tyb_sozluk

Duyuru

Yazdır PDF

makine_krclkSosyalizm tarihinde “Luddist” diye bilinen ve “romantik sol” kavramı ile kategorize edilen bir teori-pratik bulunmaktadır. Bu teori-pratiğin Müslüman toplumlarda hiçbir zaman ileri sürül(e)mediği, hatta böylesi arayışların “gericilik-yobazlık” şeklinde nitelendirildiği açıktır.

Batı teknik ve bilimini Müslüman topraklara aktarmak öylesine tereddütsüz bir seçim haline gelmiştir ki, 150 yıllık İslâmcılık düşüncesi tarihi içinde Nurettin Topçu ve İsmet Özel dışında Batı’dan “bohçalar içinde alınan teknik” hakkında eleştiri yapılamamıştır. Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Müslümanlık Mâni’i Terakki Değil, Zâmin-i Terakkidir” makalesinde “Demek ki din-i İslam medeniyet-i hâzıranın terakkiyât-ı rûhiyesinden daha yüksek misalleri bilfiil meydana koymuştur” (Elmalılı, 2013: 278) ifadesinden de anlaşılacağı üzere İslamcılar sıklıkla Batı’nın ilim ve tekniğini “İslâm’ın malı” görmüşlerdir. Her ne kadar Celal Nuri İleri bir İslamcı değilse de onun, “Mesela sanayiin ilânihaye terakkîsi, âkibet, sermaye ile sa’y arasında cidali mucib olur. Fakat bu tehlikeye karşı gelmek için ‘Fabrika ve sanat istemezük!” demek de ancak Hindistan’ın ebleh ve ahmak mütenebbî-i muasırı Gandi’ye yakışacak bir malâyanî şeklini alır” (İleri, 2000: 174) şeklindeki sözünün altına imzasını atacak çok İslamcı vardı ve vardır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e evrilen bu entelektüel zemine rağmen Batı’da bilim ve teknolojinin karşısında bir sosyalist hareket bulunmaktadır: Luddizm.

“Makine Kırıcılık- Ned Ludd ve Queen Mab” başlıklı kitabı tanıtmadan evvel bir hususu dikkate sunmak isterim. “Endüstriyel kapitalizme karşı makine kırıcılık” şeklinde beliren Luddizmin yöntemlerinin İslam’ın beş emniyeti içinde bir karşılığı bulunmamaktadır. Bununla beraber bu kitabı tanıtım için seçmemizin nedeni Batı’da endüstriyel kapitalizme geçişin tarihinin hiç de bizdeki gibi teslimiyetçi olmadığını hatırla(t)maktır.

Yazar Linebaugh, kitabında iki yüzyıl önceki Luddist ayaklanmaların başlangıcını, kapitalist saldırılara ve İrlanda’da, Kuzey Amerika’da, Güney Amerika’da, Karayipler’de ve Kuzey Afrika’daki geleneksel ortaklaşalık uygulamalarına değinerek evrensel bir bakış getiriyor. Köycü ve toprakçı bir sosyalist nizam tasavvurunun endüstriyel toplumun göbeğinde doğması ve “doğanın ortak kullanımına katılımda herkesin eşitliğini” talep etmesi heyecan verici bir “rüya”ya dönüşüyor. Bu durum Nurettin Topçu’nun “Anadolu sosyalizmi”nin ütopik olduğu hakkındaki yargıları da bertaraf edicidir.

Linebaugh’a göre topraktan mülksüzleştirmeye karşı eldeki araçlarla direnç gösteren “devrimciler” anakronik şekilde de olsa uluslararası bir proleterya oluşturmaya çalıştılar. Yazar, bu devrimcilere terraqueous (sudan ve topraktan oluşan) proleterya diyor. Onlar için “denenmemiş birçok yol olduğunun farkındayken, devrimlerinin gerçekleşmesini engelleyen neydi?” sorusunu sorar ve şu cevabı verir: “Bu sorunun cevaplarından biri, terör, yabancı düşmanlığı ve kriminalizasyon sürecini başlatan cinayetlerinde bulunabilir” (Linebaugh, 2012: 52). Linebaugh’un bu cevabı vermesi iyi. Çünkü gerek Türkiye’de ve gerek İslam dünyasında da Marksist ya da İslamcı olsun direnç, terörize ve kriminalize bir sapmaya uğramaktadır.

“Makine Kırıcılık- Ned Ludd ve Queen Mab” başlıklı kitap “makine sorunu” veya bugün adlandırıldığı üzere “teknoloji problemi” karşısındaki eleştirel ruhu işaret eden bir metin. Kâr için makineleşmeye ve küresel çitlemeye karşı harekete geçen entelektüellerin, “ortak olanı savunanların” oluşturduğu bir dünyada imgesel (yerel) savunma hattını ifade ediyor. Kitapta Ned Ludd’un mitik-efsanevî söylencesi ile Percy Bysshe Shelly’nin Queen Mab adlı şiiri ekseninde “endüstriyel sistemin ölümü”ne bir çağrı yapılır. Yazar Peter Linebaugh, Simon Bolivar’ın 1812’de yaşanan deprem sonrasında “Eğer doğa bize karşı gelirse, ona karşı savaşıp bize itaat etmesini sağlarız” dediğini oysa Amerika’nın güneyinde yaşayan yerli halk Creekler’in gelen depremi memnuniyetle karşıladığını not düşüyor (Linebaugh, 2012: 10). Yazar, “Bugün herkes, teknolojinin bizi bir çıkmaza sürüklediğini biliyor” diyerek,  kurtuluşun “ortak alanda” makinaya karşı isyanda olduğunu belirtiyor. E.P. Thompson, “İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu” kitabının “Kırpıcılar ve Çorapçılar” başlıklı bölümünde Luddistleri şöyle anlatır: “1811-1817 yılları arasındaki asıl Luddculuk üç yöre ve üç meslekle sınırlıydı: West Riding (ve kırpıcılar), güney Lancashire (ve pamuklu dokumacıları) ve Leicestershire ve Debyshire’in kimi yörelerini kapsayacak şekilde Nottingham’da odaklaşan makineli örücüler. Bu üç gruptan kırpıcılar ya da kırkıcılar kalifiye ve ayrıcalıklı işçilerdi; yünlü kumaş işçilerinin aristokrasisini oluşturuyorlardı. Bu arada dokumacılar ve makineli örücüler, zanaata ilişkin gelenekleri eski, statüleri gerilemekte olan, dışarı işi yapan kişilerdi. Halkın hayalindeki Luddculara en yakın düşen kırpıcılardı. Makine ile doğrudan çatışma halindeydiler ve hem kendilerinin ve hem de işverenlerinin çok iyi bilindiği gibi makine kısa sürede onların yerini alacaktı” (Thompson, 2012: 629-630).

Thompson’un anlatısından da anlaşılacağı üzere Luddistler manifaktür kapitalizminin sanayi kapitalizmine evrildiği dönemde “el becerisini gereksiz kılan” yeni üretim tarzına yönelik bir tepkiyi ifade ediyor. Yine Thompson’un anlattığına göre Glouchestershireli bir kumaşçı Luddistlerden şöyle bir mektup almıştır: “Duyduk ki kırkma makineleri almışsınız ve eğer onları onbeş gün süre içinde kaldırıp atmazsanız biz sizin yerinize kaldırıp atacağız” (Thompson, 2012: 634). Linebaugh da  Thompson’un yukarıdaki satırlarına atıf yapıyor. Sosyalistler şimdilerde Ned Ludd’un iki dikiş makinesini çekiç ile kırmasını teknoloji’nin karşısında işsiz kalan vasıflı işçinin kendini savunma refleksi olarak değerlendiriyor. Bununla beraber Ned Ludd’un mitik kimliğini sadece “makine kırıcılık” olarak görmek çok doğru değil.

Luddist hareketi “ortak olan” kelimesi üzerinden okuyan yazar kitapta Ned Ludd’un doğrudan eylemlerinin hedefinin kitonik güçler (toprağın altı, toprağın içinin) ve onun üstündeki kozmik manzaranın makineye karşı isyanına yöneldiğini açıklıyor. Çünkü Luddistlere göre makineleşme ekili tarlaların çitleştirilmesini sağlayarak toprağın metalaştırılmasına neden olmakta, ortak olan’ı çitlemekte ve yaşamın önünü kesmektedir. Atölyelerin yerini fabrikalar aldıkça, zanaatta ve el işlerindeki işbölümü, zanaatkârı çitlemenin konusu kılarak “insan denen varlık” olmaktan çıkarmaktadır. Yazar, şair John Clare’ın iki dizesini de bu sırada zikrediyor: “Çitleme sistemi geldi ve beni / kiliseye ait bir köle yaptı.”

Yazarın diğer iddiası çitlemenin dünya savaşı ve topyekûn savaş döneminde gerçekleştiği üzerine. Hatta öyle ki, aile de bu şekilde “çitlenmekte”dir. “Doğurganlığın artırılması, imparatorluk için savaşta ölecek askerler yetiştirmeyi amaçlamaktadır. Hane halkı çitleme sisteminin bir parçası haline getirilmektedir. Yazar, tüm yüzyıllar boyunca dünyada kaydedilen suç, dolandırıcılık, hainlik, hırsızlık, kalpazanlık, kundakçılık, cinayetten daha fazlasının 1811-1812 yıllarındaki savaşlarda işlendiğini fakat o dönemde bunların Britanya’da suç görülmediğini ifade ediyor. Çünkü Britanya’nın savaşla Atlantik, Hindistan ve Pasifik okyanuslarının ticaretini kontrol etmesi sanayileşmenin baş şartıydı. Britanya’nın savaş ekonomisi, yine Britanya’nın sanayileşmesi ile el ele gitmiştir (Linebaugh, 2012: 18).

Linebaugh’un, Luddistler üzerinden bu vurgusu önemli. Çünkü İslamcılık düşüncesi Renan’ın “İslam terakkiye manidir” safsatasına cevap verirken Batı’nın ilminin İslam’da red edilmediği, Batı’nın ilmi zemininin Müslümanlara dayandığını ileri sürdüler. Linebaugh, Luddistlerin “terakki, kalkınma, teknoloji, bilim karşıtlığını” başka yerden okuyor.

Başlangıçta burjuvalar yerel zanaatkârlara hammadde sağlamaktadırlar. Zanaatkârlar bahçede, tarlada ve dokuma tezgâhındaki iş döngüsünün birbirine karıştığı “evde” çalışmaktadırlar. Daha sonra manifaktür üretim veya atölye sistemi ile işçilerin bir araya toplanması sağlandı ve nihayet fabrikalar ile bu sisteme makineler ve enerji eklendi. Çitlemenin sanayii tarımdan ve fabrikayı topraktan ayırması “ortak olan”ın kaybına neden olmuştur. Çitleme tarım ve toprağın, giderek “topluluğun” kaybedilmesini sağlamıştır. Böylece mülksüzleştirme ve sömürü kapitalizmin ayrı aşamaları olarak değil, fakat birbiri üzerinde aynı anda işleyen güçlendirici bir dinamiğe dönüşmüştür. Ortak olandan mülksüzleştirme ve emeğin makineleştirilmesi, birbirini besleyerek yürüyen bir süreçtir (Linebaugh, 2012: 20). “Topluluk” ve “ortak olan” kavramları Luddistler için merkezi önemdedir. Linebaugh, kitabının temasını “Makine Ortak Olana zararlıdır” sözünün üzerinde bina ediyor. Makine ve çitleme, ortak olana zararlıdır ve bu, yeryüzündeki cehennemdir (Linebaugh, 2012: 26).

Ned Ludd’un “ortak olan” lehine yazdığı mektupların şair Shelly’i etkilemesine de değinen Linebaugh,  Shelly’in “ortaklaşacılık” kavramı ile Ned Ludd’un “ortaklık” kavramı arasındaki farkın arzu ile deneyim arasındaki fark olduğu görüşünde. Devletin görevi, ortak olanda eşitliği güvenceye almaktır. Shelley, Kuzey’e yaptığı bir seyahat sırasında, insanlara acı çektiren yoksulluk, sömürü ve askeri baskı hakkında deneyim sahibi olarak Queen Mab adını alacak bir şiir planlamaya başlar ve onu Dublin’de yayımlayabileceğini düşünür. “Alt sınıfların, ezenlerine onları daha ağır bir şekilde ezmesi için araçlar sunmak için yaşamlarını ve özgürlüklerini boşa harcamaları korkunçtur” (Linebaugh, 2012: 32). Queen Mab, İrlanda’nın güçlü figürüne ve İngiltere’nin çitleme öncesi büyülü manzarasına doğrudan bir göndermedir. Shelley, savaşın, baskının ve açlığın olduğu o zamanlarda doğaüstüne başvurmuştur. Şair, maneviyatın dünya tarihine müdahale ettiğine inanmaktadır ve Queen Mab böyle bir manevi ruhtur: uçabilen bir peri ve bir rüya çağırıcısı, sihirle toprağa bağlanan bir kadın savaşçı. “Bu şiir, ortak olana el konulmasının gerçekliğine dair sunduğu kavrayış nedeniyle mistik bir komünist şiirdir” diyen yazar (Linebaugh, 2012: 32) Shelley’in “gelişme” adı altında gerçekleştirilen ve tarihçilerin “toprak vatanseverliği” şeklinde gördüğü istimlâklerin dünya çapında bir yıkım olduğunu gördüğünü belirtiyor. Shelley’in zihninde “Hukukun üstünlüğü kuralı”, İngiliz iktidarının gittiği her yerde “sözleşme özgürlüğü” ve “özel mülkiyet” anlamına geliyordu. Shelley’e göre makine, emeğin yerini alan bir şey olmanın ötesindedir; “makine, emeğin ileride dönüşeceği şeyin modelidir” (Linebaugh, 2012: 50). Servetin meta biçimini ele alarak gelişen ticaret (veya bu anlamıyla alım-satım) insanın doğasında bulunmamaktadır. Çünkü,  “Ortak olan, evrensel iyilik veya insan erdemi olarak görünmektedir” (Linebaugh, 2012: 50-51). Queen Mab, William Godwin’in anarşizminden, etkilenir. Ona göre makine, köleliği teşvik etmiştir. Kölelik ve makine, insanı otomata dönüştürür:

Kimsesiz bırakan bir veba gibi iktidar,

Her dokunduğunu kirletir ve itaat,

Tüm dehanın, erdemin, özgürlüğün, doğruların yıkımı

İnsanları ve insanın çevresini köleleştirir

Onu Mekanik bir otomata çevirir. (Queen Mab)

Linebaugh, 1811’de tasarlanan, 1813’te özel olarak basılan ve ondan sonra iki kuşak boyunca işçi sınıfının İncil’i haline gelen Queen Mab’in örgütlü dini (Kilise), politik tiranlığı, savaşı, ticareti (kapitalizmi), evliliği ve fuhuşu hedef aldığını yazıyor (Linebaugh, 2012: 48). Şiir tıpkı T.S. Eliot’un Çorak Ülke (The Waste Land) şiiri gibi dipnotlarla doludur ama çoraklıkla değil “ortak olan”la ilgilidir. Linebaugh, Shelley’in bu şiirinde politik ekonomistler gibi emek değer teorisini kabul ettiğini yazmakta ve “insan emeğinden başka gerçek servet yoktur” dediğini aktarmakta (Linebaugh, 2012: 49).

Kitabın sonunda Linebaugh, Luddistlerin ve Shelley’in hayal gücünün politik olabileceğinden bahsediyor. İrlanda’ya ait gibi görünen “ortak alan-ortak olan” düşüncesinin Meksika yerlileri, Cava Adası köylüleri, Venezuela’nın Ilanero (ova insanları) ve pardoları (kahverengi tenliler) gibi topluluklarında da bulunduğuna işaret ediyor. Makinelerin “iyileşme”, “gelişme”, “ilerleme” olarak değil de cehennemin kendisi olarak görüldüğünden bahsediyor. Makineleşmeye karşı tek karşıt gücün devletlerin yeniden biçimlenmesinin işaretlerini görecek kadar hayal gücü olan dünya halklarında bulunduğunu ifade ediyor.

-          Elmalılı Hamdi Yazır, Meşrutiyetten Cumhuriyete Makaleler, Klasik Yayınları, 2013

-          İleri Celal Nuri, Türk İnkılâbı, Kaknüs Yayınları, 2000

-          Linebaugh Peter, Makine Kırıcılık-Ned Ludd ve Queen Mab, Otonom yayınları, 2012

-          Thompson E.P., İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu, Birikim Yayınları, 2012

 
Yazdır PDF

seyahatnameSeyahatnamelerden Dünya’ya Bakmak

Batılı seyyahların doğuya seyahat etmeleri değişik şekilde olmuş; diplomatik bir görevin ifası, Kudüs’e yapılan hac ziyareti, tüccarların yaptıkları ticari ziyaretler, bazı bilimsel araştırmalar yapmak ve turistlik geziler için yapılan seyahatler. Bunların dışında Hıristiyan misyonerlerin dinlerini yaymak, orada bulunan cemaate ibadetlerini yaptırmak, cemaati dini konularda bilgilendirmek ve eğitimini üstlenmek için yapılan seyahatler.

Seyyahların gezdikleri ülkelerde kalma süreleri, ne görev için geldikleri, kim tarafından kabul edildikleri, yanına aldığı tercümanın anlattıklarının doğruluk derecesi, kendini bilgilendiren kimsenin kimliği gibi birçok etmen, seyyahın anlattıklarının ne tarafa yaslandığı konusunda bize bilgi verir. Ancak en çok faydalanılacak olanlar uzun yıllar bu topraklarda kalan ve geldiği memleketin insanıyla kurdukları temas sonrası seyahatnamesinde ülke hakkında anlattıklarıdır. Sürenin uzunluğu ve araştırmacı ruhlu olan bir seyyahın, dönemin aydınlatılmasında kimi tarihçilerin anlattıklarından daha önemli malumatlar verir. Bir de yaşanan döneme dışarıdan birinin bakışının ve onun verdiği bilgilerin değeri düşünüldüğünde seyahatnameler, tarihi “doğru” anlamanın kaynaklarından biri haline gelir.

 

İstanbul’u Görmeden Ölme!

Christoph Wilhelm Lüdeke, Protestan kilise teşkilatını kurmak üzere görevli olarak İzmir’e gelir. Yaklaşık olarak dokuz yıl kaldığı Türkiye’de (İzmir ve İstanbul) yaşadıklarını, gördüklerini, seyahatnamesine aktaran Papaz, kitabın amacı konusunda önsöz de şöyle der; “Türklerle Ruslar arasında 1768’den beri süren savaş nedeniyle ülkemizde Türk Devleti’nin durumu hakkında gerçek bilgiler edinme isteği artmış” bu isteğin yerine getirilmesi ve “büyük bir yüzsüzlükle yaymaya çalışılan önyargılara karşı çıkmak ve bazı dini mezheplerin içinde bulundukları koşulları taraf tutmadan ve olumsuz bir bakış açısına kendimi kaptırmadan” doğru bilgi aktarmak olarak açıklar. Ve iddialı bir şekilde “ Eğer başka kitaplarda benim anlattıklarımla örtüşmeyen bilgilere rastlanırsa, bunların yanlış olduğuna inanmalıdırlar” diyerek yazdıklarının doğruluğu konusunda emindir.

 
Yazdır PDF

duyuru2Vakfımızın Olağanüstü Umumi Heyet Toplantısı aşağıda ifade edilen gündemle TYB Genel Merkezi Mehmet Akif Divanında (Sümer 1 Sk. 11/9 Kızılay/Ankara) 12 Kasım 2014 Çarşamba günü saat 17.30’da, bu tarihte çoğunluk sağlanamadığı takdirde aynı gündemle 19 Kasım 2014 Çarşamba günü aynı adres ve saatte nisapsız olarak yapılacaktır.

 

Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı üyelerine duyurulur.

 

Gündem :

1. Açılış ve Divan Teşekkülü

2. Faaliyet Raporu, Bilanço, Kâr-zarar hesaplarının okunması, müzakeresi ve mütevelli heyetinin ayrı ayrı ibrası

3. Boş bulunan Mütevelli Heyeti üyeliği ile yedek üyelerin ve Murakebe Heyeti üyeliklerinin seçimi

4. Dilek ve temenniler

5. Kapanış

 
Yazdır PDF

DSCF5999Türkiye Yazarlar Birliği'nin 20. dönemini geride bıraktığı Yazar Okulu programında 21.döneme farklı bir uygulama ile başlandı. 

"D. Mehmet Doğan yazı atolyesi" uygulamasına bugün (25 Ekim Cumartesi) başlandı. İlk derste insanın anlama ve anlatma macerası konu edildi; önce anlamanın sonra da anlatmanın ne olduğu tetkik edilerek yazarlığın başlangıcı olan "anladığını anlatma" durmuna değinildi. 


"Hicri yılbaşınızı tebrik ediyorum öncelikle" diyerek sözlerine başlayan Doğan, "Biz 21.dönemine girdiğimiz Yazar Okulu'nda geniş bir çerçeve çizmiştik ama atolye çalışması talepleri fazlaca gelmeye başladığından, ben de bunu senelerdir yapmak istediğimden böyle bir değişiklik yaptık." dedi. Yazı atolyesinde teoriden çok pratiğe yönelik çalışacaklarını aktaran Doğan, alanında önemli eserler koymuş kişileri de misafir olarak çağıracaklarını ve böylece belli bir alanda yazmak isteyenlerin istifadesinin mümkün olacağını söyledi. 

İlk dersine ise şöyle başladı: 

"İnsanın hayat macerası anlama ve anlatma üzerine kuruludur." dedi ve anlama bahsinde öncelikle; her eşyanın bizimle konuştuğunu, bazı eşyaları hızlıca belki farkına varmadan okuduğumuzu, ama mutklaka okduğumuzu, canlı cansız her şeyin sesli veya sessiz konuşuyor/anlatıyor/ifade ediyor olduğunu aktardı. "Bu okumadan anlama durumunda herkes aşağı yukarı müsavidir. Eşitliğe daha yakınızdır. Yine de bazıları bu okumayı daha hızlı ve daha derin yapabilir. Bu belirli şartlara bağlıdır: Akla, zihnî kapasiteye, kaabiliyete, bilgi-kültür durumuna, tecrübeye, ruhi-psikolojik duruma…." diyerek anlamanın ilk basamağı hakkındaki süşüncelerini aktarmış oldu. 

Eşyayı okumak bahsinde; Peyami Safa'nın leziz romanı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'ndan bir bölüm okudu ve tahliller yaptı. Önemine binaen ve hatırlatmak amacıyla buraya aktarmayı da uygun bulduğumuz bölüm ise şöyleydi: 

“İki yastık, bir şişe, bir mendil.

Fakat eve gittim. Şehrin bir ucundan diğer ucuna.

Kenar mahalleler. Birbirinden ufunetli adaleler gibi geçmiş, yaslanmış tahta evler. Her yağmurda, her küçük fırtınada sancılanan ve biraz daha eğirilip büğrülen bu evlerin önünden her geçişimde, çoğunun ayrı ayrı maceralarını takip ederdim. Kiminin kaplamaları biraz daha kararmıştır, kiminin şahnişini biraz daha yumrulmuştur, kimi biraz daha öne eğilmiş, kimi biraz daha çömelmiştir; ve hepsi hastadır, onları seviyorum; çünkü onlarda kendimi buluyorum; ve hepsi iki üç senede bir ameliyat olmadıkça yaşayamazlar, onları çok seviyorum; ve hepsi, rüzgârdan sancılandıkça ne kadar inilderler ve içlerinde ne aziz şeyler saklarlar, onları çok…çok seviyorum.

Eşiklerinde soluk yüzlü, çıplak ayaklı, ürkek ve sessiz çocukların, ellerinde ekmek kabuğuyla ve çerden çöpten yapılmış oyuncaklarla, ağır ağır, düşünerek ve gülmeden oynadıkları bu evlerin arasında kendi evimi ararım ve adeta güç bulurum, çünkü bunların hepsi benim evim gibidirler.

Evde kimse yoktu; kapıyı anahtarımla açtım, girdim ve her zamanki âdetimle alt kat sofada epeyce durarak, hareketsiz etrafıma bakındım.

Bu sofa yaşlı bir insan yüzü gibidir: Evimizin bütün ruhu, kederleri ve neş’esi orada görünür, her günün hadiseleri tavana, duvarlara, döşemeye bir leke, bir çizgi, bir buruşuk ve bazan da ancak bizim görebileceğimz gizli bir işaret ilave eder. Bu sofa canlıdır: Bizimle beraber kımıldar, değişir, bizimle beraber dağılır, toplanır, bizimle beraber uyur uyanır; bu sofa aramızda sanki üçüncü bir simadır ve güldüğü, ağladığı bile olur.

Bu sofa dört köşedir: Ortada sokak kapısı, iki yanda birer pencere. Pencerenin yanında bir ot minderi. Minderin yanında yemek masası. Masanın yanında iki sandayle. Bu sofada oturulur, yemek yenir, misafir kabul edilir.

Benim her girişimde, orada, hareketsiz duruşum, beni bana gösteren bu çehreye bakmak içindir.

Ve baktım: Minderde üstüste konmuş iki yastık. (Demek ki annem biraz rahatsızlanmış ve buraya uzanmış). Masanın yanında rafın önüne çekilmiş bir sandalya. (Demek annem en üst raftan bir ilaç şişesi almış). Ha… İşte masanın üstünde bir şişe: Kordiyal. (Demek annem bir fenalık geçirmiş). Minderin üstünde ıslak, buruşuk bir mendil. (Demek annem ağlamış).

Benim de bu şişeye, iki yastığa ve bir mendile ihtiyacım var, ben de Kordiyal alacağım, uzanacağım ve ağlayacağım.” (sf. 14-15)


Bu bölüm üzerine konuşmasından sonra Doğan, aklın anlamak için önemine ve sınırlılığına değindi. "Anlayan aklı miktarınca anlar" diyen Mevlana hazretlerine de değinen Doğan, onun bu sözünü dinleyen, seyreden kelimlerini kullanarak da çoğaltabilmenin mümkün olduğunu ifade etti ve aklı aşan noktaların da olduğunu söyleyerek Necip Fazıl'ın poetikasından da bir örnek verdi: "Şiir şuur ötesi bir sanattır" sözünü aktardı. 

Bizi bu anlama aşamasından sonra ilgilendiren ise "anlatmak"tır diyen Doğan, anlatma bahsinin yazıya dökülmediği sürece söz olarak kaldığını, yazılı olarak ifade ettiğimizde ise "yazarlık"ın söz konusu olduğunu söyledi. "Herkes yazı yazar ama her yazan yazar değildir ve fakat bütün yazarlar yazı yazarlar" dedi. 

Yazılı anlatımım düz, santlı, sehl-i mümteni gibi biçimleri olduğuna değinen Doğan, bunlar üzerine örnekleri sundu ve şiir ve nesir olarak ayrılan türlerin arasındaki farklara da değindi. Ahmet Haşim'in "Bir Günün Sonunda Arzu" şiirini nesir haline getirmeye çalışarak, şiirin bozulması durumunda ses'in müziğin nasıl da ortadan kalkmış olduğunu gösterdi. 

"Kolay anlaşılamama, anlam kapalılığı hatta anlamsızlık yazarlığın konularından veya meselelerinden" diyen Doğan, Orhan Veli'nin "Anlatamıyorum" diyerek nasıl anlattığını ortaya koydu. 

Dersin sonunda ise "her işte ustalık kalfalık olduğu gibi bu işte de vardı" diyen Doğan, öğrencilerin aşk ve şevk ile bu işe sarılmaları temennisi içinde olduklarını belirtti. 

İlk dersini bu şekilde tamamlayan Doğan, bundan sonraki derslerin taleplere bağlı olarak farklı bir güne çekilmesinin de mümkün olduğunu ifade etti. 

 

DSCF6001

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DSCF6005

 
Yazdır PDF

Kalbi_Hayat-500x500Kalbimizi tanımak istiyor muyuz?

Bedenimizin de ruhumuzun da merkezi olanı… Bizi hâlden hâle çevireni, onu hâlden hâle çevirdiğimizi…

Hiç yapmam dediğimiz şeyleri yaptıran, yapabileceğimizden emin olduğumuz şeyleri yaptırmayan…

Sâniyeler içinde bir umudun bir umutsuzluğun zirvesine çıkaran, birisinde zirveye çıkarırken diğerinde dipleri bulduran, bu deveran içinde midemizi de alt üst eden kalbimizi…

Sıkıntılar içinde iken görmediğimiz bir elin sıktığını hissettiğimiz, parçalanmasın diye kıvrandığımız; ferahladığımızda, yani sanki leylak kokularıyla içimiz dolmuşçasına ferahladığımızda ise fizik olarak genişlediğini sandığımız kalbimizi…

En çok ellerimizde sandığımız anda ellerimizden kayabilen, kaydığını fark edemediğimiz, fark edebildiğimizde ise, hani kaybedip tekrar bulduğun şeyi taşımanın da korumanın da zaten hep sende olanı taşımaktan daha zor olmasından dolayı, tutmaya çalışmaktan kaçındığımız…

Önüne geçemediğimiz, önümüze geçen, engel olamadığımız, bize engel olan, arkasından koştuğumuz, çekip durdurmaya çalıştığımız…

Bazen varlığını unuttuğumuz, bazen varlığından, içine sığdırabildiklerinden, bu kadar geniş oluyor olabilmesinden, ağırlığından dolayı, ondan gayrı her şeyi unuttuğumuz…

Sürekli temize çıkardığımız, bunu en çok kendimize karşı yaptığımız, bu yaptığımızı fark edemediğimiz, bunu fark edemediğimiz için de eksikliklerimizi hiçbir zaman bilemediğimiz…

Tabiî hâlinde yumuşak, duygu yüklü, mütevâzi kabul edip, bunların tersini gördüğümüzde kalbsiz kelimesine başvurabildiğimiz…

Derdi de devayı da onda bulduğumuz, dertten devayı devadan derdi onunla çıkardığımız,

Kalbimizi diyorum…

Onu tanımak istiyor muyuz?

Öyle ise 2000 yılında Altınoluk yayınlarından çıkan ve derginin abonelerine hediye edilen Âdem Ergül’ün doktora tezi olan “Kur’an ve Sünnet’te Kalbî Hayat” adlı eser ile güzel bir başlangıç yapabiliriz.

Eserde, lügat anlamı “bir şeyi bulunduğu hâlden bir başka hâle çevirmek” olan kalbin, mahiyeti, bilhassa da Allah (c.c.) ile münasebetlerdeki mahiyeti ayrıntıları ile inceleniyor. Osman Nuri Topbaş’ın “Kalb Âlemi” başlıklı genişçe bir giriş yazdığı eserde, kalbin tabiî hâlinin ne olduğu, insanın onu ifâ ettiği şeylerle nasıl da olması gereken hâlden saptırdığı, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’den yola çıkarak anlatılıyor.

İlk bölümde, Allah ile münasebetlerde Allah’ın kalbe yönelik tasarrufları ve kalbin Allah’a yönelişleri inceleniyor. Allah’ın kalbe yönelik tasarruflarında, nazargâh-ı ilâhi olan kalbden, yani amellerimizin değerinin, içindeki niyetlerle ölçüldüğü yerden, Allah’ın kişi ile onun arasına girmesinden[1], göğüsleri genişletip daralttığından[2], ilim bahşettiğinden[3], hidâyet ettiğinden[4], duygular oluşturduğundan, arındırdığından, sebat verdiğinden[5]; kalbin Allah’a yönelişlerinde ise, müsbet (iman, takva, teslimiyet gibi) ve menfî (gaflet, şüphe, şirk, inkâr gibi) yönelişlerden bahsediliyor.

İkinci bölümde kalbin temel vasıfları ve onun değişkenliği inceleniyor. Kalbe nisbet edilen belli başlı vasıflardan bazıları şöyle sıralanıyor: Yufka kalb[6], mütevâzi kalb[7], mutmain kalb[8], selim kalb[9], kararmış kalb[10], hasta kalb[11], katı kalb[12], kılıflı kalb[13], kilitli kalb[14], mühürlü kalb[15]… Kalbin değişkenliği bahsinde ise kalbimizin değişkenliği[16] ve onun olması gerektiği yere nasıl sevk edileceği anlatılıyor. Rasullullah’ın (s.a.v) “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım, kalbimi dinin üzere sabit kıl” diye dua ettiği ve duayı işiten Enes b. Mâlik’in: “Ey Allah’ın elçisi, biz sana ve getirdiklerine imân ettik. Bizim için herhangi bir endişeniz var mı?” diye sorduğu ve Rasullullah’ın da “Evet gerçek şu ki, kalbler Allah Teâlâ'nın iki parmağı arasındadır; onları istediği gibi evirip çevirir”[17] dediğinden bahsediliyor. “Bir an bile huzur-u ilâhîden ayrılmamak” gerektiğini kim kime tavsiye etmişti?

Kalbin idrak ve duygunun merkezi olmasından, bilgi edinmede ve amellerde merkezî bir yeri olduğundan ve kalbin eğitiminde de emredilenleri yapmak nehy edilenlerden ise uzak durmak gerektiğinden bahsedilirken; en sonda da duanın önemine değiniliyor üçüncü bölümde. Duamız olmasa ehemmiyetimizin olmadığı[18] aktarılıp, başlı başına yazı konusu edilecek bir bölüm teşekkül etmiş oluyor. Biz de bir duayı tekrar ediyoruz, tabiî herkesin olduğu kadarı ile anlayıp olduğu kadarıyla niyaz edebildiğini bilerek:

Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım, kalbimi dinin üzere sabit kıl!

 

 

Dilârâ Coşkun

 

 



[1] Enfâl/24

[2] En’am/125, İnşirah/1

[3] Bakara/98, Şuara/51, 192-195

[4] Teğabun/11, Meryem/76

[5] İbrahim/27

[6] Ali İmran/159, Zümer/23

[7] Bakara/10

[8] Fetih/4

[9] Şuara/87-9

[10] “Kul bir günah işlediği zaman kalbine siyah bir nokta vurulur. Şâyet o günâhı terk edip istiğfara sarılarak tevbeye yönelirse, kalbi cilâlanır. Böyle yapmaz da tekrar günahlara dönerse, siyah noktalar artırılır ve neticede bütün kalbini kaplar.” (Tirmizi, Tefsir, 8)

[11] Bakara/10, Tevbe/123-5, Ahzab/32

[12] Maide/13, Zümer/22

[13] Bakara/88, En’am/25

[14] Muhammed/24

[15] Bakara/6-7, Münakikun/3

[16] “Kalb bomboş bir arazide rüzgârların oraya buraya savurduğu bir kuş tüyüne benzer” (İbn Mace, Mukaddime,10)

[17] Tirmizi, Kader, 7

[18] Furkan, 77

 

 
Yazdır PDF

IMG-20140506-WA0000Yazmak, insanın içkinliğini, sessizliğini harfe dökmesidir. Yüzyıllardır bir şeyleri yazan insanoğlu, her yazısında kendisinden hareketle bir kazıya girişir. Tüm insanlığın geçirdiği acılar, sevinçler bu yazılanlarla anılıyorsa yaşanılanlar da aynıdır. Yazı, tüm yaşanılanların tanığıdır. Yazı ile şahit tutar kalemi, yazı ile aktarırız tüm düşüncelerimizi. Yeminler edilir incirin, zeytinin ve kalemin adına.

Yazı çünkü söz gibi değildir. Söz söylenir, muhatabını bulmadığında uçup gider fakat yazı muhatabını bulmadığı zamanda bile durur. Onu alacak olan kişiyi bekler, ona ulaşacak olana verir anlamını. Bu kimi zaman ansızın belirir, kimi zaman ise yüzyıllar sonra. Yazı, kalemden süzülen o anlamlar dünyası. Bu dünyanın anahtarını elinde tutan yazarlar bunun farkında olacaklardır ki; yazılarında sürekli ötelere seslenen bir hava vardır. Ötelere seslenmek, anlamı daha geniş manada sürdürme isteğindendir.

Nuri Pakdil, kalemin ve sözün hakkını veren, yaşayan bir anıt. Edebiyat’ın bekçisi. Zaman onu unutmaya kalkışırsa onun zamana karşı vereceği klas bir duruşu olacaktır. Çünkü yazmanın karşılığını dervişçe, sabırla vermiştir. Edebiyat kulesinin titiz dervişi olarak adlandırdığım Pakdil, Kalemin bir kale olduğunu, bu kaleye ancak bir fikrin, bir düşüncenin bayraktarlığını yapabilenlerin girebileceğini duruşuyla ispat eden “tamamen bir kalem olan” bir kişiliğe sahiptir.

Onun için Her yazı: bir temel kazı: yaklaşmak için varoluşun giz alanlarına. (s.18) Her yazının taşıdığı bir ses vardır. Yazı taşıyan ses ise sesi (de)taşıyan imandır ancak ebediyete. (s.18) Bu bakımdan yazar ebediyete sesini taşırken sesin de ebediyete taşıdığı en önemli unsur imandır. Bu durmadan, duraksamadan, aksiyon içerisinde hareket halinde olmanın göstergesidir.

Nurettin Topçu’daki gibi. Düşünmek hareket etmektir. Düşünmek direnmektir. Direniş bazen bir kalemledir, kimi zaman bir söz iledir. Pakdil bunu şu şekilde aktarır: Ben direnişi seviyorum; inandırıcılık gücü var da, ondan. (s.21) Bir edebiyat adamına yaraşır bir biçimde sevgiyle yaklaşır direnişe. Direnç göstermek, tepkisini koyduğu unsurların olduğuna işarettir. Pakdil’in de klas duruşunda saklı olan bu direniştir. Öyle bir direniş ki özlemle beklettiği, hayalini kurduğu bir Kudüs'tür bu direnişin adı. İntifadadır.

Söz, iz bırakma telaşıdır. Geçici dünya üzerinde iyi şeyler uyandırmak ve bunda süreklilik kazandırmak bana göre bir sadaka-i cariyedir. İyi söz söylemek herkese nasip olmaz. Her söz söyleyenin izini taşır ve bunu istenilen yere/kişiye bırakır. Söz bir kurşun gibidir bazen, deler, bu şiirin işidir. Pakdil bunu şöyle özetler: Sözden daha etkin yumruk olabilir mi? Dişimizi sıkarız, sıkarız; bir de ağzımızı açtık mı, o artık bir yumruktur. Bunu, sakın ha, kötü söz olarak algılamayasınız; hayır, bin defa hayır; bir bitirime özgü sarsılmaz kabadayılık erdemliliğiyle konuşuyorum, hiçbir bitirim küfür etmez. (s. 57) Söz bir iz bırakmak iken bunu da klas bir biçimde nasıl olması gerektiğinin usulünü söyleyen Pakdil, bunu da bir sorumluluk bilince yerine getirilmesi gerektiğini söyler. Çünkü sorumluluk zamana, kendine ve çevresinedir. Çünkü sorumluluk bir savunudur. İnsanı insana karşı savunan Pakdil için bu sorumluluk, bir devrimci duruşla mümkündür. Ben sorumluluk duyuyorsam insanlığın konuşlandırılışından, çelikten sinirlerle, karanlığın temel taşlarını yerinden oynatmaya başlıyorum demektir.(s.65)


Kalem Kalesi

Nuri Pakdil

Edebiyat Dergisi Yayınları

 

Sayfa 1 / 79

<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>
Buradasınız:   AnasayfaHaberlerDuyurular
| + -
kbilgiler
i_bilgileri