Hat Sanatı Hamid Usta ve Bir Sergi Sonrası Akla Düşen

M. Ali ABAKAY

“Diyarbekir” denince akla Hat Sanatkârı’nın aklına “Hattat Hamid” gelir, gelmektedir. Hamid Hoca’yı kendimizce anlatabilmek adına senelerdir, araştırır, nerede bir eseri varsa fotoğraflarını temin etmeye çalışırız, hakkında kaleme alınan kitapları, adına çıkan dergi özel sayılarını mutlaka temin ederiz.

Hat sanatı konulu bir sergiyi dolaşırken, emek harcanmış, göz nuru dökülmüş, alın teriyle ortaya çıkmış eserlere bakarken, Hamid Hoca’yı hatırladık. Hamid Hoca Diyarbekirli, Sergisini gördüğümüz hattat Diyarbekirli.

Öncelikle Hamid Hoca hakkında bir şeyler aktarmak istiyorum, bir talebesinin dilinden. Sonrasında sergi sahibinden bahsedelim.     

Hamid Hoca’nın rahle-i tedrisinden geçen bir dostumuz, hanın arka kısmındaki atölyesi’nde-evinde(!) kendisinden hat öğrenmek için altı ay, İstanbul’da kalır. Hoca, talebesinden istekte bulunur. Bu istek bir kase yoğurttur ve ağızda kolaylıkla dağılan, toplamda sekiz ince bisküvi-krakerdir.

Açlığını yoğurda krakeri batırıp bastırmaya çalışan Hamid Hoca’yı anlatırken, dostumuz bizim de katıldığımız İstanbul’daki hat çalıştayındaki kimi isimler hakkında olumlu kanaate sahip değildi:

-Küçük bir han odasında farelerin cirit attığı, sobasız, altı tahta döşemeli, ortadan ikiye ayrılmış bir mekân. Ön kısmı atölye. Tahta bir masa. Üzerinde kimi hat eskizleri var. Duvarda solmuş kimi gazetelerle fotoğraflar. Masanın altındaki piknik tüp. Kimi zaman yemek yaparken kullanılıyor, belki sadece bir çay için ya da yumurta haşlamak için. Çoğunlukla ısınma amaçlı.

Mekânın diğer perdeli kısmı Hocanın yatağını saklıyor. Bu Usta İsim, şimdi eserleri paylaşılmayan Sanatkâr’ın yattığı birkaç metrekarelik yer.

“Ne düşünürsünüz, Hamid Hoca için kaleme alınan eserler için?” sorumuza verdiği cevap, hakikatten bir kitabın özeti idi:

-Hoca, o halde iken kendisinden meşk alanlar, hat için aşka gelenler, şimdi el üstünde görünürken, Hoca’yı o halde yaşamaya layık görenler vicdanlarına danışsınlar. Onlar, Hoca’nın yanında sanatı öğrendiler, şimdi nerededirler? 

Hamid Hoca için bu öğrencisiyle bir televizyona program yaparken tanışmıştım. Kendisine televizyon programı teklifinde bulunmadan önce tanışıklığımız vardı, elbette. Hocanın vefatını ele aldığımız tarih, 19 Mayıs.

İşte üzerinden geçen senelere rağmen kopmadı, bu bağımız. İstanbul’daki çalıştaydan sonra iş yerlerimizin birbirine yakın yerde kesişmesi, arada bir görüşmemize sebebiyet vermektedir.

Diyarbakır’da bir hat sergisi: Hattat Mehmet Han Akan & Aşk-ı Hat Sergisi. Değişik üslupta yüz otuzu aşkın çalışmayı bir arada gördüğümüz sergide Hamid Hocamızın talebesiyle karşılaşıyoruz. Sergi sahibi Hattat Mehmet Han Akan ile İstanbul’daki çalıştay’da tanışmıştık. Muhabbet ayaküstü. Arka plânda değişik çalışmalar.

Mehmet Han Akan,  1962 Diyarbakır doğumlu. Bestekârlık yanında kaligrafi ve hat uğraş alanı. Şimdilerde hat sanatına yabancı kalanların kaligrafi zenginliğiyle büyülenmeleri söz konusu. Akan da hat ile kaligrafi arasında çalışmalarını bir araya getiriyor. Hamid Hoca’nın talebelerinden Saim Özel ile Ali Rüştü Oran’dan icazet almış, Hattat Mücahit Kılınçer’in öğrencisi. Hamid Hoca’nın talebelerinden icazetli bir isim.

Bizim de bir ara merak içinde kıyısından köşesinden kanımıza işleyen hat sanatına aşinalığımız, Hamid Hoca ile sınırlı kaldı. Hamid Hoca’nın izinde hat merakı, zamanla diğer isimleri tanımamıza zemin oluşturdu; Okyay Usta, Karahisarî Üstad derken kemankeşler ve diğer birçok isim.

Nedense bir ustadan icazetli isimler, bir zaman sonra hocalarının irtihalinden sonra postnişinliğe çok meraklı. Hocadan ders aldıkları için kendilerini hocanın varisi görmek isterler. Birbirini çekememezliğin bini bir para.

İstanbul’daki çalıştaya giderken Hamid Hoca’nın memleketinde bir hat atölyesinin de içinde bulunduğu müze teklifine karşı çıkan çıkana. Merhum’a İstanbul’u dar eden anlayış, kendi memleketinde Hoca’nın rahat bırakılmasına fetva vermekten uzaktı. Açlıktan, yalnızlıktan, kimsesizlikten perişan olan hocalarına yardım elini uzatmaktan yana cömert olmayanların vefasızlığının şahikaya çıktığı günümüzde herkes Hamid Hoca için sitem içindeydi. Devletin duyarsızlığını, kişilerin tutarsızlığını belirten belirtene.

Mehmet Han Akan’ı o çalıştayda tanıdık, kendisiyle kısa süreli olsa konuştuk.  2 Kasım’da açtığı Aşk-ı Hat Sergisi, Hocasının Hocalarının Ustası Hamid Hoca’nın memleketi olan Diyarbekir’de 15 Kasım’a kadar açık.

Hattat Hamid Aytaç Hoca’nın kendi memleketinde, talebelerinin talebesi’nin sergisinde eserlere bakarken, sergilenen eserlerin bir araya getirildiği albüm kitaba bakarken, neler düşündüm?

Hattat Hamid Hoca’yı geçenlerde bizden soran bir dostumuza öncelikle nüfus kütüğünün çıkarılmasını istedik. Sonrasında dünyanın dört yanına dağılmış öğrencileriyle konuşmasının gerekliliğini ifade ettik. Hatta Merhum Saidî Nursî’nin defnedildiği ilk mezar taşının kitabesinin Hamid Hoca’nın imzasını taşıdığını ekledik, kısa konuşmamıza.

Şimdi Hamid Hoca’nın memleketinde ikinci kuşak talebesinin sergisinde iken, Hocanın memleketini bilmeyenlerin Mehmet Han Akan’ın çalışmalarına bakarken, “ Ne kâ güzel ne kâ şahane!..” demelerine şaşırmıyoruz.

Hat eserlerini evlerinin, iş yerlerinin bir köşesine süs tablosu olarak asanların, eserde ne yazıldığını bilmelerinin önemli olmadığı günümüzde, şahıslar için ne demeli?

Hamid Usta yokluk ve yoksunluk içinde yaşadığı İstanbul’da vefadan yana vasıflarını kaybetmemiş iki-üç talebesinin gayretiyle tabutu omuzlanmak istenirken dördüncü kişinin zor bulunduğu ortam. Kabrinin kitabesi seneler sonra yapılan bir isim. Hakkında kitaplar kaleme alınan bir ustanın doğduğu şehri daha görmemiş öğrencileri var.

Hamid Hoca, şehirden daima “Diyarbekir” olarak bahseder, dururmuş. İstanbul’a geldikten sonra bir daha memleketini görememiş. Memleketinden gelenlere şehre olan saygısı sebebiyle elinden gelen her imkânı sunan isim.

İkinci Kuşak Talebesi sayılan Mehmet Han Akan’la sergide sadece bu düşünceleri mi geçirdik, içimizden?

Hamid Hoca için memleketinde ne yapıldı? İsmi verilen bir mahalle. Bu doğduğu evin bulunduğu mahalle değil. İsmi bir ilkokula verilmiş. İlkokul, doğduğu evden uzak. Şehrin öbür ucunda.

Hamid Hoca için neler yapılmalı?

Geride bir çocuk bırakmamış, yalnızlıklar içinde dünya hayatını memleketinden uzak İstanbul’da tamamlamış Hamid Hoca için hemşehrîlerinin yapması gereken ne olabilir?

Kendisine sorulduğunda daima “Görevli” olduğunu belirten Hamid Hoca, dönemin zorluklarına göğüs gererken, halinden sitem etmedi, içine attıklarından başka.

O, görevli olduğu alana dair elinden ne geldiyse yapmaya çalıştı. Japonya’dan Irak’a ve birçok ülkeye uzanan öğrencilerini sıralar, birçok konuşmasında. Bu öğrencilerle ilgili bir çalışma yapıldı mı, vefatından sonra? Onlar, davet edildi mi, Hamid Hoca için yapılan anmalara, vefa günlerinde? Bu talebelerinden Hamid Hoca dinlendi mi?

Tahmin etmiyoruz, açıkçası. Birbiri ile didişen, Hamid Hoca’dan icazetli kimi isimler ardılı Hasan Çelebî Hoca dururken, kendisinde söz söyleme hakkını bulmuştur. Talebelerinden İsmail Yazıcı Hoca’yı, Muhsin Demirel Hoca’yı tanıdım, Hamid Hoca’nın memleketinde. İstanbul çalıştayında da görüştük, konuştuk.

Hamid Hoca için, vefatından uzun seneler sonrası bize bıraktığı mirası için neler yapabiliriz? Çırpınışımız, çabamız budur, aslında. Hattat değiliz, hattatlıktan bîhaber olmadık. Araştırmacı kimliğimizle bize ait olan muhterem bir ismin yarına taşınması, sanatının bilinmesinden başka ne düşünebiliriz?   

Denilebilir ki ömrünün sonunda Hamid Hoca’dan icazet almak için sıraya giren birçok isim vardır. Doğrudur, Hoca’dan icazeti bir yolla kotaranları bilmezlikten gelemeyiz. Suçu Hoca’da arayanların kendileri için vicdan muhasebesi içinde olmaları gerekir. Bir usta sanatkârın hem atölyesi hem yatacak yeri, bir hanın arkasında küçücük, izbe, güneş almaktan uzak oluşunu unutmamış olanlar, kaldıkları evlerinde rahat yaşarken, timsah gözyaşları içinde Hamid Hoca için söz sarf etme hakkına ne kadar sahiptir?

Hamid Hoca için yapılmamış olanların yerini, artık yapılması gerekenler yer almalı. Hamid Hocanın kabrinin başında fotoğraf çekip, bununla övünmeyi, hayatımızda bir leke olarak gördük. Bu sebeple içimizden geçmedi, bu düşünce.

Hamid Hoca, sadece bir hat sanatkârı olmadı. Bir medeniyetin kendi alanında sıkıntılar içinde sivrilen, tüm olumsuz durumlara karşı ayakta duran, herkesin kepenkleri kapattığı dönemde görevine devam eden, çalışmalarını aksatmayan hem Osmanlı’nın son dönemini görmüş hem de Cumhuriyetin kuruluşundan gelişimine tanıklık eden bir isim. O, çekilen çilelerin canlı şahidi. O, hatla yazılanların yasaklı konuma geçtiği devrin daima üretken adı oldu. Bu yetmemiş olacak ki kırılgan dönem içinde diğer ülkelere sanatını ihraç eden, talebeler yetiştirerek, bu sanatın devamlılığını sağlamada üzerine düşen görevi hakkıyla üstlenen isim. Mükellefiyet şuuru içinde hareket ederek, olması gerekenleri yerine getirirken, kendisiyle barışık isim.

O, aç kaldığı zamanlarda mükellef sofralara rağbet etmeyen bir isim. Cağaloğlu Yokuşu’nda elindeki çalışmaları değerinin yüzde birine satarak, maişetini sağlayan, aç bırakılmasının önüne geçerken, hat çalışmalarını ucuza almak isteyenlerin sanat adına icra ettikleri hizmetle kurtlar sofrasında Hamid Usta’dan menfaat umanların açıklamaları ortada.

Kendisinin hatları konakların ve köşklerin ve dahi sarayların duvarlarını süslerken, bu çalışmalara sahip olanların yüzlerindeki sevinç, kalplerindeki merhamet pınarını kurutuyor, çaresiz, bî-kes Hamid Hoca, ısrarla çalışmalarını insanın yaşayamayacağı dükkânda çırpınıyordu.

O, çalışmalarını taşa işlerken, açılan ellerin sahipleri dualarını mırıldayıp, bu sanat eserlerinin sahibini değil, yazılanların insan ruhunu ürperten ihtişamına hayran. Kimsenin hatırına gelmeyen bu yaşlı, sessiz, işine bağlı adamın ahvali, kimin umurunda? Gazetelerde, dergilerde yazanların, ortalığı hamaset nutuklarının süslediği ortamda, kimin hatırına gelecekti, bu isim?

Kitaplarında, dergilerinde, gazetelerinde çalışmalarını yayınlayanlar, ücret karşılığı satın aldıkları emeğin sahibini, İstanbul piyasasında nasıl hatırlar? Her şeyin parayla ölçüldüğü iş kolunda, kim anlayabilirdi, kıymetini.

Hasta yatağında acılar içinde asra yaklaşan ömründe çaresizliğini Mevlası’na yazdıklarıyla bildiren, âyetleri levhalaştıran, hadisleri tablolaştıran, güzel sözleri dimağa kazıyan bu münzevi kişi, destekten, yardımdan yoksun şekilde kalırken, hamaset ehlinin işi-gücü elbette bu ismi hatırlamaya zaman tanımazdı.

Bir vava verilen hareket, elife kazandırılan mana, harflere verilen canlılık kendisini “Harflerin Bestekârı” kılarken, çığlığını duymayan kulaklar harflerin bestekârını ölümünde hatırladı. Dönemin bir zengin isminin müdahalesiyle hastahane odasına alındı. İhtiyaçları karşılandı, ömrünün son döneminde birkaç talebesinin ziyaretiyle kıymet kazandı. Lakin vefatında tabutunu taşıyacak dördüncü kişi zor bulundu.

Vefatı olay oldu, kendisi hayatta iken farkında olunmadan.

Çalışmalarını ellerinde bulunduranlar, maddî refaha kavuştular.

Atölyesindeki malzemelerinden aşıranlardan, yangın çıkartıp talana başvuranlardan bahsedilmedi değil.

Şimdi, birkaç vefalı talebesinden başka gündeme getireni yok.

Şimdi, adına açılan ve mesleğinin yüz akı bir kurum söz konusu değil.

Üzerinden geçen seneler geçti, adı ve mesleği için hakkıyla çalışılmadı.

O, ustalarından birinin kabrinin yanı başında ebediyete kadar suskunluğunu koruyor, mezarında; eserlerini dünyada konuştururken.

Her ustanın ardında söylentiler dolaşır, nâ-hoş ifadeler havada dolaşır.

Hastahanede Hamid Hocanın aklî melekelerini kaybetme anları dile getirilir. Hamid Ustanın intihar etme isteği dile dolandırılır. O zorlu yaşamı dile getirenler, bu hayat içinde yaşasaydı, keşke.

Onun eserleri konuşur, dile getirir sanatını mana olarak. İstanbul’un değil, diğer şehirlerdeki eserleri de aynı derecede öneme sahip.      

Bu şehrin üniversitesi var, devlet üniversitesinde ilahiyat fakültesi var, güzel sanatlar eksik değil.

Bu şehrin tarihî evleri var, müze kılınması için. Yıkılan, yıktırılmış evlerden bahsetmiyoruz.

Bu şehrin sevenleri vardır, “Şehir” denince halden hale girenleri mevcut.

Kanaatim, Hamid Hoca’yı İstanbul nasıl anladıysa kendi memleketi o derecede anlıyor. “İkinci Kuşak Talebesi” olarak kendisini gören Mehmet Han Akan ile bir arada iken en çok vefasızlık üzerinde konuştuk, Hocanın birinci kuşak talebesi olan dostumuzla.

“Bu sergiyi Diyarbakır’da olanlar bir dolaşmalı, gezmeli” deriz. Keşke eserleri bir de okuyabilsek, sergide sergilenenlere bakarken.

Elinize aldığınız Kur’an-ı Kerim’in hangi hatla yazıldığına bir bakın. Beş-on hattan biri Hamid Hoca’nın hattıdır, ülkemizde.

Kur’an-ı Kerim’e hürmet adına bu zatın hatırlanması gerekmez mi?

Elinize aldığınız Cevşen, kendi hattıyla yazılmıştır, çoğunlukla.

Bu camiideki hat, kaleminden çıkmıştır.

Şu yapıdaki kitabe, onun eseridir.

O kitap, yazdığı besmele ile başlar.

Bu levhada “Edeb ya hu” onun kaleminin maharetiyle güzelliğini artırır.

Bu aynalı hat, kendisinin en önemli eserlerinden biridir.

***

Adına çıkan yazıların, kaleme alınan makalelerin, kendisine ait özel kimi çalışmalarla hatları içine alan dosyaya bakmadan bu yazıyı tamamlarken, aklıma İstanbul’da diğer Yalnız Diyarbekirli geliyor: Sezai Karakoç.

İstanbul’da yaşayan ve arada bir Ankara’ya gelip giden Sezai Karakoç. Biri Harflerin Bestekârı öbürü Dirilişin Mimarı.

2014 Senesinde “Diyarbekir Yalnızlığı&Yalnız Diyarbekirliler” adını verdiğimiz kitabımızda iki isme yer vermiştik, sayfalar dolusu.

Hattat Mehmet Han Akan ile görüşürken, bu yazı hat sanatkârlarının yalnız kalmışlığından dolayı kaleme alındı. Sağ olasın Mehmet Han Akan, bunu dile getirmemize vesile olduğun için.  

Bu yazı toplam 816 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim