• İstanbul 22 °C
  • Ankara 22 °C

İki Anıt Yedi İsim İki Şair İki Şiir

M. Ali ABAKAY

Sezai Karakoç ve Abdurrahim Karakoç

 

Giriş

Şairlerin kendi iç dünyalarını saklamaları, kendi hakları bilinmez, nedense. Halkın göz önünde onlara biçilen paye, “Daima şiir yazmalarıdır, onlar sadece şiir yazacaklardır, meclislerde okunsun” ve “İçlerinden gelip söyleyemediklerini dillendirsin” diye. Şair, bir şiir makinesi midir, her zaman şiir mi yazacaktır, başkası şiirlerini suya hasret, vahada yolunu şaşırmış, kervandan ayrı düşmüş kişi gibi yudumlasın, bir tas su niyetine?

Şiiri ortaya çıkaran zekâyı, insan gibi tahayyül etmeme hatasına düşeli, verilen en zengin paye, “Öldükten sonra kıymeti anlaşılır, değeri bilinir” yalanına kim inanır ki elinden geleni ardına bırakmayanlara. Şair, bir fikir ve duygu işçisidir, yükü ağır, mesuliyeti oldukça fazla.

Şairin âlemine dalmayan, ondaki manadan yoksun kalır ve anlamını bilmez hayatın, adeta. Fikirse, hissiyat ise, şairin mısralarına sarmalanmış, sahibini bekleyen taç misali, sahip olana paye verir, kendisini mutlu kılar.

Kimi şiirler vardır, kaleminden ya da dilinden sahibini kaybetmiş, gönülden gönüllere çağlar ve asırlardan asra yaşar, ilk söyleyeni unutulmuş.

Şiir, bazen insana umulmadık kapılar açar, gönül âleminde, bir mısra değiştirmeye yeterdir, dünyasını insanın. Bazen söyleyenin başında cellat elinde bilenen kılıçtan daha bilenmiş ölüm fermanına benzer. Belki hasta yatağında ölümü bekleyen, derdine dermanı bulamamış olana iyileşmek için ümit ışığına dönüşür, kâsede duran panzehire eş değer. Şiire dair çok tanımlama yapılır, birçok açıklama düşmüştür, edebiyat tarihine, kitaplar kaleme alınmıştır, cilt cilt.

Şiire dair şerhler düşülür, bazen iki defter yaprağından ibaret şiir için ciltler dolusu düşünceler kaleme alınır, dile getirileni ifade için. Kimi şairler dünyada el üstünde tutulmuştur, kimi yoklukla sınanmış, ömrünü çaresiz biçimde adadığı şiiri anlaşılmadan, anlaşılmaktan uzak biçimde miras bırakmıştır anlaşılmak için diğer dönemlere.

Yazarlara baktığımızda değer ve kıymet taksimi, daima ertelenir çoğunun, bu kaîde imiş gibi. Sorulduğu vakit, cevapsız kalır, istenen söylenmez bir türlü, beklenen açıklama yapılmaz.

Ömrünü sanatına adayana selamın verilmediği çok görülmüştür, dehr içinde. Çarklar arasında devranın öğütülmek istenmeyen yazar ve şair anlayışı, muhatabını bulmamış mektup misali mazrufu saklı kalmak şartıyla başka bir dönemde bilinir, taşıdığı hususiyeti.

Kalkıp çok sözü harcamak istemem, sonuçta verilmek istenen bilgi ortada iken. Kitap yazmadan bahseden, yazdığı kitapları sadece tüketim aracı bilen kim, kalemlere baktığımızda fikir çilesi çekmeyenin insan kalbine ve ruhuna hitap edeceği bir şeye sahip olmadığı bilinmezliğe sürüklenmemeli. Şairler, şiirlerini söyler ve sonradan şiirleri divanlaşırken, günümüzde şiire verilen emekle orantılı kitap sayısındaki artış, ürkütmektedir, şiir ehlini. Her ay bir şiir kitabı ortaya çıkartacak kadar kelimelere kıyanın, cellattan farkı olmaz sanırım. Öksüz ve yetim şiirin yaşamasının mümkün olmadığı ortamda, şiiri besleyecek donanımın olmayışı, doğmadan ölen cenin misali şiirden haz edenlerin gittikçe azalmasına zemin sağlamaktadır. Ortaya konan şiirlerin çoğu, ya bir şarkı söyleyenince sahiplenilmesi beklenir ya bir türkü okuyucusunun dikkati çekmek istenir.

Önceleri şairi şair kılan husus, şiirinde asaletle mısraları teşbih danesi gibi görüp, şiirin ipine dizmekti. Şimdi bu edebi ve terbiyeyi görmekten yoksun anlayış, şiirlerin ezberlenmesinin, meclislerin içinde söylenmesinin önünde engeldir. Dün, ezberinde yüzlerce şiirin bulunduğu meraklısı vardı, şairlerin. Günümüzde onlarca şiiri hafızasında bulunduranın sayısı, kurak iklimde yaşayan kişinin suyu sarf ediş cimriliğiyle eş değerdir, düşünülürse.

Yazarın ortaya koyduğu eseri, birkaç nüsha çoğaltılır ve yazara isim veren eseri olurdu. Yazma işinde ehil olanın gördüğü saygı, kendisine gösterilen hürmet kendisinin telif hakkıydı, kuşkusuz. Bir eseri istinsah etme, herkesin sahipleneceği şeref değildi. Matbaa sonrası kolaylaşan kitaba ulaşım, günümüzde şairi de yazarı da fuarlarda çok imza atmadıkça satıştan elde edilen hasılattan mahrum bırakmaktadır. Çağın teknolojik baskıyla kitap ve şiir üretme kölesi durumuna getiren anlayış, şairi de yazarı da insan ve sanatkâr görme vasfından uzak düşürmüştür.

Yazdığımız makalelere bu denli izahla, açıklama ile girmekten çoğunlukla kendimizi uzak tutmaya çalışırız, günümüzde. Okuyanı fazla olmayan, anlayanı azalmış metinlerle seslendiğimiz okurun istediği kısa metinlerden başkası değildir, özellikle. Kişi, az zamanda belirtilmek isteneni hemencecik öğrenmeye hevesli kılınır olmuştur. Bir kitabın özetini üç sayfa yerine bazen bir sayfaya bazen bir paragrafa indirgemek isteyen kitleyle karşı karşıyayız.

Okumaktan uzak bırakılmış gençleri, bu sebeple bizde anlamaya aşina değiliz, her akşam güne düşen melâlle, aydınlık yerini karanlığa terk ederken, gözler ışıktan zifirî ortama mecburen düşerken. Gönül bir şemin ziyasına hasret çeker, gönüller ruhun aydınlığına sığınır, aklın yol göstericiliğini ister; mana denizinde şair, gecenin çelikten kollarında yalnızlığı içre kimsesizliğini fısıldar, mısralarında. İstenene ulaşma yolunda, kelimeleri kardeş kılma adına adeta kalemine esir düşmüş şair, hatırlanma adına Leylası’na vuslat için Mecnûn olma halini tekrarlar, mütemadiyen. O, tarihten, inançtan, kültürden, coğrafyadan beslendiği zenginliği dile getirir, adeta bir yemeğe dönüştürür düşüncesini, duygusunu. Zengin taamlarla, nimetlerle örülü şiir, bayramlara mahsus ziyafetlere dönüşür, bilen için.

Niçin şiir anlaşılmaz? Anlayanı kalmamış şiirin tarihle olan bağını keserseniz, inançla olan irtibatını kopartırsanız, coğrafyayla ilişkisini yasaklarsanız, manayla iç içe olan zenginliğini ruhtan soyutlarsanız, insanın yaşamını sadece dünya hayatıyla çevrelerseniz, şiirin can damarlarında kansızlık, zamanla şiirin hayattan çekilmesine zemin hazırlarsınız. Dünyevî hayata şiir, sadece şarkı-türkü sözü olarak kalır, amaçsız yaşayan insan için eğlence ve dinlence meta’ı haline gelir. Bundan sitem ve şikâyet etmeye kimsenin hakkı da değildir, günümüzde, yaşananlar aşikâr ortada iken. İşin eğitimini almamış olana, kalkıp şiirin ne olduğunu sorarsanız, on beş-altı senelik okul hayatında şiirin manadan ve zekâdan yoksun halini kendi yaşantısını şahit kılarak, dünü reddetmekle ve inkârla başlayıp, yaşanan çağın teknolojik baskısıyla güzelleşen global anlayışı savunacaktır. Musıkînin cihan-şümul / evrensel olduğunu ifade ederek, anlamını bilmediği şarkıları okurken, metalik seslerin esiri olmaya kendisini adadığını ilan edecektir.

Siz, istediğiniz kadar Yunus Emre’yi anlatın, Karac’oğlan’ı anlatın, Bakî’den ve Nabi’den bahsedin, “Mevlana” deyin, Şeyh Galib’i post-modern olarak anlatın, beyhude uğraştır, yaptığınız. Dil değişmişse, alfabe farklılaşmışsa dünden geleni fehmetmek, deveye hendek atlatmaktan daha zordur, bu meşgale. Bakın meşgale yerine “uğraş” manayı tam kapsamıyor, anlam ifadesini kullanırsak mana yerine. Taşlar yerinden oynatılmaya başlanınca, dünü bilmeyenin bu günü rahatlıkla yaşamayacağını ve geleceğe mutlulukla bakamayacağını söylemek, zor durum değildir.      

Sezai Karakoç ve Abdurrahim Karakoç     

 İki şair, birer şiir yazar, gençlik dönemlerinde. Yıllar geçer, şiirlerin üzerinden. Ben elli diyeyim, siz fazlasını… Sonradan çok sonradan bu iki şiirin yazılış hikâyesi çıkar, ortaya. İki gencin yazdığı şiir, edebiyat âleminde yankısını bulur. Bu yankısını bulan şiirden biri ezberindedir, gençlerin, öbürü bestelenmiş türkü formatında dinlenir.

    Mona Rossa, şiirde kalır, ezberlerden düşmez. Bizim musıkî dünyasında ne ilginçtir ki kıza yazılan şiirleri seslendirecek olan erkek olması gerekirken, şiirin büyüsüne ya da paranın-pulun kıymetine değer veren kadın okuyucular da “Mihriban’” diye gözyaşı dökerek mikrofona sarılır, durur. Bunu bir makalemizde eleştirmiş, kitaplarımızdan birine almıştık, yazı olarak. Musıkîdeki bu çarpık anlayış, nedense bizde kemikleşmiş yapıdadır. Utanmasalar Mecnun yerine Leyla’ya dil dökerler. Zaten Makber, kadına bir sesleniş değil midir, Abdulhâk Hamid kaleminden? Onlar, Makber’i okurken, erkek okuyucular kadın dilinden ağıt mı yakmaz, göz yaşı mı dökmez?..

Sezai Karakoç, şiirlerinin seslendirilmesinin önüne geçemez, bir türlü. Sanal ortamda şiirlerini seslendirenler oldukça mevcut. Lakin Sezai Karakoç’un sesinden şiir kaydı var mı yok  mu bilgimiz dışındadır. Fakat Abdurrahim Karakoç, şiirlerini kendisi seslendirir, öncelikle.

Bu iki şiirin hikâyesine bizi götüren Kahramanmaraş Uluslararası 1. Kitap Fuarı oldu. Fuarın ikinci gününün sabahında Maraş’ı gezmek istedik, yol güzergâhı’nda.

Birinci Anıt

Gördüğümüz birkaç mekân ile sınırlı olan gezdiğimiz alanda bir kitap anıtı göze çarptı, kütüphane girişinde. Dokuz kitabın ikisinin sırtı içe dönük, biri Urfalı, biri Diyarbakırlı Şairin dışında kalanlar şu isimlerdi, Maraşlı olarak: Erdem Bayazıt, Alâeddin Özdenören, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören ve diğer kitaplar kapak arasında iken, en üstte açık kitap yapraklarında yazılı isim Necip Fazıl, Çile’den bir şiir, iki mısralık. Keşke diyorum, Nuri Pakdil, yukarıdan sekizinci sırada olsaydı. Adeta kitapların üçüncü sırasında okunması gereken Sezai Karakoç olarak düşünülür. Maraşlı değil. Altta isimsiz Maraşlı şairler, anonim olarak mı durmaktadır? Bu belli değil. Sezai Karakoç ismini taşıyan kitap, anıta farkındalık katmış, yan durmaktadır, dikkâti üzerinde toplamaktadır.

            Yedi İsim

Erdem Bayazıt, Sebep Ey ve Risaleler’in Şairi… Kendince özgün bir şiir dili tutturan, şiirleri ezberlenen, bazen marş haline getirilen, Mavera’nın temel taşlarından biri. Bir dönem, şiirleriyle kalabalıkları ayağa kaldıran, onları coşkuya sevk eden, heyecanla okunan şiirlerin sahibi. Sebep Ey Şiiri’ni şairinin sesinden dinleyen biri olarak, o güzel mısraların etkisinden kurtulmak çok zor. Bu şiirde şair, ne der; Sunuyoruz:

 

SEBEP EY!    

Ürperir tabiat, üfleyince rüzgârı derin gök soluğu
Ulu ses dokununca çarka
Düşer ölümün gölgesi eşyaya.

 

Başlar eşyada hareket kurtulmak için kendinden
Daha öteye geçmek için arınmak gibi elbiseden
Yakalar ölümsüzlüğün sonsuz ipini
Sonra ses olur
Zamanın idrak incisi ses döner, döner, döner de
Yönelir sebebe
Sebeb ey!

 

Sesi damarla çizer
Mutlak sözü damarda kanla çizer
Uzar bir göz ağrısının gecesi uçsuz bir nehir gibi
Bir bebeğin ilk hecesi düşer ağzından ansızın ve bulur
Sonra toprak sıkışır sıkışır taşar da renk olur tarla da
Günesin çarpılmış elçisi Van Gogh´la gelir önümüze
Portakalla yayılır karanfilde tutuşur karar kılar denizde
Renk denizde karar kılan ebedi tarla olur.
Renk başkaldırırken helezonlar çizerken ses
Som fatih su fetheder tabiatı
Döner döner döğünür eritir dağları yobaz kayaları
Daha der sığmaz kabına yönelir göğe teslim olur
Ve düşerken toprağa çağırır
Sebeb ey!

 

Her sabah bütün bitkiler iştahlı bir çocuktur
Emer, emer, emer toprak anayı
O sultan hazinesi o hep veren sonsuz cömert anayı
Yeşil hayat, kırmızı hareket, sarı sabır emer
Ve beyaz iman çizer sesini
Tamamlar kavisini

               

Sebeb ey!

Merhum Erdem Bayazıt, “Sana Bana Vatanıma Ülkemin İnsanlarıma Dair”  adını taşıyan şiirinde kendi şiir anlayışının en ince ayrıntılarını saklamaz, oldukça rahat biçimde dile getirir, düşüncesini:

``Telgrafın tellerini kurşunlamalı’’
Öyle değildi bu türkü bilirim
Bir de içime
-Her istasyonda duran sonra tekrar yürüyen-
Bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar dökerek
Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen
Haberler bilirim mektuplar bilirim.

 

Gamdan dağlar kurmalıyım
Kayaları kelimeler olan
Kırk ikindi saymalıyım
Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma
Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından
Baştan ayağa ıslanmalıyım
Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım.

 

İçimde kaynayan bir mahşer var
Bu mahşer birde annelerinin kalbinde kaynar
Çünkü onlar yün örerken pencere önlerinde
Ya da çamaşır sererken bahçelerinde
Birden alıverirler kara haberini
Okul dönüşü bir trafik kazasında 
Can veren oğullarının.

 

Bir de gencecik aşıkların yüreklerini bilirim
Bir dolmuşta yorgun şoförler için bestelenmiş
Bir şarkıdan bir kelime düşüverince içlerine
Karanlık sokaklarına dalarak şehirlerin 
Beton apartmanların sağır duvarlarını yumruklayan
Ya da melal denizi parkların ıssız yerlerinde
Örneğin Hint Okyanusu gibi derin
İsyanın kapkara sularına dalan.

 

Nice akşamlar bilirim ki
Karanlığını
Bir millet hastanesinde
Dokuz kişilik kadınlar koğuşu koridorunda
Başını kalorifer borularına gömmüş
Beyaz giysilerinden uykular dökülen tabiplerden
Haber sormaya korkan
Genç kızların yüreğinden almıştır.

 

Bir de baharlar bilirim 
Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği
Anadolu bozkırlarında
İstanbul’dan çıkıp Diyarbekir’e doğru
Tekerleri yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğu ile içen
Cesur otobüs pencerelerinden
Bilinçsiz bir baş kayması ile görülen 
Evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları tarla kenarlarında
Çıplak ayakları yumuşak topraklara batmış ırgat çocuklarının
Bir ellerinde bayat bir ekmeği kemirirken
Diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir soğanla gelen.

 

Yazlar bilirim memleketime özgü
Yiğit köy delikanlılarının
İncir çekirdeği meselelerle birbirlerini kurşunladıkları
Birinin ölü dudaklarından sızan kan daha kurumadan
Üstüne cehennem güneşlerde göğermiş mor sinekler konup kalkan
Diğeri kan ter içinde yayla yollarında
Mavzerinin demirini alnına dayamış
Yüreği susuzluktan bunalan
İçinden mahpushane çeşmeleri akan
Ansızın parlayan keklikleri jandarma baskını sanıp
Apansız silahına davranan
Nice delikanlıların figüranlık yaptığı
Yazlar bilirim memleketime özgü

 

Güzler bilirim ülkeme dair
Karşılıksız kalmış bir sevda gibi gelir 
Kalakalmış bir kıyıda melül ve tenha
Kalbim gibi
Kaybolmuş daracık ceplerinde elleri
Titreyen kenar mahalle çocukları
Bir sıcak somun için, yalın kat bir don için
Dökülürler bulvarlara yapraklar gibi.

 

Kadınlar bilirim ülkeme ait
Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak
Göğüsleri Çukurova gibi münbit
Dağ gibi otururlar evlerinde 
Limanlar gemileri nasıl beklerse 
Öyle beklerler erkeklerini
Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.

 

İsyan şiirleri bilirim sonra
Kelimeler ki tank gibi geçer adamın yüreğinden
Harfler harp düzeni almıştır mısralarında
Kimi bir vurguncuyu gece rüyasında yakalamıştır
Kimi bir soygun sofrasında ışıklı sofralarda
Hırsızın gırtlağına tıkanmıştır.

 

Müslüman yürekler bilirim daha
Kızdı mı cehennem kesilir sevdi mi cennet
Eller bilirim haşin hoyrat mert
Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır
Her kırışığı sorulacak bir hesabı
Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır.

 

Bütün bunların üstüne
Hepsinin üstüne sevda sözleri söylemeliyim
Vatanım milletim tüm insanlar kardeşlerim
Sonra sen gelmelisin dilimin ucuna adın gelmeli
Adın kurtuluştur ama söylememeliyim
Can kuşum, umudum, canım sevgilim.

Mehmet Akif İnan, Yeni Devir Gazetesi’nde Maraş Ekolü ile bir aradadır, Mavera Dergisi Şairidir, Kudüs Şiiri ile bilinir, tanınır:

MESCİD-İ AKSA

Mescid-i Aksa'yı gördüm düşümde 
Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu. 
Varıp eşiğine alnımı koydum 
Sanki bir yeraltı nehri kaynıyordu.

 

Gözlerim yollarda, bekler dururum 
'Nerde kardeşlerim' diyordu bir ses. 
İlk kıblesi benim ulu Nebimin 
Unuttu mu bunu acaba herkes.

 

Şimdi kimsecikler varmaz yanıma 
Resulden yoksunum, tek ve tenhayım. 
Rüzgarlar silemez gözyaşlarımı 
Çöllerde kayıp bir yetim vahayım.

 

Mescid-i Aksa'yı gördüm düşümde 
Götür Müslüman'a selam diyordu. 
Dayanamıyorum bu ayrılığa 
Kucaklasın beni İslâm diyordu.

“Her eylem yeniden diriltir beni / Nehirler düşlerim göl kenarında.” diyen Şair, şiirlerinden çok sendikal anlamda çalışmalarıyla tanınmaktadır, günümüzde.

Alâeddin Özdenören, Mehmet Akif İnan ile arkadaştır, şiirde. Belli ki şiir tarzları birbirine yakındır.  “Cebimde Ölümüm”, şairin bilinen şiirlerinden biridir:

Gülüm gülüm 
Bu kentin koynuna girdiğim günden beri 
Cebimde ölümüm 
Avuç avuç dağıtırım insanlara 
Bir türlü tükenmez ölümüm. 
Üzümleri aydınlatırım 
Masal çarşılarını 
Yatağına sığmayan ırmakları 
Mağra içlerine gizlenmiş aşkları 
Yerler mühürlenince akşamları 
Kanlı sulara gömülürüm. 
Gülüm gülüm 
Benim ölümüm 
Çocukların kulaklarına küpedir 
Vitrin denizlerine zincirlenmiş çocukların.

Nuri Pakdil, şiirleriyle değil, Edebiyat Dergisi ve dergide kullandığı Öz Türkçe ile gündeme oturmuş, farklı biçimde çıkışları, etrafında topladığı öğrencileriyle bir edebiyat akımını oluşturmak istemiştir, kuşkusuz. Cahit Zarifoğlu, Özdenören Kardeşler, Erdem Bayazıt bu ekoldeki Maraşlılardan birkaçıdır.

Bu alanda kimi şiirleri oldukça soyut olan, şiirlerinin anlaşılması tarih-inanç ikilemini bilinmesine muhtaç Pakdil’den iki şiir sunarak, bize bu makaleyi yazdıran Kitap Anıtı’nı izaha devam edelim:

ÇAVLAN

 

Arkadaş kıl tartan terazi misin
Artıyor katsayısı direnişin

Bu tarzda şiir yazan şair, farklı bir anlatımla karşısına çıkar, insanın. Uzunca, farklı tarihlerde yazılan şiirinden bir bölüm:

ANNELER ve KUDÜSLER

II

At ipi atladı
Kitap soluyan atlar
Çocuk atı çağırdı
At çocuğu tanıdı

 

Denizi çek annemin başörtüsüyle ey sevgili
At geçer o zaman denizi

 

Bilirsiniz ormanlarla sonsuz bir at gelir
Görmüşsünüzdür çocukların rüyalarında da gelir
Biner ona
Sünnetçi

 

Cezayir’e atlarla gidilirdi
Babam atla bağa gelirdi
Yeni Ali
Paris’i atla dolaşacak

 

İyi binen ata
Bir solukta geçer Hazer’i
Yavaş yavaş ingiliz
Tuzağına düşer at süren yiğitlerin

 

III

Tûr Dağını yaşa
Ki bilesin nerde Kudüs
Ben Kudüs’ü kol saatı gibi taşıyorum

 

Ayarlanmadan Kudüs’e
Boşuna vakit geçirirsin
Buz tutar
Gözün görmez olur

 

Gel
Anne ol
Çünkü anne
Bir çocuktan bir Kudüs yapar

 

Adam baba olunca
İçinde bir Kudüs canlanır

Yürü kardeşim
Ayaklarına bir Kudüs gücü gelsin

(Ocak 1972)

 

V

Mavi ışın dolanır anne gömleğinde
bal arısı deniz suyu
tayfı çocukların
gözetir Kudüsleri

 

Kar yağmaz uçar anne gözlerinden
anne eli ovadır
oynayınca çocuk
daha genişler

 

Kudüs’e şiir gömlek dikişi annenin
gösterir yönümüzü iğneden çıkan ipliğin konumu
kare ya dikdörtgen
annenin çocuk yanağındaki izi

 

Düşününce anne
Kudüsler yakınlaşır
bir tanrı tanımazın elinde de
Kudüs haritası bakar Kudüs yaklaşımıyla

 

Kelime anne dişleri
kiminde otuz iki kiminde otuz üç kelime
çocuk bu kelimeleri
öğrenerek yaş alır

Tapınakla yürek arasında en canlı ilişki
yüreğimiz sıkışınca
anladık
el aksa’dan bir taş düşürülmüştür

 

İnsan
soyaçekim
göğe yansır umudu
baktıkça aynada

 

Ve çocuk gülünce
ışır el aksa
el aksa bilir ki
çocuk koyacak o taşı

 

Ki biraz kirazdır ki biraz silâhtır
çocukların
gözleri
parmakları

 

Getirince baba
Kudüs’ü özümleyen ekmeği
yeniler anne andını
kirazın ve silâhın üstüne

 

Deniz kabartısıyla
aynı andadır anne andı ve çocuk solunumu
bilir baba
toprağı süren makinanın hüzünle Kudüsü söylediğini

 

Ağıt yakışmaz
şiire ve çocuk yüzlerine
ki çocuk yüzleridir getirir bizlere
gereğini bağımsızlığın

 

İlerler zaman
Kudüs koşusunda
ancak anlar
çocukların daim önde olduklarını

(Şubat 1974)

 

Rasim Özdenören’in şiirleri yayınlanmış mıdır, gençliğinde? Bu hususa dair bilgi sahibi değilim. Mutlaka yayınlanmış şiirler, kitaplaşmamıştır, gençliğinde. O daha çok hikâye, makale kaleme alır.

 

Bu yönüyle Edebiyat’ta, Büyük Doğu’da ve Mavera’da görünür. Bir ara gazetelerde ve dergilerde kalan makalelerini ayrı ayrı kitap haline getirmişti. Halen günlük bir gazetede yazmaktadır.

 

En üstte, açık olan kitap ve kitabın birinci yaprağının iç yüzünde iki mısra yer alır: Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış; / Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış...

 

Bu iki mısra aslında Şairin Sanat Şiiri’dir, başlığı konulmamış. Keşke şiir, başlığından ayrı düşmeyeydi. Elbette bu, bu eseri ortaya çıkaran, yapan sanatkârın işidir. “Keşke” diye ifademiz, bu anıtı yapana ya da yaptırana, şiirin esas adını şiire ekletir mi? Bu anıtı yaptıran Belediyenin tasarrufunda bir durum, sanatkâr kabul ederse, olur.

 

Bir kitap, akla kütüphaneyi getirir, hemen “Kıraathane” levhasını taşıyan mekânın yanında. Bu Kıraathane’de bulunma imkânı elde edemedik, bir bakıma. Soğuk bir mevsimde, sabahın erken vakti, üç arkadaş dolaşırken, çektiğimiz fotoğraf kalesi, bir daha gelişimizde hafızada yer kalsın, istedim.

Fotoğraf karelerine bakarken, hikâyelerini yazmaya çalışırım, çoğunlukla. Bu hikâyeler, zamanı gelince alır, götürür fotoğrafın çekildiği mekâna ve bir daha dikkâtle bakarız, olduğumuz yere.

 

İsimlerin kitap sırtlarına yazılırken, sadece Maraşlı olanlar yetmez miydi? Bir Mehmet Akif İnan ile Sezai Karakoç, diğer isimlerle aynı fikre sahip gönüldaş olmaları mıydı, isimlerinin yazılmasına sebep?

 

Mehmet Akif İnan, Urfa’da okurken Maraş Lisesi’ne sürgünü çıkan biridir, öğrenci iken. Şimdi adına açılan bir okul vardır, tespit ettiğimiz içinde.

 

Peki Sezai Karakoç’un ismi niçin yer alır, anıtta. Karakoç da Ortaokulu, yatılı olarak Maraş’ta okumuştur.

 

Diğer şairler yok mudur, listeye eklenecek? Belki isimlerin çokluğu ve diğer isimlerle bir araya gelememe durumu söz konusudur, bu anıt için. Ya da o dönemde eş-dost arasında bu doğru bulunmuş. Misalen Necip Fazıl, başta olması gereken bir isimdir. Burada Sütçü İmam’ın adı yok, çünkü anıtı vardır, şehir merkezinde ve adına bir üniversite. İmam, zatın adıdır, belki okuması-yazması söz konusu değildir, Fransızlara ilk kurşunu sıkan kişidir, Maraş’ta. Maraş’ın kahraman olarak adlandırılmasına kapıyı aralayandır, duruşuyla.

 

Anıt hakkında oldukça bilgi sunduk, isimleri olanlardan şiirler verdik, olduğu gibi. Kahramanmaraş’ta yaşayan diğer isimlerin anıtta neden yer almadığını sorgulamıyoruz, açıklamayı yaptıktan sonra.

 

İkinci Anıt

 

Bizi Maraş’taki Kıraathane Anıtı’na bağlayan isim Sezai Karakoç oldu, kuşkusuz. Hemşehri oluşumuz, bizim Maraş ile olan ilgimizi artırdı. Almanya’da bulunan bir anıt vardır, yılda sayısı iki milyonu geçen ve turistlerin fotoğraf çekmeden gitmediği Bremen’de. Bremen, oldukça küçük bir eyalet. On altı eyaletin belki de en küçüğü, 600.000 Bin nüfusa sahip, ana merkez Bremen Şehri ve küçük yerleşim yeriyle eyalet.

 

Bremen’e gelirken görmemiz istenen Mızıkacıların Heykeli’nin sırtını dayadığı bir binanın ana girişinin yanındaki duvar… Heykel, oldukça geniş bir meydana bakmaktadır. Meydan, şehrin merkezidir, şehrin Hükümet-Belediye Binası, diğer yapılar yan yana dizili.

 

Maraş’ta iken aklımıza Bremen Mızıkacıları geldi. Ana Kaidesi oldukça yüksek tutulan dört hayvanın üst üste istif edildiği anıt heykelin hikâyesi, uydurulmuş mudur yoksa şehre turist gelmesi için sipariş mi edilmiş?

 

Eşek, köpek, kedi ve horozdan kurulu arkadaş topluluğu, Bremen’e gitmek için üçü yola çıkarlar. Eşek, yük taşımaktan yaşlanmış, köpek dişleri dökülmüş, kedi fare tutamayacak denli ihtiyar. Horoz ise geldikleri noktada durmadan ötüyormuş. Onun derdi, akşama misafirlere yemek için kesilmek. Herkes birbirini tanıdığına göre birlik ve beraberlikleri mecburî bir hal.  Gördükleri evde bulunan haydutları görürler. Hayvanlara göre haydut bilinen insanların kurulu sofrasını ele geçirmek için plân yapılır. Masalı, siz isterseniz Grimm Kardeşlerden isterseniz fabl olarak La Fontaine’den okuyun. Batılının masallarda insanın nasıl kandırılacağını küçük beyinlere usul usul aşıladığı bu masalda hayvanları sevme mi yer alır, insanın birbirini kandırması mı? Meselemiz, bu değil, mızıkacı arkadaşlardır. Kaidenin uzunluğu ile bir insan boyuna varan anıt heykel, 1951 Yılında “Gerhard Marck”s adlı heykeltraşın eseri, 1.21 cm bronz döküm.

 

Dokuz kitap ve yedi kitapta yer alan isimlerin hikâyesini kurgularken Bremen Mızıkacıları, yanın ilk şeklini tamamladıktan sonra araya girdi. Şehirleri dolaşırken, fotoğrafların hikâyesi önemlidir, bizim için. Kitaplarda yer alan bilgilerle bütünleşen fotoğraflar zaman içinde hatıraların yazımında kaynaklık eder, kuşkusuz.

 

Maraş’ı daha önce “ Maraş.. Bir Tutam Maraş…” adıyla yazmıştım. Bu kitapları ve isimleri konu edinen anıt ya yoktu ya da benim dikkatimi çekmemişti. Muhtemelen yeni yapılmış. Kıraathane, daha taze ve elden yeni çıkmış görünümde.

 

Bremen Mızıkacıları ile Kitap Anıt’ı karşılaştırmak, belki akla zarar durumdur, bazısınca. Her iki anıt, bir kaideye sahip. Biri yemek için bir sofrayı dağıtmaya, insanları korkutmaya, öbürü insanları okumaya ve düşünmeye davet ediyor. Biri yüzyıllarca söylenegelen bir masal, öbürü hakikat ve ismi geçenlerden üçü hayatta şimdi. Bu iki anıtın karşılaştırmasını yapmak oldukça zor değil. Öbürü Almanya’nın Küçük Eyaleti Bremen’de, oldukça uzak. Bizde olan Maraş’ın şehir merkezinde her zaman görülebilir, masrafsız ve kütüphaneye girdiğinizde çayınızı, kahvenizi ikrâm ederler, üstelik.

 

İki Şair İki Şiir

 

Şehir Araştırmalarımızı şehirler bazında yaparken, kimi vakit şairlerle edebiyatçılarla fikir adamlarıyla hemhâl oluruz, işimizin sadece hanla hamam, köprüyle medrese olmadığını, tarihle coğrafyayla sınırlı bulunmadığını hatırlarız.

 

Bu makalemizde iki kıymetli şairin bir ortak yönünü sizinle paylaşmaya çalıştık. “Bilinen konu olabilir.” Düşüncesi ağır basmasına rağmen, kimi okura bilgi sunması amaçlıdır, yazdığımız: Sezai Karakoç ve Abdurrahim Karakoç’un ortak yönlerinden biri.

 

Aynı soyadını taşıyan, iki ünlü isim. Memleketleri farklı olmasına rağmen, soyadları sebebiyle hemşehri bilinir, ilk bakışta. Maraşlı, kardeş iki Karakoç ile Sezai Karakoç’u aynı potada eritir.

 

            Birinci Şiir

Sezai Karakoç, Maraş’ta üç sene ortaokulu yatılı okur. Aslen Diyarbekir/ Ergani 1933 Doğumludur. Diriliş Dergisi’nin son döneminde Maraş Hatıraları’nı aktarır. Maraşlı, O’nu kendisinden bilir, Maraş’ta kaldığı ve Maraş’a dair güzel intibalarda bulunduğu için:” Maraş çocuk yüreğimin ateş aldığı yer, belki ondan öncesi bir rüyaydı, bu ateş Maraş’ta yanmaya başladı. Oraya geldiğimde karşımda okul duruyordu, bu hayatımda gördüğüm ilk kaloriferli binaydı ve hayatımda ilk defa zeytin ağacını burada görüyordum. Harçlığım çok sınırlı olmasına rağmen kitaplar alıyor ve divan şiirleri ezberliyordum. Henüz ortaokula gidiyorum, bendnameler ezberliyor ve Mesnevî’yi anlamaya çalışıyordum; bu çok erken bir uyanmaydı.”

 

Bu sadece bilinen sebepler olarak görünmeli. Aslında Kısakürekzâdelerden Necip Fazıl’ın Büyük Doğu İdeali’nin talebesi olan Sezai Karakoç’u, NFK vesilesiyle de bağrına basar. Karakoç, Necip Fazıl’ı ömrü boyunca yalnız bırakmamış, yanında bulunmuştur.

 

Karakoç, Necip Fazıl’ın takipçisi olarak benimsediği şekilde Büyük Doğu’ya eşlik eden Diriliş’i çıkartır. Büyük Doğu partileşmez, Diriliş partileşir. Büyük Doğu Yayınları, sadece kurucusunun kitaplarını neşreder, Diriliş’te bu farklı değildir.

 

Karakoç Kardeşler’den ayırt edilmeyen Sezai Karakoç, Maraş’a sonradan uğramış mıdır, bilinmez. Mutlaka uğramıştır, Maraş’ı bu denli sevmiş, çocukluk yıllarının üç senesinin geçtiği şehri.

 

Üniversite yıllarımızda akrostişi şiirler üzerinde çalışırken, çözdüğümüzü hatırladığımız malûm şiirdeki gizemi ortaya çıkarmakla ünlenen kişiye dair, bu güne kadar bir ifadede bulunmadık. Ders Hocalarımız, ismi verince, akrostiş bilgimizin eksik olmadığını anladık.

Daha önce bilineni tekrar, kişinin özel hayatına müdahale iken, bazısı işin magazinine-popularitesine medfûn biçimde olmayan ününe şan ve şeref katmakla meşgul olmuştur. Bu kendince muamma ifşaatı ile övünen, Üstad Sezai Karakoç’u üzen televizyoncu- gazeteci meşhur isim ile muhatap olmak da kârımız değildir.

 

Sezai Karakoç, akroştişle gizlediği isme duygularını ifade ederken, yaşından oldukça olgun ifadelerde mensubu bulunduğu düşüncenin, inancın çerçevesinden çıkmamıştır, hiçbir zaman. Kaderde olmayan bu birliktelik, gerçekleşmeyince hayat olması gereken şekilde devam ediyor, her insanın yaşantısı gibi.

 

MONA ROSSA

<span style="font-size:10.0pt; font-family:"Times New Roman",se

Bu yazı toplam 526 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim