaştırmalı edebiyat), Varlık Dergisi, Eylül, İstanbul.

Polat, Nâzım Hikmet (2016), Ömer Seyfettin, Bütün Nesirleri (Fıkralar, Makaleler, Mektuplar ve Çeviriler), 1. B. TDK,  Ankara.

Seyfeddin, Ömer, (2010), Bahar ve Kelebekler, (Hzl: Cemile Kaygısız), 1. B. Çağrı, İstanbul.

Seyfeddin, Ömer, (2010), Gizli Mabed, (Hzl: Gizem Yaman), 1. B. Çağrı, İstanbul.

Seyfeddin, Ömer, (2012), Seçme Hikâyeler (Başını Vermeyen Şehit,  Teke Tek, Kurumuş Ağaçlar, Yalnız Efe), 4. B. Cedit, 2012, Ankara.

Seyfeddin, Ömer, (2010), Yüksek Ökçeler (Hzl: Pürlen Kaleli), 1. B. Çağrı, İstanbul.

Tıeghem, Paul Van, (Tarihsiz) Mukayeseli Edebiyat.

Yaşar, Hüseyin, (2012), Guy de Maupassant’ın “Sicim”inden Refik Halit’in “Vehbi Efendi’nin Kuşkusu”na İzler, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları,  Yıl: 9, Sayı: 16, Bahar, Ankara.

Yönten, Uğur (2013). “Guy de Maupassant’ın Güzel Dost Adlı Romanında Sömürgecilik”, Turkish Studies - International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 8/10 Fall, p. 755-761, Ankara.

Yönten, Uğur (2012). “L’arrivisme Dans Bel-Ami De Maupassant”, Turkish Studies - International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 8/10 Fall, p. 689-761, Ankara.

 

 

 

 

[1] Donbay, Ali, Karşılaştırmalı Edebiyat Araştırmalarının Yeni Türk Edebiyatındaki Gelişme Çizgisi, 2013, s.496. International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 8/8 Summer.

[2] Karabulut, Mustafa, Hikâye Tekniği Bakımından Ömer Seyfettin’in “Beyaz Lale” Hikâyesi, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları 2013, Yıl: 10, Sayı: 18, s.118.

[3] Karabulut, Mustafa,  Modern Türk Hikâyeciliği ve Şevket Bulut, Manas Yayınları, Elazığ 2017, s.43.

[4] Tıeghem, Paul Van, Mukayeseli Edebiyat, (Tarihsiz), s.65.

[5] Yaşar Hüseyin, Guy de Maupassant’ın “Sicim”inden Refik Halit’in “Vehbi Efendi’nin Kuşkusu”na İzler, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları,  Yıl: 9, Sayı: 16, Bahar, Ankara 2012, s.235.

[6] Bunlardan biri, İtalyan hikâyeci Gabriele d’Annunzio (1863-1938)’dur. Annunzio‟nun bütün hikâyelerinde tematik açıdan Fransız yazarınkilere benzer koku, renkler ve izler vardır. Edouard Maynial, Maupassant’ın Normandiya’dan gözlemlediği tipleri, geleneksel çizgileri, anekdotları, Annunzio’nun ödünç alarak basit bir transformasiyonla memleketi Pescara’ya uyarladığını savunur. Bu bağlamda, geçişlerin özellikle dört hikâyede net olarak görüldüğünü belirtir. Fransız yazarın tamamıyla Normandiya’yı anlatan dört hikâyesinin Annunzio’nun eliyle İtalya’nın Pescara bölgesinde tekrar hayat bulduğunu isim vererek açıklar. Örneğin Maupassant’ın “Dönüş” (1885) hikâyesindeki temanın Annunzio’nun “Turlendana’nın Dönüşü” hikâyesinde yer aldığını ifade eder. Aynı şekilde, “Denizde” (1883) hikâyesi “Deniz Cerrahı”na, “Eşek” (1884) “Büyücülük”e, “Sicim” (1884) de “Candia’nın Sonu”na şaşırtıcı bir şekilde dönüştüğünü belirtir (Maynial, 1954: 216-217). Gabriele d‟Annunzio, Normandiya’ya ait yer imlerini ve karakter isimlerini değiştirmekle yetinmiş, temalara dokunmamıştır. Ancak, çalışmamızın da konusu olan “Sicim” (La Ficelle) hikâyesindeki başkahraman yaşlı köylü, “Candia’nın Sonu”nda temizlikçi kadına, hırsızlık suçlamasına yol açan “ip, küçük sicim”, “gümüş kaşığa” dönüşür.” 

[7] Yaşar Hüseyin, Guy de Maupassant’ın “Sicim”inden Refik Halit’in “Vehbi Efendi’nin Kuşkusu”na İzler, s.691.

[8] Oğuzertem, Süha, Eleştirinin üst boyutu karşılaştırmalı edebiyat), Varlık Dergisi, Eylül, İstanbul 2009, s.3.

[9] Enginün, İnci, Mukayeseli Edebiyat, 3. B. İstanbul: Dergâh, 2011, s.15.

[10] Ömer Seyfettin, Maupassant’ın “Jadis” adlı eserini “Evailde” olarak çevirmiştir. Faruk Yener ise aynı eseri “Aşk Başkadır” olarak Türkçeye çevirmiştir. Makalede de Faruk Yener çevirisi kaynak olarak alınmıştır.

[11] Polat, Nâzım Hikmet (2016), Ömer Seyfettin, Bütün Nesirleri (Fıkralar, Makaleler, Mektuplar ve Çeviriler), 1. B. TDK,  Ankara 2016, s.986.

[12] Bu başlık karşılaştırılan iki yazarın (Maupassant-Ömer Seyfettin) da aşk-aile problemi yaşaması ve ikisinin de eserlerinin sade dille yazılmasından hareketle oluşturulmuştur..

[13] Bu başlık Maupassant’ın “Ölülerin Dedikleri” ve Ömer Seyfettin’in “Zeytin Ekmek” isimli hikâyelerinde ele alınan “namus” konusundan hareketle oluşturulmuştur.

[14] Bu başlık altında Maupassant ve Ömer Seyfettin’in farklı milletlere mensup olsalar da benzer yaşayışlara sahip olmaları ve yaşadıklarını eserlerinde işlediklerinden eserlerinin de benzerlikler göstermesi üzerinde durulmuştur.

[15] Maupassant, Guy de, Mutluluk, (Çev: Semih Atayman), İstanbul: Bordo Siyah Klasik 2003, s.9.

[16] Seyfeddin, Ömer, Yüksek Ökçeler, (Hzl: Pürlen Kaleli), 1. B. Çağrı, İstanbul 2010, s.100.

[17] Maupassant, Guy de, Aşk Başkadır, (Çev. Faruk Yener), 1. B. SAY, İstanbul 2003, s.8.

[18] Seyfeddin, Ömer, Bahar ve Kelebekler, (Hzl: Cemile Kaygısız), 1. B. Çağrı, İstanbul 2010, s.3.

[19] Maupassant, Guy de, Aşk Başkadır, s.8-9.

[20] Seyfeddin, Ömer, Bahar ve Kelebekler, s.5.

[21] Maupassant, Guy de, Aşk Başkadır, s.9-11.

[22] Seyfeddin, Ömer, Bahar ve Kelebekler,  s.6-7.

[23] Maupassant, Guy de, Madam Tellier’nin Evi, (Çev: Serdar Rıfat Kırkoğlu), Bordo Siyah Klasik, İstanbul 2003, s.143.

[24] Maupassant, Guy de Mutluluk, Ölülerin Dedikleri, s.25-26.

[25] Maupassant, Guy de Mutluluk, Meşe Odunu, s.49-50.

[26] Seyfeddin, Ömer, Yüksek Ökçeler, Zeytin Ekmek, s.71-72.

[27] Seyfeddin, Ömer, Yüksek Ökçeler, Tos, s.89.

[28] Yönten, Uğur, “Guy de Maupassant’ın Güzel Dost Adlı Romanında Sömürgecilik”, Turkish Studies - International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 8/10 Fall, p. 755-761, Ankara 2013, s.756-757.

[29] Maupassant, Guy de Mutluluk, Balık Avı, s.65.

[30] Seyfeddin, Ömer, Bahar ve Kelebekler, Forsa, s.126.

Bu haber toplam 456 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim