tyb_sozluk

Duyuru

Yazdır PDF
duyuru2

Eğitim-Bir-Sen ve Türkiye Yazarlar Birliği’nin Mehmet Akif İnan anısına müştereken düzenleneceği şûrada “Eğitim ve Ahlâk” konuşulacak.

Türkiye Yazarlar Birliği’nin ilkini 2009’da yılında İstanbul’da düzenlediği Ahlâk Şûralarının üçüncüsü 21-23 Kasım tarihlerinde Ankara’da toplanıyor.

 

Eğitimciler Birliği Sendikası ve Türkiye Yazarlar Birliği tarafından düzenlenen III. Ahlâk Şûrası 21-23 Kasım tarihlerinde Ankara’da toplanacak. Hazırlıkları devam eden şûranın bu yılki konu başlığı “Eğitim ve Ahlâk” olarak belirlendi.

Şûra Tertip heyetinden yapılan açıklamada, “Bilgili nesiller yetiştirmek, aynı zamanda ahlâklı, yüksek karakterli nesiller yetiştirmek anlamına gelmelidir. Ahlâk her an yaşadığımız bir gerçekliktir; hareketlerimizin ilmidir. Öğretim sistemi çocuklarımızı fizikten ahlâka doğru yükseltmelidir” denildi.

İlim ve fikir adamları, eğitimciler, yazarlar ve yöneticiler eğitimin ahlakiliği, eğitimde ahlâk ve terbiye programları ve uygulamaları konularında görüşlerini üç gün boyunca yapılacak 7 oturumda ortaya koyacak. Bildiriler müzakere edilecek ve tartışmaya açılacak.

2009 senesinde İstanbul’da 20. yüzyılın büyük ahlâkçı düşünürü Nurettin Topçu’nun  doğumunun 100. yılı anısına yapılan birinci şûranın ardından ikincisi “Siyaset ve Ahlâk” başlığıyla Mevlâna anısına 22-24 Kasım 2013 tarihlerinde Konya’da düzenlenmişti. Konya’da düzenlenen şûrada siyaset-ahlâk ilişkisinin felsefi temellerinden, güncel siyasal sorunlara kadar pek çok meseleye değinilmiş, yayınlanan sonuç bildirgesinde öneriler kamuoyu ile paylaşılmıştı.

TBMM Eğitim Komisyonu başkanı Prof. Dr. Emrullah İşler, Prof. Dr. Yüksel Özden, Prof. Dr. Yusuf Ziya Kavakçı’nın yer alacağı açılış oturumunda eğitim hayatının genel ahlâk ve terbiye sorunları üzerine durulacak. YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya’nın başkanlık edeceği birinci oturumda ise eğitim-ahlâk ilişkisi sorgulanacak.

Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri eğitim anlayışlarının irdeleneceği ikinci oturumun ardından ise Zafer Çelik Batı eğitimi üzerine, Ahmet Yemenici ise İslâmî eğitimde ahlâkî değerler aktarımı üzerine birer sunum gerçekleştirecek. Dördüncü oturumda toplumun ve ailenin ahlâk eğitimindeki rolü, Ahmet Taşgetiren’in oturum başkanı olacağı beşinci oturumda ise ahlâk terbiyesinde rol modeller hakkında konuşulacak.

6. Oturumun gündemi somut öneriler olacak. MEB müfredatının tartışılacağı bu bölümün koordinasyonunu Türkiye Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Hicabi Kırlangıç yapacak.

Şûra’nın akademik sekretaryasını Doç. Dr. Musa Kâzım Arıcan ile Doç. Dr. Mustafa Orçan üstlendi. Akademi ve eğitim camiasının ilgisinin yoğun olacağı buluşmaya katılım herkese açık olacak.

 

 
Yazdır PDF

IMG-20140506-WA0000Yazmak, insanın içkinliğini, sessizliğini harfe dökmesidir. Yüzyıllardır bir şeyleri yazan insanoğlu, her yazısında kendisinden hareketle bir kazıya girişir. Tüm insanlığın geçirdiği acılar, sevinçler bu yazılanlarla anılıyorsa yaşanılanlar da aynıdır. Yazı, tüm yaşanılanların tanığıdır. Yazı ile şahit tutar kalemi, yazı ile aktarırız tüm düşüncelerimizi. Yeminler edilir incirin, zeytinin ve kalemin adına.

Yazı çünkü söz gibi değildir. Söz söylenir, muhatabını bulmadığında uçup gider fakat yazı muhatabını bulmadığı zamanda bile durur. Onu alacak olan kişiyi bekler, ona ulaşacak olana verir anlamını. Bu kimi zaman ansızın belirir, kimi zaman ise yüzyıllar sonra. Yazı, kalemden süzülen o anlamlar dünyası. Bu dünyanın anahtarını elinde tutan yazarlar bunun farkında olacaklardır ki; yazılarında sürekli ötelere seslenen bir hava vardır. Ötelere seslenmek, anlamı daha geniş manada sürdürme isteğindendir.

Nuri Pakdil, kalemin ve sözün hakkını veren, yaşayan bir anıt. Edebiyat’ın bekçisi. Zaman onu unutmaya kalkışırsa onun zamana karşı vereceği klas bir duruşu olacaktır. Çünkü yazmanın karşılığını dervişçe, sabırla vermiştir. Edebiyat kulesinin titiz dervişi olarak adlandırdığım Pakdil, Kalemin bir kale olduğunu, bu kaleye ancak bir fikrin, bir düşüncenin bayraktarlığını yapabilenlerin girebileceğini duruşuyla ispat eden “tamamen bir kalem olan” bir kişiliğe sahiptir.

Onun için Her yazı: bir temel kazı: yaklaşmak için varoluşun giz alanlarına. (s.18) Her yazının taşıdığı bir ses vardır. Yazı taşıyan ses ise sesi (de)taşıyan imandır ancak ebediyete. (s.18) Bu bakımdan yazar ebediyete sesini taşırken sesin de ebediyete taşıdığı en önemli unsur imandır. Bu durmadan, duraksamadan, aksiyon içerisinde hareket halinde olmanın göstergesidir.

Nurettin Topçu’daki gibi. Düşünmek hareket etmektir. Düşünmek direnmektir. Direniş bazen bir kalemledir, kimi zaman bir söz iledir. Pakdil bunu şu şekilde aktarır: Ben direnişi seviyorum; inandırıcılık gücü var da, ondan. (s.21) Bir edebiyat adamına yaraşır bir biçimde sevgiyle yaklaşır direnişe. Direnç göstermek, tepkisini koyduğu unsurların olduğuna işarettir. Pakdil’in de klas duruşunda saklı olan bu direniştir. Öyle bir direniş ki özlemle beklettiği, hayalini kurduğu bir Kudüs'tür bu direnişin adı. İntifadadır.

Söz, iz bırakma telaşıdır. Geçici dünya üzerinde iyi şeyler uyandırmak ve bunda süreklilik kazandırmak bana göre bir sadaka-i cariyedir. İyi söz söylemek herkese nasip olmaz. Her söz söyleyenin izini taşır ve bunu istenilen yere/kişiye bırakır. Söz bir kurşun gibidir bazen, deler, bu şiirin işidir. Pakdil bunu şöyle özetler: Sözden daha etkin yumruk olabilir mi? Dişimizi sıkarız, sıkarız; bir de ağzımızı açtık mı, o artık bir yumruktur. Bunu, sakın ha, kötü söz olarak algılamayasınız; hayır, bin defa hayır; bir bitirime özgü sarsılmaz kabadayılık erdemliliğiyle konuşuyorum, hiçbir bitirim küfür etmez. (s. 57) Söz bir iz bırakmak iken bunu da klas bir biçimde nasıl olması gerektiğinin usulünü söyleyen Pakdil, bunu da bir sorumluluk bilince yerine getirilmesi gerektiğini söyler. Çünkü sorumluluk zamana, kendine ve çevresinedir. Çünkü sorumluluk bir savunudur. İnsanı insana karşı savunan Pakdil için bu sorumluluk, bir devrimci duruşla mümkündür. Ben sorumluluk duyuyorsam insanlığın konuşlandırılışından, çelikten sinirlerle, karanlığın temel taşlarını yerinden oynatmaya başlıyorum demektir.(s.65)


Kalem Kalesi

Nuri Pakdil

Edebiyat Dergisi Yayınları

 
Yazdır PDF

bergenyazHenrik Ibsen’in (1828-1906) “Bir Halk Düşmanı” adlı oyunu kentleşme-kalkınma sorunlarını bizden yüzelli yıl önce yaşamış Batı’nın eleştirel gerçekçi perspektifle yansıtılmasının bir örneğidir. Türkiye hızla kentleşirken aydınların yakalandığı suskunluk, basının iktidar söylemine boyun eğmesi, sivil toplum örgütlerinin kent yöneticileri ile uzlaşması, demokrasinin alternatif düşüncelere söz hakkı vermede yetersizliği, vs. gibi sapmaların politik değil yapısal olduğu Ibsen’in oyununda tartışılıyor. Ibsen, bu oyunda, aslında politik bir tavrı bulunmayan kimliklerin anında nasıl politik bir hareketin öncülüğünü yüklenebileceğini de gösteriyor.

Kaplıca doktoru Tomas Stockmann Norveç’in bir kentinde üç çocuğu ve eşiyle nispeten sıradan bir hayat kuran ve basit zevklerle yaşayan orta sınıfa mensup aydın biridir.  Yoksul hastaları da ücretsiz tedavi etmekte, mesleğini halk menfaati ile birleştirmektedir. Şehrin kalkınmasında rol oynayacak kaplıca tesisleri yapımı sonrası suya insan sağlığı için zararlı kimyasallar karıştığını saptar. Su örnekleri alarak yaptırdığı tahlillerin sonuçları da bu öngörüsünü bilimsel olarak kanıtlayınca konuyu önce ailesine ve o sırada evlerinde misafir bulunan Halkın Postası Gazetesi yazı işleri müdürü Hovstad ile paylaşır: “Tüm bu kaplıca, bir pislik kaynağı, bir mikrop yuvası! Bütün kaplıca tesisleri, üstüne cila çekilip parlatılmış zehirli bir mezar, diyorum size (…) yukarda değirmenlikteki bütün pislik (…) olduğu gibi kaynak havuzunu besleyen boyulara sızıyor ve aynı zehirli kirin tortusu da aşağıdaki kumsala çöküyor” (2011: 130). Halkın Postası bu bulguyu haber niteliği bakımından değerli görmektedir; doktorun daha önce hazırladığı yazıyı basmayı teklif eder. Doktor ailesinin ve basının kendisine desteği nedeniyle mutludur. Birinci perde bu mutluluk temaşası ile biter.

İkinci perde, Doktor’un kayınpederi Morten Kill’in Doktor’u politik mücadele için bu tahlil hikayesini uydurduğu söylemi ile açılır. Morten Kill, Belediye Meclis’ine girememiştir ve bu nedenle Belediye Başkanı olan Peter Stockmann’ın rakibidir. Doktor, bulgularının politik mücadele aracına dönüştürülmesi sorunu ile bu perdede karşılaşır. Nitekim Halkın Postası Gazetesi yazı işleri müdürü Hovstad da Doktor’u yine ziyarete gelerek kaplıcayı “tümüyle toplumsal yaşamın içine düştüğü bataklık” şeklinde tanımlayacaktır (2011: 138).  Hovstad’ın söyleminde “tüm kamu ihaleleri ve yönetimleri birbiri ardınca hep bir tek resmi çetenin eline geçmiş (…) resmi konumda olmayanlar da başka bağlarla aynı şebekeye bağlanmıştır” (2011: 138). Hovstad’a göre “siyaset ve bürokrasi, mülk sahipleri ile örtülü bağlantılar yumağı oluşturmakta ve kenti yönetmekte”dir. Hovstad bu diyalogdan sonra “bir gazetenin kitlenin özgürleşmesini, ezilen küçük insanların kurtuluşuna hizmet etmesini sağlayacak olanakları değerlendirmediği takdirde büyük sorumluluk altına gireceğini” (2011: 140) de söyleyecektir. Doktor’un ziyaretine gelen Aslaksen (yayınevi sahibi) de Mülk Sahipleri Derneği olarak küçük burjuvaların “bir duvar gibi” Doktor’un yanında durduğunu belirtir. Hep beraber “otoriteye körce itaat etme huyunun kökü kazınmalı” derler ve “bu su sisteminin, ne kadar ağır bir sorumsuzlukla temelinden yanlış ele alınmış olduğunu, oy hakkı verilmiş her adamın apaçık kavraması gerektiğini” dile getirirler (2011: 145). Derken Belediye Başkanı Peter Stockmann (aynı zamanda Doktor’un ağabeyidir) doktoru ziyarete gelir. Doktor’un raporunda değirmenden gelen pisliği defetmek için bir sızıntı çukuru açılması ve su şebekesinin yeniden ve başka türlü döşenmesi teklif edilmektedir. Başkan bu konuyu açarak “Önerdiğin değişikliklerin kaça patlayacağını da şöyle bir düşünmek zahmetine katlandın mı hiç? Benim edindiğim bilgiye göre yüzbinleri buluyor” (2011: 148) diyecektir. Başkanın araştırmasına göre bu değişikliklerin yapılması için iki sene sürekli tadilat yapılması gerekecek, kaplıcanın kapısına kilit vurulacaktır. Üstelik bu yaygara tam da kaplıca ün kazandığı ve komşu belediyelerin de kaplıca yatırımları yapma niyetinin olduğu sırada koparılmaktadır. Başkan, kardeşini bu kadar pahalıya mal olmuş kaplıca yatırımını batırmak istemekle suçlar. Bunun telafisi için de Doktor’dan koruyucu hekimlik yapmasını, suyun zararlı etkilerinden hastaları korumasını talep eder. Doktor’un cevabı şudur: “Sen benim, böyle bir eşkiyalığa evet dememei gerçekten düşündün mü?” (2011: 149). Başkan bu cevap karşısında “Memleketin yüce menfaati için ve kamunun temsilciliğini gereği gibi yerine getirmek adına” Doktor’un raporunun kaplıca yönetimine sunulmasını önleyeceğini ifade eder (2011: 150). Doktor’un yalnızca kentteki resmi makamları değil hükümeti de eleştirdiğini, kendi üstünde bir otorite tanımadığını, resmi görevli olarak görüş açıklama hakkının bulunmadığını ve doktorun kaplıca doktorluğu görevinden atılmasına mani olmayacağını, çünkü doktorun “toplum düşmanı” haline geldiğini söyler.

Dr. Stockmann’ın mücadelesinde belirginleşen dürüst, özgürlükçü, halkın sağlığını gözeten namus ahlâkı ile kentlilerin para yatırarak ortak oldukları işletmenin hizmet kusurunu örten “menfaat ve kamu yararı” birbiriyle çatışır. Doktorun çevresinde olup kendisine destek veren orta sınıf, medya ve nihayet bütün kent zamanla desteklerini çekerler. Halkın Postası yazıyı basamayacaklarını ifade eder. Aslaksen, “Makalenizin yayımlanması, kentsoylu çevresi için yıkım demek olacaktı” (2011: 182) diyerek basmama gerekçesini açıklar. Dr. Stockmann kaplıca yönetim kurulunda “Hak, hiç de çoğunlukta değildir, aptalların akıllılar üzerinde egemenlik kurması hiçbir zaman haklılık olamaz. Aramızdaki az sayıda kişiler başat çoğunluğun daha uzun süre erişemeyeceği çok ileri öncü görevleri üstlenirler. Gerçeğin çoğunluğun tekelinde bulunduğu yalanına karşı devrim yapmaya kararlıyım” (2011: 196-197) diyecek ve “halk düşmanı” ilan edilecektir. Bundan sonra Doktor’un evi taşlanır, çocukları okuldan atılıp, kendisini destekleyen arkadaşı da işsiz bırakılır. Böylece aydın “kent içinde sürgün”leşmeye uğratılır. “Kalabalığın muktedir cehaleti” Dr. Stockmann’ın mücadelesinde eleştirilir. Ibsen’in tiyatrosu, kent mülkünün sahiplerinin çıkarları uğruna “talan edilmiş bir yeryüzü inşası” örneği olarak zaman ve mekâna bağlı kalmayan evrensel mesajlar vermektedir. Başkan Peter Stockmann kaplıcanın gelişmesi halinde kasabaya para akacağını, evler ve gayrımenkullerin değerinin günden güne artacağını öne sürmektedir. Hovstad (Medya) ve Aslaksen (yayınevi sahibi ve Mülk Sahipleri Derneği Başkanı) kasabanın yaşanacak bir yere dönüşümünü işsizliğin azalmasını da düşünerek Başkan’ın yanında yer alırlar. Böylece kent düzeninin siyaset/kent malikleri/finans sahiplerinin birleşik menfaatleri ile kurulduğu, kent mülsüzlüğünü bu üç sınıfın yapısallaştırdığı, su gibi yaşamsal ihtiyaçların sermaye nazarından ele alınarak halkın sağlığını dahi tehlikeye sokabileceği meselesinin Batı’da 150 yıl önce tartışıldığı ortaya çıkıyor. Bu tartışmalar ülkemizde kentleşme yoğunlaştıkça sorumluluğunu hissedecek aydınların edebi metinlerini oluşturacaktır.

 

-          Ibsen Henrik, Toplu Oyunlar I-Bir Halk Düşmanı, Mitos Boyut Tiyatro Yayınları, 2011

 
Yazdır PDF
yaz_gnler

Modern devlet ve onun icbar ettiği yönetim anlayışı, hiç şüphe yok ki insanın yaşama biçimini de değiştiriyor. Bu değişiklik; yönetilenin yani insanın doğadan kopmasına ve dolayısıyla hem bedenini hem de ruhunu unutmasına yol açıyor. Henry David Thoreau’nun (1817-1862) küçük ölçekli fakat iri taneli iki makalesi olan “Sivil İtaatsizlik” ile “Yürümek”, Aykut Örkop’un çevirisi ve Zeplin Kitap etiketiyle Eylül 2014’te okuyucuya takdim edildi. Thoreau’nun 1854’te yayınlanan başyapıtı Walden, Amerikan düşünce tarihini etkilemesini biraz da Sivil İtaatsizlik (CivilDisobedience, 1849) makalesine borçludur. Zira bu makale, ödemeyi reddettiği vergi sebebiyle Thoreau’nun hapishanede geçirdiği bir gecede yazılmış, çok sonra Gandhi’nin dahi en büyük ilham kaynaklarından biri haline gelmiştir. Thoreau’nun fikirlerinden etkilenen isimler arasında Tolstoy ve Martin Luther King de zikredilebilir, keza eserlerinde bilhassa devlet ve yönetim anlayışlarında yazarın bu makalesinden feyz aldıkları dikkatli okuyucuların yakalayabileceği bir husus.

İki bölüme ayrılan kitabın ilk bölümü Sivil İtaatsizlik adlı makaleyi oluşturuyor. “En iyi devlet, en az yöneten devlettir” düsturunu içtenlikle kabul ederek makalesine başlayan Thoreau, bu cümlenin ikinci kısmını “hiç yönetmeyen devlettir” şeklinde değiştirerek, insanoğlunun buna her daim hazır olduğuna ve sahip olması gereken devletin de bu olduğuna kanaat getiriyor. Amerikan devleti üzerinden eleştiri yaparak tüm devlet rejimlerini ciddiyetle eleştiren yazar, devletin tamamıyla halk için çalışabileceğini, amiyane tabirle huzur vermesinin şart olduğunu ve insanın yaşamına asla karışmaması gerektiğini anlatıyor. Devletlerin insanları rahatlıkla ve başarıyla aldatabildiğini, hatta tüm insanlığı kendi çıkarları uğruna nasıl kullanabileceğini henüz o yıllarda gösterdiğine inanan yazar, “doğru ve yanlışın ne olduğuna çoğunluğun değil, vicdanın karar vereceği bir devlet var olamaz mı?” sorusuyla, bir vicdan devletinden söz eder. İnsanın da vicdanını kaybetmemesi gerektiğini ve fakat bir kanun koyucuya da vicdanını teslim etmemesi gerektiğini söyler: “Daha önce defalarca söylendiği üzere, bir kurumun vicdanı yoktur; ancak vicdanlı insanların oluşturduğu bir kurumun vicdanı olur.”

Thoreau’nun tezlerinden biri; kanuna karşı duyulan yaygın ve aşırı saygının, tüm bu kanunların insanın yaşamını altüst edecek bir niteliğe bürünmesine sebep olduğunu yönünde. Kanunların insanı azıcık dahi olsa iyi biri haline getireceğini düşünmeyen yazar “en iyi niyetliler bile kanuna duydukları saygı yüzünden, her gün türlü adaletsizliğe alet olurlar” diyerek aslında günümüz dünyasındaki faili meçhul cinayetlere ve polis şiddetine de dikkat çekiyor. Bu adaletsizliğin iyi bir insanı dahi devlet tarafından düşman görülmesine götüren bir yol olduğunu savunan yazar, bilgeliğin ve soyluluğun formülünü kendince şöyle özetler:

“Ben soylu biriyim, varlıklı olamayacak kadar
Başkasının yaveri olmayacak kadar soyluyum
Ya da yararlı bir hizmetkâr ve araç olmayacak kadar
Yeryüzündeki herhangi hâkim bir devlete”


Bugün hiçbir insan Amerikan devletine karşı düzgün bir şekilde davranamayacağını söyleyen yazar “köleliğin devleti” olarak gördüğü bu politik organizasyonu bir anlığına dahi olsa kendi devleti saymaz.Jean Baudrillard, “Sessiz Yığınların Gölgesinde” adlı eserinde oy kullanma mekanizmasının ve medyanın büyük bir simülasyon olduğunu yazar. Henry David Thoreau da bu fikri yüz yıl evvelinden şu şekilde belirtmiş kitabında: “Oy vermek, içinde birazcık ahlak bulunan, doğru ve yanlışla, ahlaki sorularla oynayan bir oyundur; tıpkı dama veya tavla gibidir ve doğal olarak bahis de bu oyuna eşlik eder… Akıllı bir insan, doğru olanın gerçekleşmesini şansın insafına bırakmaz ya da çoğunluğun kudretiyle gerçekleşmesini dilemez. İnsan yığınlarının eylemlerinde çok az erdem bulunur. Çoğunluk, olur da köleliğin kaldırılması yönünde oy kullanırsa; bu, köleliğe karşı ilgisiz olmaları ya da kaldırılacak pek az bir kölelik kalması nedeniyle olur. O zaman köle olan yalnızca kendileri olur. Sadece, kendi oyuyla kendi özgürlüğünü temin edecek kişinin oyu köleliğin kalkmasını hızlandırabilir.”

Bir yasa, eğer bir insanı başkasına yapılan bir haksızlığın aktörü yapıyorsa, “yasaları çiğneyin gitsin” der yazar. “Bırakın hayatınız bu makineyi durduracak bir karşı sürtünme olsun” diyerek de pasifliğin hiçbir şey getiremeyeceğini belirtir. İnsanın yapması gereken her şeyden önce lanetlediği bir mekanizmanın, haksızlığın, adaletsizliğin aktörü olmamasıdır. Bunun için de önce insanın ellerinin temiz olup olmadığını kontrol etmesi gerekir zira kirli ellerle bir şeyi temizlemeye çalışmak, kirli olanı tüm alana yaymayı kolaylaştıracaktır. Haksız ve adaletsiz bir yönetim anlayışı karşısında insanın söyleminin de sert, keskin ve tavizsiz olması gerektiği yazarın temel üslup düşüncesidir. Zira “insan ancak kıymet bilen ve hak eden ruhlara karşı nezaket gösterir” ona göre.

Thoreau, hapishane serüveninden bahsederken hiç gocunmaz ve  “İnsanları adaletsiz bir şekilde hapishanelere tıkan bir devletin hükmü altında yaşayan adil bir insanın bulunması gereken tek yer”de olduğunun bilincinde, fikirlerini aktarmaya devam eder. Özgür bir insanın, köle-devletinde onuruyla bulunabileceği tek yer olarak düşündüğü hapishaneden, insan ve para konusunda da çağımızı çok ilgilendiren fikirlerini sunar: “Eğer para kullanmadan yaşayan insanlar olsalardı, devlet onlardan para talep etmek konusunda tereddüde düşerdi… Para bir insanla arzuladığı nesneler arasına girdiğinde, o nesneleri o insan adına alır ve bunu başarmak da büyük bir erdem değildir… Araç dediğimiz şeyler arttıkça, yaşamın olanakları orantılı olarak azalır. Bir insanın zengin olduğunda kendi kültürü için yapabileceği en iyi şey, yoksulken tasarladığı planları gerçekleştirmeye çalışmasıdır.”

Hz. Ebu Hureyre’den(r.a) naklolan bir hadis-i şerifte Resul-i ekrem (a.s); “Üç kişi vardır ki, Allah (c.c) kıyamet gününde onlarla ne konuşur, ne onlara nazar eder, ne de onları günahlarından arındırır, onlara elim bir azab vardır… Sırf dünyevi bir menfaat için bir imama biat eden kimse; öyle ki, dünyalıktan istediklerini verirse biatında sadıktır, vermezse sadık değildir.” buyurmuştur.  Bu hadisi burada nakletmemize sebep olanThoreau fikirlerinden biri de insan ile iktidar arasındaki ilişkiye dair:

“Ailemiz gibi davranmalıyız ülkemize
Eğer bir an olsun yabancılaşırsak ona
Onu onurlandıracak olan sevgimize ve gayretimize
Riayet etmeli ve ruhumuza öğretmeliyiz
Vicdan ve inanç meselesini
Ve uzak durmalıyız çıkarcılık ile iktidar arzusundan”


Kitabın ikinci bölümünü, yazarın “Yürümek” adlı makalesi teşkil ediyor. Devletin insanla toprak arasına nasıl girdiğini sorgulayan Thoreau, bu makalesinde özellikle insanın bir bedene ve ruha sahip olduğunun farkında olmadığını düşünüyor. Buna sebep olan etkenleri de mekanikleşme, kentleşme ve elbette otomobil olarak sıralıyor. İnsanın kendi doğasından uzaklaşır uzaklaşmaz öleceği, bütün iyi şeylerin yabani ve özgür olduğunu belirten yazar günümüz otomobil çağına sesleniyor: “Günümüzde otomobil, bedeni milyonlarca insan için neredeyse gereksiz hale getirmiştir.”(Mustafa Kutlu’nun şu teklifini de unutmayalım: Otomobilleri sokaklardan atmalıyız.)

Yürüyüş bir insan için temel ihtiyaçtan da öte. Lakin günümüzde yürüyüş yollarını bir kenara bırakalım, maalesef parklar, bahçeler, ormanlık alanlar insanların ulaşamayacağı yerlere sıkışmış vaziyette. İnsanın yürüyüp nefes alacağı bölgeye gidene kadar kullandığı araçlar, çevreyi görüntü anlamında yoruyor, biyolojik anlamda ise sömürüyor. Çevre kirliliği, aşırı yakıt tüketimi ise cabası. Ağır iş koşullarını unutup, insanın tefekküre muhtaç oluşunun farkına varması ve kendi halinde bir yaşama olan açlığını karşılamasını yürüyüşe bağlayan Thoreau bu konudaki fikirlerini şöyle dile getiriyor:

- Yürüyüşçü zaman açısından zengindir, saatlerini harcama lüksüne sahiptir. Kendi saatlerinin efendisidir.

- Yürüyüşçü yürüyüş sırasında dünyaya bakışını derinleştirir, bedenini yeni koşulların içine sokar.

- On gün birisiyle yürümek, on yıl onunla birlikte yaşamak demektir.(Burada Lütfi Bergen’in “Dostluk, yürürken belirginleşen bir şeydir” sözünü de hatırla(t)mak gerekiyor.)

David LeBreton, Jean-Jacques Rousseau ve Robert Louis Stevenson gibi büyük yürüyüşçüler arasında sayılan Henry David Thoreau insanlara “bir deve gibi yürümelisiniz” çağrısını yapıyor. Devenin yürürken uzun uzun düşünen tek hayvan olduğunu belirtiyor.

Resul-i ekrem (a.s) yürürken yorulduğu zaman adımlarını uzun atar, böylece hem yorgunluğu azalır, hem daha çok yürüme keyfi alır, hem de daha lezzetli bir tefekkür ânı yaşarmış. Öte yandan Yunus Emre’nin (k.s) de “Ben yürüremyaneyane / aşk boyadı beni kane/ ne akilem ne divane / gel gör beni aşk neyledi” zikrini hatırlamamız mümkün.

“Yürümek” adlı makalesinde yazarın yürüyüş esnasında çevreyi betimlemesi, doğayı yorumlaması ise okuyucu için ayrıca bir keyif. Şimdiki zamanda dahi yaşamaya vaktimizin olmadığını, geçmişi hatırlamaya mecalimizin kalmadığını acı bir şekilde o yıllardan seslenen yazar; akıp giden hayatın bir ânını bile kaybetmemiş olan kişinin bütün ölümlülerden daha fazla kutsanmış biri olarak görülmesi gerektiğini söylüyor.

Yaşadığımız bu utanç ve tiksinti veren çağı bir madene benzetiyorum. Ama emek olmayan, ter olmayan, dürüstlük olmayan, kapkara bir madene. Bu madende hepimiz ne ürettiğini bilmeyen azgın birer tüketici ve doyasıya borçlu bir işçi gibiyiz. Çalıştıkça aldığımız nefesi ânında borç olarak geri veriyoruz. İçimize yaşamın tadını, kanaati ve şükrü çekemiyoruz. Çile çekiyoruz bu madende. Hiç aydınlanmayan bir maden bu çağ. Kendi bataklığımızda kendimizi batırıp sürünüyoruz.

Çok umutsuz olabilir lakin bu çağda ben dünya sistemi ile yürüyüş üzerine düşünemiyorum. Ne zaman düşünmeye çalışsam aklıma bir Neşet Ertaş türküsü gelip oturuyor, hiç de yerinden kalkmıyor:

“Yürü durma yürü yolundan olma
Eğlenip bir yerde kalmayan dünya
Zaten ben garibim anadan doğma
Garibin gönlünü bilmeyen dünya.”

 

Yağız Gönüler 

 
Yazdır PDF
kazimarican1

Yıldırım Beyazıt Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Musa Kazım Arıcan ile bu akşam 18:30'da başlayacak olan Felsefe Okumaları Kazım Arıcan'ın mecburi program değişikliği sebebi ile iptal edilmiştir. 

İlk ders 4 Kasım Salı akşamı 18:30'da olacaktır. 

 

 
Yazdır PDF

duyuru2Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkan Yardımcısı Osman Özbahçe'nin babası vefat etti. Perşembe günü kılınan cenaze namazının ardından toprağa verildi.

Kendisine Allah'tan rahmet, başta Osman Özbahçe olmak üzere yakınlarına baş sağlığı diliyoruz. 

 

Sayfa 1 / 78

<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>
Buradasınız:   AnasayfaHaberlerDuyurular
| + -
kbilgiler
i_bilgileri