• İstanbul 14 °C
  • Ankara -2 °C

“Her Milletin Rûhu, Bilhassa Edebiyatında ve Mûsikisinde Meknûzdur”

Kerime YILDIZ

Bugüne kadar yapılmış en iyi Çanakkale filmi hangisidir biliyor musunuz? Peter Weir’ın Gallipoli filmi. Filmin en iyi olmasının sebeplerinden birisi, müziği. Tomaso Albinoni’nin Adagio in G Minör. 

Bu beste, “Çanakkale içinde vurdular beni” türküsü varken herhangi bir Çanakkale filmimizin fon müziği olabilir mi?

Daha açık sorayım. İstediği kadar mükemmel olsun, Albinoni’nin bestesi, Türk’ün Çanakkale’sini anlatabilir mi?

Anlatamaz. Zîrâ Çanakkale Türküsü, yaşadığımız acıların ifâdesidir. Tıpkı Mehmed Âkif’in Çanakkale şiiri gibi.

Yahya Kemal, 1902’de Jön Türklerin tesirinde kalarak kaçıp gittiği Paris’de bir şey fark eder. Fransız şâirler, eski Yunan şiirinden ilham almakta ve ona benzemekten gurur duymaktadırlar. Yahya Kemal, bunun üzerine Paris’te kendi şiirimizin peşine düşer. Öyle bir düşer ve Müslüman Türk medeniyetini öylesine sever ki yıllar sonra kendisini, kaçtığı İstanbul’un mahallerinde, ara sokaklarında, bu medeniyetin izini sürerken bulur. Artık ne başka müziği sever ne başka şiiri beğenir ne de başka şehirde mutlu olur.

Yıllar sonra kendisini bir kez daha gurbet ellere atmasının sebebi, Genç Cumhuriyet’in Osmanlı medeniyeti karşıtlığıdır. Şâhit olmak istemez bu kıyıma. Çünkü durduracak gücü yoktur. Yapabildiği en iyi işi yapar. Medeniyetimizi şiirle yorumlayıp, ufkumuzun daraldığı günler için bize seslenir. Büyük şâir, öz musikimizi bilmeyeni şöyle tanımlar:

Çok insan anlayamaz eski mûsikimizden

Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden

…….

AKM, binâsının yenilenmesi meselesinde İslâmcı çevrenin 3. Mahmud soyundan geliyormuşçasına gururlanmasına ve entel havalarına girmesine hayretler içerisindeyim. Yapılmasına karşı değilim ama ortada bu kadar sevindirik olacak ne var anlayamadım.

İslâmcıların, Batıcı elitler karşısında bu kadar ezik olmalarına gülsem mi üzülsem mi bilemedim. Bugüne kadar Batıcıların, bizim olmayan bir sanatı dayatmalarını eleştirirken şimdi onları mutlu etmekten mutlu oluyorlar.

Eski nesil İslâmcılar içinde Anadolu kökenli olanların Türk kültürüne, sanatına olan mesâfesi, iktidarda çok belli oldu maalesef. Dâvet sofralarına çağrılan şarkıcıların çeşitliliği hepimizi şaşırttı. Biz bile şaşkınken Batıcı elitler ne düşünmüşlerdir bilemem. Muhtemelen, “Ne kadar banal” diye dalga geçmişlerdir.

Yeni yetme İslâmcılar ise köylü değiller, çok donanımlılar ama onlar da Türk kültürüne Fransızlar. Nâmık Açıkgöz, bunları pek güzel anlatıyor:

“Bunların adı “İslâmcı”dır ama referanslar hep Batı'dır… Yaşlı “İslâmcılar” İslâm klasiklerinden haberdarken, bunlar en son Ali Şeriati'yi okumuşlardır ve daha çok “Kafkayen bunalım” takılırla. Dostoyevski, Camus, Sartre okurlar; varlık meselesinde egzistansiyalisttirler ve bu yüzden de ontolojilerini, meşruiyet bunalımından dolayı, Batı terminolojisiyle yaparlar.

Meselâ, bu grubun toplumsal ontolojisinde, nispeten asr-ı saadet vardır… İnkâr etmeyelim… Ama bunların metinlerinde hiç Osmanlı medeniyeti yoktur. Turgut Cansever'in öncülük ettiği mimarî anlayışın takipçileri çıkmamıştır mesela bu gruptan. Bu grubun şiirinde dîvân şiiri geleneğine atıf bulunmaz meselâ. Klasik mûsikiyle ilgili birikimleri de yoktur ve hayli uzaktırlar klasik mûsikiye. Toplumsal reçetelerinde, tasavvufun t'si yoktur. Sol gelenek ve bu arada Kemalizm artığı sol liberaller, nasıl Osmanlı medeniyetini yok sayıyorsa, “yanaşma İslâmcılar” da Osmanlı'yı yok sayarlar.”

Nâmık Hoca'nın anlattığı tipe uygun olan yeni nesil İslâmcı bir yazar, AKM binâsını övdüğü yazısında ,Türkî Cumhuriyetlerden Avrupa başkentlerine kadar operanın en elit sanat olması üzerinde düşünmemiz gerektiğini yazdı. Bunda düşünecek ne var? Yönetime hâkim olan Batıcı elitler, kendi müziğimize yasak koyup zorla klasik Batı müziğini, operayı dayattılar. Yerli ve millî olan elitlerin tercihi, öz müziğimiz oldu. 

Olacak o kadar da bir tip vardı. “İngilizler o kadar kültürlü ki köylüleri bile İngilizce konuşuyor.” demişti. Avrupa başkentlerinde operanın gözde sanat olmasından daha tabi ne olabilir?

Türkî Cumhuriyetlere gelince…. Tıpkı bizde olduğu gibi oralarda da opera, halka dayatıldı. Yıllar evvel bir Azerbaycanlı sanatçı şöyle bir şey anlatmıştı.

Halkın zorla konserlere gittiği yıllar. Sahnede Kerem ile Aslı operası. Kerem Aslı’yı istiyor; Aslı’nın Ermeni babası vermiyor. Sahne, “Veeeeeeeeer!”, “Vermeeeeeeeem!” diye uzayınca seyircilerden biri ayağa kalkıp bağırıyor:

“Bre Ermeni köpegi, kızı niye vermisen?”

İşte Türkî Cumhuriyetlerde operanın halktaki karşılığı. Böyle bir sürü komik hâdiseler yaşanmış.

Bizde de Türkî Cumhuriyetlerde de Batı müziği ve opera, elitlerin sanatı değil; halktan uzak Batıcı elitlerin sanatı oldu. Zamanla halka indiyse de gönüllerde karşılığı olmadı. Meselâ; Sivas’da Timur’dan sonraki en büyük eziyetti.

Aynı yazar, Türk müziğinin unutulma safhasına girdiğini de yazmış. Kendisi Türk kültürüne mesâfeli ya herkesi öyle zannediyor. 

Velhâsıl eski nesil İslâmcılar da yeni nesil İslâmcılar da bu milleti anlamak istiyorlarsa Türk kültürüne koydukları mesâfeyi gözden geçirmeliler. 

Yahya Kemal’in dediği gibi, her milletin rûhu, edebiyatında ve mûsikinde meknûzdur.

Benim milletimin rûhu da Türk Edebiyatında ve Türk mûsikisinde meknûz.

İsteyen opera sevsin, seyretsin ama Türk milletinin rûhunu operada aramasın.

Bulamaz!

Bu yazı toplam 28 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim