Hikaye ve Romanımızın 30 Yılı

Hikaye ve Romanımızın 30 Yılı
TYB 30.
TYB 30. yıl faaliyetlerinden olan “Hikaye ve Romanımızın Son Otuz Yılı”

Ercan Yıldırım, Kamil Yeşil ve Firdevs Canbaz´ın katıldığı toplantıda değerlendirildi

Hikâye ve romanımızın son 30 yılı Türkiye Yazarlar Birliği’nde konuşuldu. Kamil Yeşil ve Firdevs Canbaz Yumuşak’ın konuşmacı olarak katıldığı toplantıyı Ercan Yıldırım yönetti. 20 Aralık 2008 Cumartesi günü düzenlenen toplantıda hikâyeci Kamil Yeşil, konuşmasına genel olarak Türk hikâyesinin kısa bir özetini vererek başladı. Anlatım sorunları ekseninde simurgdan Zeyd ve Amr sembollerine geçişler yaparak, hikâye kişileri hakkında bilgiler veren Yeşil, geleneksel anlatılardaki “ben”in modern edebiyatta kullanılan “ben”in farklı olduğunu söyledi. Kamil Yeşil karakterlerin seçimlerinde de farklılık olduğunu belirterek, “Yazar yani “anlatıcı kişi”, “ben” dediğinde, geleneksel hikâyede ve modernizmin ilk zamanlarında okuyucu bu  “ben”den yazarı anlamıştır. Doğrusu yazar da kendini kasteder bu sözüyle. Modernizmin esas olarak kavranmasından sonra ve yapısalcığın da yönlendirmesi ile hikâyede “ben” diye konuşan kişinin yazar olmadığı, onun “anlatıcı-ben” olduğu fark edilmiştir. Doğrusu hikâye okuyucusu bunu yıllar sonra fark etmiştir. Belki hâlâ fark edemeyenler de vardır.” şeklinde konuştu.

Türk hikâyesinin son 30 yılı hakkındaki değerlendirmelerini TYB Hikâye Ödülleri ekseninde yapan Kamil Yeşil, bu dönemde “Ben”in bunalımları, arayışları, ideolojisi, toplum, insan ve eşya tasavvuru”nun hâkim temalar olduğunu belirterek, dilin inceltilmiş yapısı içerisinde ben ile bencilliğin birbirine geçebildiğini ifade etti. “Sait Faik’te “ben” aslında ‘O’dur. Sabahattin Ali’de de ben “O”dur. Mustafa Kutlu’da bütün yönleriyle “ben” “milletimizdir.” Rasim Özdenören’de ben, “iç ben”dir. İsterseniz siz buna “tasavvufun şekillendirdiği ben” diyebilirsiniz. Rasim Özdenören’in ‘ben’leri dünyayı aşar, öteye uzanır.” diyen Kamil Yeşil, geçmiş dönemlerdeki diyalog esaslı hikâyelerin bu dönemde monologa çevrildiğini kaydetti.


Son 30 yılda hikâyelerin monologa dönmesinin üç sebebi olduğunu vurgulayan Yeşil, öykücüler ve öyküler üzerinden verdiği örneklerle bunun sebeplerini inceledi.


Toplantıdaki ikinci konuşmacı Firdevs Canbaz Yumuşak ise son 30 yılda hikâyenin önemli bir atılım içinde olduğunu, bu dönemde kadınların hikâye konusunda gözle görülür bir biçimde yoğunlaştıklarını ve vasıflı örnekler verdiklerini açıkladı. Yazar, konuşmasının başında kadınların yazı hayatındaki, kamusal hayattaki konumu hakkında kısa bir giriş yaparak, “Batı” menşeili olan feminizmle kadınların kamusal hayatta görünmesinin aynı olmadığını söyledi. Feminizmin bu toprakların değer yargılarıyla uyuşmadığının altını çizen Firdevs Canbaz Yumuşak, Türkiye’de toplumsal hayatta kadınların daha aktif ve önemli görevler aldıkça toplumun ilerleme kaydedeceğini vurguladı. Bu bağlamda kadınların yazdıkları metinlerin belirgin bir şekilde çeşitlenmesiyle, o türdeki açılımın ve katkıların çok belirginleştiğini ifade eden Canbaz Yumuşak, Türk hikâyesinin son döneminde bunun ağırlığının iyiden iyiye arttığını kaydetti.


Türk hikâyesinde kendisinin önemli ölçüde etkilendiği hikâyecilerin başında Cihan Aktaş’ın olduğunu belirten yazar, ayrıca Ayfer Tunç’un da hikâyeye önemli katkılar sağladığını, onun ilk kitabından son kitabına kadar, özgün konu ve temalar, farklı ve çeşitli anlatım yolları kullandığını vurguladı.


Toplantının yöneticisi Ercan Yıldırım da Türk romanının son 30 yılı ile ilgili değerlendirmelerde bulundu. Türk romanının Türk düşüncesinden farklı ele alınamayacağını söyleyen Yıldırım, Türk modernleşmesine romanın, düşünceden daha çok katkı sağladığını vurguladı. “Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur, Peyami Safa’nın Fatih Harbiye gibi romanlarında gördüğümüz Doğu – Batı ikiliği ve bireyin cemaati ile kendisi arasında kalmışlığı düşüncede de kendini gösterir. Tematik olarak doğunun idealizmiyle, batının hızlı ilerlemeciliği karşısında bireyin daha fazla direnemediği görülür.” diyen Ercan Yıldırım, Türk düşüncesinin siyasal ve bürokratik yapıdan farklı bir kulvar açamadığının altını çizdi.


Türk romanı ve düşüncesinin refleksleriyle birlikte hareket ettiği için bu toprakların insanlarını yakalayamadığını söyleyen Ercan Yıldırım, dünya sisteminin Türk ruhunu bizden daha iyi çözümleyebildiğini vurgulayarak, “Türkiye’nin ruhunda İslam dışında başka bir unsur yoktur. Çok partili sistem ve bir takım İslâmi gevşeklikler, ‘kontrollü denetimler’ döneminin başladığını gösterir. Reşat Nuri’nin Yaprak Dökümü, Miskinler Tekkesi, Yakup Kadri’nin Ankara’sı, Kemal Tahir’in Kurt Kanunu romanlarında izlediğimiz, toplumu oluşturan kurumların, aile ve cemaat yapılarının ayrılması bir anlamda Yorgun Savaşçı, Ateşten Gömlek, Küçük Ağa’ya rağmen gerçekleşmiştir. İstiklal Harbi’ni gerçekleştiren ruh, Mehmet Akif’i yüklü miktardaki ödülü reddedip, Ankara ayazında paltosuz dolaştıran ‘şey’, yeni Türk devletiyle birlikte kaybolmuştur. Türk düşüncesi Cumhuriyet’in ürettiği kültürün dışına çıkamadığı için bu ruhu yakalayamamıştır. Türk romanı, İstiklal Harbi’nde teğet geçtiği ruhu bir daha hiç görmemiştir.” şeklinde konuştu.


Pertev Naili Boratav’ın “Ben nasyonalistim ama Türk rejiminin kabul edebileceği manada nasyonalist” sözünün, Türk düşüncesi ve romanı için önemli bir anlam ifade ettiğini kaydeden Yıldırım, romanın son 30 yılında, cinsellikten, tarihe, soyut ve postmodern “iddiasız” söylemlerden, otobiyografik unsurlara kaydığı halde, Türkiye’yi kuran ruhu yakalayamadığını belirtti.


Toplantının sonunda Hikayeci Rasim Özdenören’de roman ve hikayeyle ilgili kendi görüşlerini kısaca aktardı.

 

 

Toplantıda anlatılan konular aşağıdadır.

 

Hikâye ve Romanımızın 30 Yılı


TYB 30. yıl faaliyetlerinden olan “Hikaye ve Romanımızın Son Otuz Yılı” Ercan Yıldırım, Kamil Yeşil ve Firdevs Canbaz´ın katıldığı toplantıda değerlendirildi Hikâye ve romanımızın son 30 yılı Türkiye Yazarlar Birliği’nde konuşuldu. Kamil Yeşil ve Firdevs Canbaz Yumuşak’ın konuşmacı olarak katıldığı toplantıyı Ercan Yıldırım yönetti. 20 Aralık 2008 Cumartesi günü düzenlenen toplantıda hikâyeci Kamil Yeşil, konuşmasına genel olarak Türk hikâyesinin kısa bir özetini vererek başladı. Anlatım sorunları ekseninde simurgdan Zeyd ve Amr sembollerine geçişler yaparak, hikâye kişileri hakkında bilgiler veren Yeşil, geleneksel anlatılardaki “ben”in modern edebiyatta kullanılan “ben”in farklı olduğunu söyledi. Kamil Yeşil karakterlerin seçimlerinde de farklılık olduğunu belirterek, “Yazar yani “anlatıcı kişi”, “ben” dediğinde, geleneksel hikâyede ve modernizmin ilk zamanlarında okuyucu bu  “ben”den yazarı anlamıştır. Doğrusu yazar da kendini kasteder bu sözüyle. Modernizmin esas olarak kavranmasından sonra ve yapısalcığın da yönlendirmesi ile hikâyede “ben” diye konuşan kişinin yazar olmadığı, onun “anlatıcı-ben” olduğu fark edilmiştir. Doğrusu hikâye okuyucusu bunu yıllar sonra fark etmiştir. Belki hâlâ fark edemeyenler de vardır.” şeklinde konuştu.

 

Modern Dünyada Ben


Türk hikâyesinin son 30 yılı hakkındaki değerlendirmelerini TYB Hikâye Ödülleri ekseninde yapan Kamil Yeşil, bu dönemde “Ben”in bunalımları, arayışları, ideolojisi, toplum, insan ve eşya tasavvuru”nun hâkim temalar olduğunu belirterek, dilin inceltilmiş yapısı içerisinde ben ile bencilliğin birbirine geçebildiğini ifade etti. “Sait Faik’te “ben” aslında ‘O’dur. Sabahattin Ali’de de ben “O”dur. Mustafa Kutlu’da bütün yönleriyle “ben” “milletimizdir.” Rasim Özdenören’de ben, “iç ben”dir. İsterseniz siz buna “tasavvufun şekillendirdiği ben” diyebilirsiniz. Rasim Özdenören’in ‘ben’leri dünyayı aşar, öteye uzanır.” diyen Kamil Yeşil, geçmiş dönemlerdeki diyalog esaslı hikâyelerin bu dönemde monologa çevrildiğini kaydetti.


Son 30 yılda hikâyelerin monologa dönmesinin üç sebebi olduğunu vurgulayan Yeşil, öykücüler ve öyküler üzerinden verdiği örneklerle bunun sebeplerini inceledi.

 

Feminizm Yerli Değil


Toplantıdaki ikinci konuşmacı Firdevs Canbaz Yumuşak ise son 30 yılda hikâyenin önemli bir atılım içinde olduğunu, bu dönemde kadınların hikâye konusunda gözle görülür bir biçimde yoğunlaştıklarını ve vasıflı örnekler verdiklerini açıkladı. Yazar, konuşmasının başında kadınların yazı hayatındaki, kamusal hayattaki konumu hakkında kısa bir giriş yaparak, “Batı” menşeli olan feminizmle kadınların kamusal hayatta görünmesinin aynı olmadığını söyledi. Feminizmin bu toprakların değer yargılarıyla uyuşmadığının altını çizen Firdevs Canbaz Yumuşak, Türkiye’de toplumsal hayatta kadınların daha aktif ve önemli görevler aldıkça toplumun ilerleme kaydedeceğini vurguladı. Bu bağlamda kadınların yazdıkları metinlerin belirgin bir şekilde çeşitlenmesiyle, o türdeki açılımın ve katkıların çok belirginleştiğini ifade eden Canbaz Yumuşak, Türk hikâyesinin son döneminde bunun ağırlığının iyiden iyiye arttığını kaydetti.
Türk hikâyesinde kendisinin önemli ölçüde etkilendiği hikâyecilerin başında Cihan Aktaş’ın olduğunu belirten yazar, ayrıca Ayfer Tunç’un da hikâyeye önemli katkılar sağladığını, onun ilk kitabından son kitabına kadar, özgün konu ve temalar, farklı ve çeşitli anlatım yolları kullandığını vurguladı.

 

Romanımız Düşüncemiz Devletten Bağımsız Olamadı


Toplantının yöneticisi Ercan Yıldırım da Türk romanının son 30 yılı ile ilgili değerlendirmelerde bulundu. Türk romanının Türk düşüncesinden farklı ele alınamayacağını söyleyen Yıldırım, Türk modernleşmesine romanın, düşünceden daha çok katkı sağladığını vurguladı. “Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur, Peyami Safa’nın Fatih Harbiye gibi romanlarında gördüğümüz Doğu – Batı ikiliği ve bireyin cemaati ile kendisi arasında kalmışlığı düşüncede de kendini gösterir. Tematik olarak doğunun idealizmiyle, batının hızlı ilerlemeciliği karşısında bireyin daha fazla direnemediği görülür.” diyen Ercan Yıldırım, Türk düşüncesinin siyasal ve bürokratik yapıdan farklı bir kulvar açamadığının altını çizdi.


Türk romanı ve düşüncesinin refleksleriyle birlikte hareket ettiği için bu toprakların insanlarını yakalayamadığını söyleyen Ercan Yıldırım, dünya sisteminin Türk ruhunu bizden daha iyi çözümleyebildiğini vurgulayarak, “Türkiye’nin ruhunda İslam dışında başka bir unsur yoktur. Çok partili sistem ve bir takım İslâmi gevşeklikler, ‘kontrollü denetimler’ döneminin başladığını gösterir. Reşat Nuri’nin Yaprak Dökümü, Miskinler Tekkesi, Yakup Kadri’nin Ankara’sı, Kemal Tahir’in Kurt Kanunu romanlarında izlediğimiz, toplumu oluşturan kurumların, aile ve cemaat yapılarının ayrılması bir anlamda Yorgun Savaşçı, Ateşten Gömlek, Küçük Ağa’ya rağmen gerçekleşmiştir. İstiklal Harbi’ni gerçekleştiren ruh, Mehmet Akif’i yüklü miktardaki ödülü reddedip, Ankara ayazında paltosuz dolaştıran ‘şey’, yeni Türk devletiyle birlikte kaybolmuştur. Türk düşüncesi Cumhuriyet’in ürettiği kültürün dışına çıkamadığı için bu ruhu yakalayamamıştır. Türk romanı, İstiklal Harbi’nde teğet geçtiği ruhu bir daha hiç görmemiştir.” şeklinde konuştu.


Pertev Naili Boratav’ın “Ben nasyonalistim ama Türk rejiminin kabul edebileceği manada nasyonalist” sözünün, Türk düşüncesi ve romanı için önemli bir anlam ifade ettiğini kaydeden Yıldırım, romanın son 30 yılında, cinsellikten, tarihe, soyut ve postmodern “iddiasız” söylemlerden, otobiyografik unsurlara kaydığı halde, Türkiye’yi kuran ruhu yakalayamadığını belirtti.


Toplantının sonunda Hikâyeci Rasim Özdenören’de roman ve hikâyeyle ilgili görüşlerini kısaca aktardı.
Hikâye ve Romanın 30 Yılı Toplantısının Konuşma Metinleri:

 

 

Son Otuz Yılın Hikâyesinde Anlatım Teknikleri


Kâmil Yeşil


Anlatım teknikleri denilince ne anlıyoruz? Bu husus, geleneksel hikaye tekniği ile modern hikaye tekniği karşılaştırılsa daha iyi anlaşılacaktır

Bilindiği gibi geleneksel hikaye tipler üzerinden yürür. Bunun bir adım gerisi, veya ötesinde tamamen alegorik anlatıma varırız. Bizim kültürümüze de giren bu temsili kişiler geçmişte Zeyd ve Amr’dır. Türkçedeki karşılığı ile Ahmet, Mehmet veya adamın biri...Bu hikayelerin karakterleri semboliktir. Simurg örneğini de bu babda zikredebiliriz. Modern edebiyatın başlangıcı olarak Tanzimat’ı alırsak bu dönem hikayelerindeki kahramanları karşımıza o güne ait kahraman/insan olarak çıksa da aslında onlar karton tiplerdir. Çünkü geleneksel hikaye tekniğinin tesiri altında üretilmiştir ve gerçeklikleri yoktur veya toplumsal gerçeklikten çok az renk ve koku taşır bu tipler. İslam Bey, Müştak Bey, Felatun Bey, Rakım Efendi böyle tiplerdir.

Türk yazarı ancak Batı edebiyatının mantığını kavrandıktan sonradır ki kişiler, yer ve zaman, olay örgüsü etrafında ete kemiğe bürünür. Yani, Batı romantizme geçmesine rağmen aynı dönemde bize öncelikle realizmin gelmesi tesadüfi değildir.


Modern zamanlarda toplum gerçekliği için araç olan karakter, gittikçe metnin ortasına yerleşmiştir. Yazar, karakterlerini toplum katmanlarından seçse de onu önce kendi tasavvuruyla şekillendirmiş ve karakterine, kendisiyle bağlantılı bir gerçeklik yüklemiştir. Anısal hikayelerin temelinde yatan ve hikayeye gerçeklik veya gerçeğe benzerlik kazandıran da budur. Yazar yani “anlatıcı kişi”, “ben” dediğinde, geleneksel hikayede ve modernizmin ilk zamanlarında okuyucu bu  “ben”den yazarı anlamıştır. Doğrusu yazar da kendini kasteder bu sözüyle. Modernizmin esas olarak kavranmasından sonra ve yapısalcığın da yönlendirmesi ile hikayede “ben” diye konuşan kişinin yazar olmadığı, onun “anlatıcı-ben” olduğu fark edilmiştir. Doğrusu hikaye okuyucusu bunu yıllar sonra fark etmiştir. Belki hâlâ fark edemeyenler de vardır.


Son otuz yılın metinlerine ve özellikle TYB’nin ödülüne konu olan eserlere baktığımızda bireyin, bireyselliğin yazar üzerinde hakimiyet kurduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.


Önce ödül alan yazarları sıralayalım:

 

Rasim Özdenören-Denize Açılan Kapı


Mustafa Kutlu- Yoksulluk İçimizde, Ya Tahammül Ya Sefer


Sezai Karakoç- Hikayeler


Sadık Yalsızuçanlar-Şehirleri Süsleyen Yolcu


Osman Çeviksoy-Duvarın Öte Yanı


Fatma Karabıyık-Gün Akşamsızdır


Hüseyin Su-Gülşefdeli Yemeni


Necip Tosun- Otuzüçüncü Peron


Cemal Şakar-Esenlik Zamanlar


Ali Haydar Haksal-Sesim Bana Yetmiyor


Kamuran Şipal-Köpek İstasyonu


Halime Toros-Tanımsız


Osman Çeviksoy- Duvarın Öte Yanı


Gökhan Özcan-Hiçbişey


Hatice Bilen-Ayın Uysal Işığı


Cihan Aktaş-Son Büyülü Günler


Ramazan Dikmen-Kıyıya Vuranlar


Muhterem Yüceyılmaz-Haliç Hikayeleri


Sevinç Çokum-Rozalya Ana


Cemil Kavukçu-  Başkasının Rüyaları


Ethem Baran-Kurutulmuş Gül Mevsimi


Nihan Kaya- Çatı Katı


Nazan Bekiroğlu- Cam Irmağı, Taş Kayık


Abdullah Harmancı- Yerlere Göklere


Yıldız Ramazanoğlu-Derin Siyah


Kâmil Yeşil-Balın Tuzu Eksik


Sadece bu yazarların değil aşağıda adları geçecek yazarların da metinlerinde “Ben”in bunalımları, arayışları, ideolojisi, toplum, insan ve eşya tasavvuru hakim temalardır ve fakat bu temalar öncelikle “anlatıcı-ben”in temalarıdır. Dil, inceltilmiş bir “ben”i hissettirir ki “bencillik” bunun içine gizlenmiştir. O’yu ele alanlar toplumculuğu ile temayüz eder. Çünkü o’yu anlatmak; kendinin dışına, topluma çıkmayı, başkasını önemseme ve kendini başkası yerine koymayı gerektirir.


Bu eserlerde “Sen”in sorunları ‘O’nun üzerinden anlatılır. Ancak şunu da söyleyelim ki yazarın dünyası veya kulağı kendisiyle öyle doludur ki başkasına kolay kolay sıra gelmez bu metinlerde.


Burada ele aldığımız zaman diliminin dışında olmasına rağmen, hikaye tekniği olarak savımızın tam tersine örnek olarak Sait Faik çıkarılabilir. Ancak Sait Faik’te “ben” aslında ‘O’dur. Sabahattin Ali’de de ben “O”dur. Mustafa Kutlu’da bütün yönleriyle “ben” “milletimizdir.” Rasim Özdenören’de ben, “iç ben”dir. İsterseniz siz buna “tasavvufun şekillendirdiği ben” diyebilirsiniz. Rasim Özdenören’in ‘ben’leri dünyayı aşar, öteye uzanır.

 

Geçmiş dönemde diyalog üzerine kurulan hikayeler bu dönemde monologa çevrilmiştir. Yaşanılan gerçeklikle karşılaştırıldığında bunun bir tezat olduğunu hemen fark ediyoruz. Bunun sebebi araştırdığımızda şunları görüyoruz:

 

1. Bilindiği gibi modern insan kendi dünyasında yaşar. Yazar da modern bir birey olarak yalnız bir insandır. Modern zamanların yazarı kimseyle konuşmuyor. Yazar, konuşma ihtiyacını kağıtla, kalemle karşılıyor. Bunu bir adım daha ileri götürerek diyoruz ki günümüz yazarı başkasıyla konuşursa yazamayacağını düşünüyor. Ona göre, yalnızlığı çoğaltmanın ve hissetmenin tek yolu kendini toplumdan ayırmak ve içine kapanmaktır.


2. Taklit ediyor. Okuduklarının etkisinde kalarak büyük yazarların yaklaşımını ve üslubunu metne taşıyor. Buradan da elbet yapay bir öykü çıkıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında varoluşçuluğun, bunalımın, özellikle Türkiye’de edebiyat yoluyla yayılması bunu somutlayan bir örnek olarak alınabilir.
3. Tema bunu gerektiriyor ki en iyimser yorum ve gerekçe budur. Yazar, hikayelerini durgun suda akıtmak için suyun önüne engeller çıkarıyor, yani kalemini frenliyor, kendi haline bırakmıyor. Bilge Karasu’nun, Ferit Edgü, Leyla Erbil, Nazan Bekiroğlu’nun hikayeleri arasında bunun tipik örneklerini görebilirsiniz.


Postmodern bir tema olarak yazının, yazarlığın, hikayenin, kelimenin konu edilmesi, yazamamanın sıkıntısı da son dönemde görülen temalardandır. Mustafa Kutlu’nun Kambur Hafız ve Minare hikayesinden Oğuz Atay’a, Ayfer Tunç’tan, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’ya, Cihan Aktaş’tan, Sadık Yalsızuçanlar’a, Murat Yalçın’dan Nalan Barbarosoğlu’ya kadar birçok yazar bu başlıkta değerlendirilebilecek temalar üzerinde durmuştur. Yani ki Ahmet Mithat Efendi’nin Müşahedat’ı son dönemde yeniden keşfedilmiştir. Ancak kimse bunu itiraf etmiyor, kendini Batı’ya yaslıyor.

Son dönem anlatım tekniklerinden biri de dilin ironiğe yaslanmasıdır. Son dönem hikayesinin en belirgin vasfı nedir dense; ironidir, desek yanlış olmaz. Kişisine, olaya mizahi bakışla yaklaşanlar geçmişte de vardı. Mesela, Haldun Taner’de, Memduh Şevket’te ve hatta Ömer Seyfettin bu babda zikredilebilir. Ancak son otuz yıla baktığımızda güldüren mizahın değil sert ironinin hakim olduğunu görüyoruz. Bu metinlerin kahramanları gülmediği gibi okuyucuyu güldürmez de. Metinlerden, acı acı gülmek gibi bir şey çıkıyor karşımıza.


Bize göre son otuz yılın hikayelerinde görülen en önemli teknik metni kilitleme tekniğidir. Metnin kilitlenmesi ile şunu kastediyoruz.


Öncelikle belirteyim ki “yazıyı kilitlemek” kavramına internetten hareketle vardım. Bilindiği gibi internet ortamında paylaşıma açılan metinler vardır. Yazar, tanınma ve tanıtmaya yönelik metinlerini herkesin yararına sunmuştur. Ancak bu metinler hangi formatta yazılmışsa aygıt o formatta dosyayı açıyor. Açılan metni okuyorsunuz ama metni seçip kopyalamak isterseniz, dosya buna izin vermiyor. Çünkü yazar, “yazıyı kilitlemiş.” Bir yönüyle herkese açık, bir yönü ile kapalı bir metindir elimizdeki. İnsan düşünüyor: Okunmasına izin verdiği ve paylaşıma sunduğu bir metnin kopyalanmasına niçin izin vermez acaba yazar? Bunun açıklanabilir bir yanı varsa o da intihalin önlenmesi olmalı. Eğer yazıyı bir metinde kaynak olarak kullanmak istiyorsanız, masaya yeni bir word dosyası açmalı ve PDF’ye bakarak metni yeniden yazmalısınız. Bu tür “kilitli yazılar” akademik ve uzun metinlerden oluşuyor.


Buradan hareketle hikayenin kilitlenmesine varabiliriz. Nedir o? Metni lafzen kilitleyen yazarlara karşı mânâ olarak kilitleyen hikaye ve şiir. Metnin anlam olarak kilitlenmesi metindeki anahtar kavramlarla ilgili bir husustur. İster edebi ister düşünsel olsun, yazar, metnin anlaşılmasını ve bu yolla tamamen tüketilmesini önlemek için lafzı (maddeyi) herkese açık kılarken; mânâyı, sadece ehline açmakta veya saklamaktadır. Elde edilen mânâ, kişiseldir; ancak bir gayret sonucunda ulaşılmıştır ona.


Edebi metnin kilitlenmesi, yazarın veya şairin kelimeleri gündelik bağlamından koparması ve alışılmamış bağdaştırmalar kurması ile mümkün olmaktadır. Bu anlamda şiirdeki anlamı en iyi kilitleyen akım; İkinci Yeni’dir. İkinci Yeni, bu başarısını bize göre somut kelimeleri soyutun alanına taşımasına borçludur. Bile isteye yapılan anlam sap(tır)maları, yerleşik dil bilgisi kurallarını devre dışı bırakarak kurulan bağlaşıklık ilişkisi, yeni bir dil (şiir dili) oluşturmakta ve  bu eylem, elimizin altında somut (maddi) görünmesine rağmen metni mânen kilitlemektedir. Göndergesi kendi içinde olan bu metin özetlenemeyen bir metindir. Öykü örneğine bakarsak, orada Sezai Karakoç’un Meydan Ortaya Çıktığında hikayelerini, Bilge Karasu’nun bütün hikayelerini ve Rasim Özdenören’in Toz ve Hışırtı kitaplarındaki bazı metinleri gösterebiliriz.

 

Modernizmin “ben”e koşut olarak getirdiği başka bir anlatım tekniği de - siz buna isterseniz bakış açısı diyebilirsiniz- ilahi bakış açısıdır. Buna, hakim veya sıfır bakış açısı da deniliyor. Enteresan bir şekilde modernizm, bu bakış açısıyla ilkelerini aşmış görünüyor. Çünkü yazarlarımız her şeyi biliyor. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Son otuz yılın yazarları ‘tanrı-yazar’dır. Bu bağlamda bilim kurgu hikayeleri, gelecek tasarımından ziyade geleceği önceden belirleme şeklinde çıkıyor karşımıza. Sürprizle karşılaşmak istemiyor modern yazar. Önce öngörüyor, sonra o öngörüde yanılmadığını göstermek için gerçekliği hep o çizilmiş dünyaya göre değiştiriyor veya yapılandırıyor. Bilme, bilgi zaten modernizmin en önemli dayanağıdır. İnsanın iç dünyasını “aydınlatma” üzerine kuruluyor metinler. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: On dokuzuncu yüzyılın gözlemci bakış açısı, günümüzde ilahi bakış açısı ile yer değiştirmiştir. Anlatıcı –yazar metnin hem nesnesidir hem öznesi.


Bu dönemde Oğuz Atay, postmodernist bir yazar olarak en çok etkileyenlerden biridir. Mesela, Atay’ın, Beyaz Mantolu Adam’ının karşısına Halime Toros, Yağlı, Siyah Paltolu Adam’ı çıkarıyor. Ama hikaye benim arkaplanım Oğuz Atay, diyor. Yine bu dönem hikayelerinde Abdullah Efendi’nin Rüyaları’nda görülen bilinç akışının yaygınlaştığını görüyoruz. Bu teknikle uyku ile uyanıklık arası – ki Yakaza bir hikaye kitabının adıdır- önümüze seriliyor.


Postmodernizm ve ironi denilince Oğuz Atay kadar ironik olan Tahsin Yücel’e dikkati çekmek yerinde olacaktır sanırım. Özellikle Aykırı Öyküler’deki hikayelerini bu babda zikretmeliyiz.


Sevinç Çokum, Rozayla Ana’sı Anadolu’ya dikkatleri çeken nadir yazarlardan biri olarak görülüyor. Şehirleşme olgusu ile kaybolan temalardan biridir Anadolu. Rozayla Ana’da; Anadolu kadını, sabır, fedakarlık, paylaşım ve bunun yanında ihmal edilmişliği ve mahrumiyeti görüyoruz.


Dönemin en etkin ve verimli yazarlarından biri de Mustafa Kutlu’dur.


Mustafa Kutlu, idealist insanların değişim/dönüşümünü, bu değişimin tarikatlara, tasavvufa, basın hayatına, siyasete sıçrayışını güncelliğini koruyan temalar olarak dikkati çeker. Mustafa Kutlu, İstanbul’a olmasına rağmen Anadolu’dan bir türlü kopamaz. Tabiri caizse o, Anadolu’yu İstanbul’a taşır.


Son otuz yılda hidayet öyküsünün yazılmadığını görüyoruz. Yoksulluk İçimizde alışılmışın dışında bir hidayetin öyküsüdür. Nursel Duruel, Geyikler, Annem ve Almanya adlı kitabında dikkat çekmesine rağmen, çocuk da ilginç bir şekilde son dönem hikayesinden çekilmiştir. Bu dönemin ağırlıklı temaları ikinci evlilikler, evli-âşıklar, karşılıksız hatta platonik ilgi, manevi doyumsuzluktur.

 

12 Eylül’ün siyasal ve kültürel olarak bir kırılma noktası olmasına rağmen son dönem hikayelerine pek yansımadığını görüyoruz. Özellikle İslami camiada. 12 Eylül, solda hapishane şairlerini doğururken, nedense hikayeci ve romancısını doğurmamıştır. Bu dönemde Yaşar Kaplan’ın Sıfırüç Depremleri’ni cılız bir ses ve konuya tam olarak girememiş bir eser olsa da altının çizilmesi gerektiğini söylememiz gerek. Yine hikayelerde, varoşları, yazarın kendisiyle cedelleşmesini, yüzleşme ihtiyacını, yalnızlığı, bastırılmış cinselliği, siyasi bozgun ve pişmanlıkları, itiraf duygusuyla ele alır. Bir Hıristiyani tavır olan itiraf hikayeleri diyebileceğimiz metinler, o metinler yazılsın diye özel olarak kurgulanmış ve yaşanmış izlenimi verir.

 

Son otuz yıl, aynı zamanda erkek egemen söylemin yıkıldığı dönemdir. Sahurla Gelen Erkekler(Halime Toros), Tanımsız (Tanımsız), Son Büyülü Günler (Cihan Aktaş) bu minvalde zikredilebilecek örneklerdir. Başörtüsü, Müslüman kadının kamuda yer alma sorunu bu yazarların sıklıkla ele aldığı temalardır.  Bu metinlerde geçmişe dönük hesaplaşma, özlem duygusuyla birleşir. Bu hikayeler anısal oluşu ile öne çıktığı için yine ben hikayesi olarak ele alınmalıdır. Kadın yazarların ayrıntılarda eğleşen kalemleri hikayeye yeni bir bakış  açısı ve dikkat getirir. Nazan Bekiroğlu tarihe, geçmişe uzanır. Üslubu ile temayüz eder. Nalan Barbarosoğlu, Yıldız Ramazanoğlu, Sibel Eraslan, Müge İplikçi, Ayfer Tunç, kadın duyarlığını hikayeye taşıyan kalemler olarak dikkati çekmiştir.


Ramazan Dikmen’de, Necip Tosun’da bir imge olarak yolculuk, idealist gençlik, ve mücadele düşüncesinin bir yere varamayışı derin bir hüzün ile ele alınır.


Hüseyin Su, kimlik sorgulayıcı, kendine, hayata, yakın çevreye çevrilen ayrıntılı bakışı, kaybolan aileyi ve değerleri derinden derine sorgulayan dili ile dikkati çeker. Onun kahramanları duygularını mimiklerle, susuşlarla, duruşlarla ifade eder. Son otuz yılın önemli özelliklerinden biri de minimal öyküdür.


Son dönem öykücülüğünün yeni arayışlarından birisi de minimal öyküdür.


Ne kadarı öykü ne kadar deneme ve ne kadar aforizma olduğu tartışılsa da metni minimalize etmek yeni bir dil doğuracaktır, ama o dil daha doğmamıştır. Çünkü minimal öykü sıkıştırılmış, bütün yoğunluğunu dile yüklemiş bir öyküdür. Bu babda Rasim Özdenören’in Toz ve Hışırtı’daki birkaç metnine, Cemal Şakar’ın son dönem öykülerine, Necati Tosuner’in bazı metinleri ile Kâmil Yeşil’in Kayıp Dilin Öyküleri adlı kitabında iki, üç cümleden oluşan doksan dokuz öyküye dikkat çekmekte yarar var. Ancak, minimal öykünün; anlatmayı seven ve anlatma üzerine kurulan bir metin olarak hikayecinin çok rağbet etmediği, etmeyeceği; ancak denemeden de duramayacağı bir tür olduğu belirtilmelidir.

30 YILIN ROMANI


Ercan YILDIRIM


Konuşmaya başlarken Türk düşüncesiyle Türk romanının çoğu aşamalarda birbiriyle örtüştüğünü söylemek istiyorum. Romanın toplumsal, siyasal yapısı bir yana modernleşme hareketiyle birlikte palazlanması, Türk modernleşmesiyle zaman zaman aynı kulvarda kalmasına yol açmıştır.


Bu bakımdan bir Türk düşüncesinden bahsetmemiz mümkün müdür?


Bir başka soru bir Türk romanından bahsedip etmeyeceğimizle alakalıdır.


Yahya Kemal’le, Babanzade Ahmed Naim Efendi’nin bir hatırası Türk düşüncesinin hangi dinamiklerden hareket ettiğini gösterir. Ahmet Naim Efendi, “Bir rüyada gördüğümüz Eyüp” başlıklı yazısı üzerine Yahya Kemal’e “İslamiyet’te ölülere ibadet, mezarlara muhabbet, ölmüş insanları filan veya falan semtte hazır ve nazır zannetmek gibi itikatlara yer yoktur” sözleriyle epeyce yüklenir. İslâm düşüncesine modernist bir gözlükle bakan, bu toprakların değer yargılarını göz ardı eden Babanzade, ömrünün son yıllarına doğru Yahya Kemal’den özür diler. Çünkü o da artık İstanbul’un sokaklarını, semtlerini, mezarlarını, tarihini ve kültürünü keşfetmiştir. Daha da ileride bundan zevk alır hale gelmiştir. (Yahya Kemal, Siyasi ve Edebi Portreler, s.49, YKY, 2006)


Halit Ziya Uşaklıgil’in Türkçe’nin ilk modern ve teknik anlamda en üstün romanı Aşk-ı Memnu’dan itibaren Babanzade’de gördüğümüz yabancılığı üstümüzden atamamış görünüyoruz.


Aşk-ı Memnu’nun, sonraki dönemlerde yayınlanan ve merkezinde İstanbul’un bulunduğu romanların bu topraklardaki insan gerçekliği ve kültür yapısı hakkında bir katkı sağlamadığı gibi, olanı dahi anlatmadığı sahici bir incelemeyle gözlenebilir.


Romanın modernitenin taşıyıcılığını, siyaset, ekonomi gibi alanlardan daha güçlü yaptığını söylemek gerekir.


Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur, Peyami Safa’nın Fatih Harbiye gibi romanlarında gördüğümüz Doğu – Batı ikiliği ve bireyin cemaati ile kendisi arasında kalmışlığı düşüncede de kendini gösterir. Tematik olarak doğunun idealizmiyle, batının hızlı ilerlemeciliği karşısında bireyin daha fazla direnemediği görülür.
Aynı durumu düşünce dünyamızda da izleyebiliriz.


Düşünce adamlarının Türkiye’de, diğer kesimlerden çok daha rahat bir şekilde modern dünyayı benimsediklerini takip edebiliriz.


Türk düşüncesinin siyasal yapıdan bağımsız bir alan açmadığını gözlemleyebiliriz.


Türk düşüncesinin aynı zamanda bürokratik yapının dışına taşmadan üretim yaptığı da gözlenebilecek bir başka husustur.


Çünkü Türkiye’de düşünce, kendini ideolojilerin dışına taşıramadığı için, değer yargılarını da ideolojik argümanlara endekslemiştir.


Bu bizde düşüncenin devlete ya da yerleşik yapıya muhalif olsa bile refleksleriyle hareket ettiğini gösterir. Refleksleriyle hareket eden düşüncenin dayanak noktaları kendiliğinden ortadan kalkmış olur.
Talip Apaydın’ın Sarı Traktör, Yaşar Kemal’in Çukurova eksenli romanları, Fakir Baykurt’un Kaplumbağalar gibi romanları, yalnız köy hayatını anlatmakla kalmaz, o dönem ki düşünce yapımıza da işaret eder.


Tarımın gerilediği, eşraf ve tüccar kesimin zayıfladığı, sanayinin devlet teşvikiyle ayaklandırıldığı bir dönemde, köy merkezli fikir yapımız, romanla bir ortaklık kurmuş gözükmekteydi. Bu ortaklık, Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde, Mehmet Seyda’nın Yanartaş, Halikarnas Balıkçısı’nın Aganta Burina Burinata romanlarında olduğu gibi artık işçilerin anlatılmasına kadar varmıştır.


Türkiye’de toplumsal bir değişim yaşanmakla birlikte, buna yalnızca teknik bir anlam yüklememek gerekir.


Çünkü artık Türkiye’de insanlar artık çok partili hayatla doğu – batı sorunsalını üzerlerinden atmaya başlamışlardır.


II. Dünya Savaşı’nı ABD, Normandiya Çıkarmasıyla kazanmış, Yalta antlaşmasıyla dünya sisteminin başına geçmiş, Bretton – Woods Antlaşmasıyla IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşları ikame etmiştir.


Türkiye’de ise Cumhuriyet’in kurduğu kültür devam edecektir. Ancak hali hazır kadrolarla değil. Çünkü ABD eksenli dünya sistemi “yerli” aydın ve yöneticilerden daha önce görmüştür Türkiye’nin ruhunu.


Türkiye’nin ruhunda İslam dışında başka bir unsur yoktur. Çok partili sistem ve bir takım İslâmi gevşeklikler, “kontrollü denetimler” döneminin başladığını gösterir.


Reşat Nuri’nin Yaprak Dökümü, Miskinler Tekkesi, Yakup Kadri’nin Ankara’sı, Kemal Tahir’in Kurt Kanunu romanlarında izlediğimiz, toplumu oluşturan kurumların, aile ve cemaat yapılarının ayrılması bir anlamda Yorgun Savaşçı, Ateşten Gömlek, Küçük Ağa’ya rağmen gerçekleşmiştir.


İstiklal Harbi’ni gerçekleştiren ruh, Mehmet Akif’i yüklü miktardaki ödülü reddedip, Ankara ayazında paltosuz dolaştıran “şey”, yeni Türk devletiyle birlikte kaybolmuştur.


Türk düşüncesi Cumhuriyet’in ürettiği kültürün dışına çıkamadığı için bu ruhu yakalayamamıştır.


Türk romanı, İstiklal Harbi’nde teğet geçtiği ruhu bir daha hiç görmemiştir.


Yahya Kemal’in Mustafa Kemal’e söylediği “ben değil halk İslam” sözü Türk tinine doğrudan işaret ederken, bu ancak sanayiyle birlikte hatırlanır olmuştur.


1950’li yılların köylü, bürokrat ve kimi zaman feodal gençleri 1960’larda proleter olmaya başlayınca, önce Bir Gün Tek Başına (Vedat Türkali), Bıçağın Ucu (Attila İlhan), İzmir’in İçinde (Samim Kocagöz) yazılmış arkasından, Büyük Gözaltı (Çetin Altan), Yaralısın (Erdal Öz), Şafak (Sevgi Soysal), Bir Düğün Gecesi, Gençliğim Eyvah (Tarık Buğra) romanları gelmiştir.


Türk romanı hala Türk düşüncesi gibi kendisine gösterilen yolda yürümeye devam etmiştir.


Ne kadar köylü romanı yazılmış olursa olsun, kuru ekmeği su ile yiyen arkasından da “çok şükür” diyen “Millet” romana girmemiştir.


Bu yüzden olacak Oğuz Atay Türkiye’nin ruhunu yakalayacak bir çalışmaya niyetlenmiştir.


Çünkü tercümelerden kendini arındıramayan düşüncemiz gibi romanımızda “insan”ı anlatmaya geçememiştir. Ağıt yakmalar, sorgulamalar, pişmanlıklar romanlaşınca “insan” anlatılmış sayılmıştır.


Türk düşüncesi gibi romanımızda güncelle kendini sınırlandırdığı gibi kimi zaman konjonktürün etkisinde hareket etmiştir.


Varoluşçuluğun, küçük burjuvaların romanlaştırılması bu topraklardaki ideolojik atlamalar arasında geçişleri oluşturmuştur.


Aylak Adam, Tutunamayanlar, Eskici ve Oğulları bilinenin aksine Cumhuriyet’in ürettiği kültür ve insanı bize en iyi gösteren metinlerdir.


Pertev Naili Boratav’ın “Ben nasyonalistim ama Türk rejiminin kabul edebileceği manada nasyonalist” sözü Türk düşüncesini çok doğru açıklar. (Kurtuluş Kayalı, Türk Düşünce Dünyasının Bunalımı, s.31, İletişim, 2000)


Biz de devletten bağımsız bir düşünce geliştirmek oldukça güçtür.


Tarihten tevarüs ettirdiğimiz “Türk ruhu” Cumhuriyet’in akabinde çok partili dönemle birlikte zarar görmeye başlamıştır.


Romanların bir kültür inşa etmeye başlaması bir yana yalnızca “yıkıcı” unsurları tematik olarak almaları, bireyin geri dönüşü olmayan yolda hep yenilmeye mahkûm kılmaları, bu toprakların ruhunun iyiden iyiye zedelendiğini gösterir.


Çünkü modernleşme tarihimiz son 30 yıla kadar hep “yarım” “yarım” devam etmiştir. Ne İslam ne Batı, ne sanayi ne köy, ne sosyalizm ne demokrasi… Romana düşen sadece bunların kötü bir vakanüvisliğini yapmak olmuştur.


30 yıldan sonra artık “yarım”lar tama eklenmiştir.


80 sonrası için ideolojiden, düşünceden ve bir tavırdan söz etmenin mümkünü yoktur.


Dünya sisteminin bugünküne benzeyen çok krizi olmuştur. 1929, 1960 ve 70 yıllarındaki krizlerini çeşitli biçimlerde aşan sistem, insanı hep sisteme “yarım” bir biçimde eklemişti. Ancak 70’li yıllardan sonra dünya insanın yaşam damarlarını, sistemin çarklarına bağlayarak tehlikeden sıyrıldı.


Bu tarihten sonra hepimiz yaşam teminatımızı, üretimimize borçlu olarak yaşamaya başladık.


80 sonrası Türkiye’de buna Özal gibi bir insanın “bizi dünya piyasasına çıkarması” dendi. Cumhuriyet tarihi boyunca düşünce hiç bu kadar çaresiz kalmamıştı belki de.


Çünkü artık modernitenin ürettiği tüketim ve popüler kültür Türkiye için eğilim değil, yaşam standardı haline gelmiştir.


Postmodern edebiyat, bünyesinde kültürel çoğulculuğu esas alan, geleneğe ılımlı yaklaşan, herkesin kültürüne karşı hoşgörü gösteren ancak yürürlükteki dünya sisteminden taviz vermeyen anlayış öne çıkmıştır. Leyla Erbil’in Karanlığın Bir Günü, İnci Aral’ın Ölü Erkek Kuşlar’ı, Nazlı Eray’ın Arzu Sapağında İnecek Var’ı, Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ı soyut, teması tam belli olmayan daha da önemlisi insan ve iddia noksanı olarak ortaya çıkmışlardır.


Darbelerin sonunda, mezkur Türk ruhuna karşı yönelim gösteren herkes bu iddialarından vazgeçtiği için romanlar tarihe yönelirken nostaljik bir tarih algısı düşüncemizi de kaplamıştır. Tarih artık gelecek için değil, eğlence için vardır.


Adalet Ağaoğlu’nun Üç Beş Kişi’de, Emine Işınsu’nun Canbaz’da, Mehmet Eroğlu’nun Geç Kalmış Bir Ölü’de, Latife Tekin’in Gece Dersleri’nde, Ayla Kutlu’nun Hoşça Kal Umut’ta anlattıkları kişiler Türkiye’nin yeniden büyük bir ülke olmasını isteyen, gönlünde bunu yeşerten insanlarıydı.


Düşüncemizin son 30 yılı Moderniteyi nasıl kabul edeceğimizi değil, orada nasıl kalabileceğimizi sorgulamaya evrildi. Batı ile diyalog, AB süreci Türk ruhunun fikri planda devre dışı bırakıldığını gösterir.
Son 30 yıllık romanımızdaki Ahmet Altan’ın Tehlikeli Masallar, Attila İlhan’ın Fena Halde Leman, Selim İleri’nin Cehennem Kraliçesi, Erhan Bener’in Ölü Bir Deniz’deki cinsellik yoğun temaları, Feminist anlayışla üretilen romanlar (Adalet Ağaoğlu – Hayır, Afet Ilgaz - Bir Feministin Doğruya Yakın Portresi, Alev Alatlı – Yaseminler Tüter mi Hala, İnci Aral Hiçbir Aşk, Hiçbir Ölüm), Sanat sorunları, biyografik ve otobiyografik romanlar “insanımız”ı anlatmaktan çok uzakta kalmışlardır.


Türk düşüncesi ne Babanzade gibi İslâm’ı anlama, onu tekrar hayatın merkezine oturtma gayreti içinde modern paradigmaya bağlı çabalar içindedir ne de Yahya Kemal gibi Türk ruhunu, bu toprakların vatan olma şartlarını göz önüne almıştır.


Son 30 yıllık roman deneyimi de göstermektedir ki, Türkiye’de insan gerçekliği, insanın donanımı hayli gevşeklik gösterir.


Romanların tematikleri, anlatım olanaklarındaki artış (postmodern anlatımlar, üst kurmaca, leitmotiv, metinlerarasılık, parodi, pastiş vd.) insan gerçekliğinin gerilediğini, kültürel yapımızın ortadan kalkmaya başladığını gösterir.


Heidegger, “kaba oduna, kaba balta” der.


Türkiye’deki insanlar düşünceden kaçtıkça, “yabancı” hayat şartlarının kucağına itilmiştir.


Roman “insanımız”dan kaçtıkça kendi köküne dinamit koymaya başlamaktadır.


2008’de yazılan 300’e yakın romanın bizle bir ilgisi var mıdır acaba?

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 2589 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim