İki Kültür

İki Kültür

Kitap; 16. Yüzyıldan bu yana Cambridge’de devam eden ve 7 Mayıs 1959 günü öğleden sonra Cambridge’deki Senato Salonu’nda gerçekleştirilen Rede Konferansı’nda C. P. Snow tarafından öğretim üyeleri, öğrenciler ve birkaç seçkin konuktan oluşan geniş bir izleyici topluluğuna verilen ve “İki Kültür” adını taşıyan konferansta anlattıklarını konu almaktadır. Yazar; araştırmacı bir bilim adamı, başarılı bir romancı ve önde gelen eleştirmenlerden biridir.

Snow’un konferansının başlığı “İki Kültür ve Bilimsel Devrim” adını taşımaktadır. Yazar; bu iki kültürü nasıl saptadığını şöyle ifade etmektedir:

“Çalışma saatlerini bilim adamlarıyla geçirip akşamları da edebiyatçı arkadaşlarımla buluştuğum birçok gün oldu. Edebiyat yapmak için söylemiyorum bunu, sahiden de böyle oluyordu. Bilim adamlarından da yazarlardan da çok yakın dostlarım oldu elbette. İşte bu gruplar arasında yaşaya yaşaya, galiba daha çok da birinden öbürüne gide gele, kâğıda geçirmeden çok önce kendi kendime “iki kültür” adını verdiğim sorun kafamı meşgul etmeye başladı. Çünkü sürekli olarak iki ayrı gruba girip çıktığım duygusuna kapılıyordum; zekâca birbirlerine denk, aynı ırktan, toplumsal kökenleri arasında büyük farklılıklar olmayan, gelirleri hemen hemen aynı olan bu iki grup arasındaki iletişim neredeyse tamamen kopmuştu; bu grupların içinde bulundukları düşünsel ahlâki ve psikolojik iklim arasındaki ortak noktalar o kadar azdı ki, Burlington House’dan ya da South Kensington’dan Chelsea’ye gitmek, okyanus aşırı bir yolculuğa çıkmak gibi oluyordu.(88 – 89)

Yazarın saptadığı iki kültür, bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere “edebi entelektüeller”in ve “doğa bilimcilerin” kültürüdür ve Snow bu iki kültür arasında, dünya sorunlarını halletmede teknolojinin başarı şansını azaltan derin bir karşılıklı şüphe ve anlayışsızlık bulduğunu iddia etmektedir. Yazar, konunun ciddiyetini şu şekilde dile getirmektedir:

“Batı toplumunun tamamında düşünsel hayatın gittikçe iki kutba, iki zıt gruba ayrılmakta olduğunu düşünüyorum. İki kutup, iki zıt grup: Bir kutupta edebi entelektüeller var, bunlar “entelektüel” sıfatını, onlardan başka kimse yokmuş gibi sadece kendilerinden bahsetmek için kullanmayı alışkanlık edinmişler. Bir kutupta edebi entelektüeller varken, öbüründe de öncelikle fizikçilerin temsil ettiği bilim adamları var. Bu ikisi arasında da karşılıklı bir anlamama uçurumu- hatta bazen (özellikle gençler arasında) bir düşmanlık ve hazzetmeme hali, ama en çok da anlayış eksikliği söz konusudur. Birbirlerine ilişkin tuhaf, çarpık bir imgeleri vardır. Tavırları o kadar farklıdır ki, duygu düzeyinde bile ortak bir zemin bulamazlar pek. Bilim adamı olmayanlar bilim adamlarını küstah ve kendilerini beğenmiş bulma eğilimindedir.(90 – 91)

Yazar, bilim adamları ile “edebi entelektüeller” arasında cereyan eden, güncel insani problemlerin çözümü ile ilgili görüş ayrılıklarına da değinmektedir.

“Bilim dışındaki kişiler, bilim adamlarının insanlık durumundan habersiz ve sığ bir iyimserlik içinde olduğu yolunda köklü bir izlenim edinmişlerdir. Öte yandan, bilim adamları da edebiyatçı entelektüellerin basiretten zerre nasiplerini almamış olduklarına, insan kardeşlerine karşı tuhaf bir umursamazlık içinde olduklarına ve sanatı da düşünceyi de varoluş anıyla sınırlamaya çalıştıkları için derinden derine anti-entelektüel olduklarına vb. inanır.(92)

Yazar, Edebiyatın bilimden daha yavaş değiştiğini, bilimdeki kendi kendini yenileme yeteneğinden yoksun olduğunu, o yüzden yanlış yollara saptığı dönemlerin daha uzun süreceğini, ama bilim adamlarının 1914-50 döneminden hareketle yazarları yargılamaya kalkmalarının yanlış olacağını dile getirmektedir.(95)

Yazar, ilerleyen sayfalarda bilim adamları ve edebi entelektüellerle ilgili inançları, dünya görüşleri, aile durumları, alanları dışındaki konularla ilgileri, iki kültür arasındaki kutuplaşmanın topluma verdiği zararlar vb. konular hakkında bilgiler vermektedir.

Snow, bilim adamlarını eleştirirken: “Toplumsal hayatla kesinlikle ilgileniyorlar, çoğumuzdan daha fazla. Ahlâk konusunda da genellikle elimizdeki en sağlam entelektüeller grubu onlardır; bilimin mayasında bile ahlâki bir bileşen vardır ve neredeyse bütün bilim adamları ahlâki hayata ilişkin kendi yargılarını oluştururlar. Psikolojiyle de çoğumuz kadar ilgilenirler, ama ara sıra bu konuda biraz geç kaldıklarını düşünmüyor da değilim. Mesele bu ilgilerden yoksun olmaları değil. Mesele, bütün geleneksel kültür literatürünün bu ilgilerle alakalı olduğunu düşünmemeleridir. Tabii ki fena halde yanılıyorlar. Sonuçta da hayal güçleri gelişebileceği kadar gelişmiyor. Kendi kendilerini yoksullaştırıyorlar.” görüşüne yer veriyorken, entelektüelleri eleştirirken de: Peki öbür yakada neler oluyor? Onlar da yoksullaşmış durumdalar -belki daha da ciddi bir biçimde, zira bu konuda daha kendilerini beğenmiş bir tavır takınıyorlar. Hâlâ “kültür”ün tamamı geleneksel kültürden ibaretmiş gibi davranıyorlar, sanki doğa düzeni yokmuşçasına. Sanki doğa düzeninin araştırılması gerek kendi başına gerekse doğurduğu sonuçlar açısından hiç önemli değilmiş gibi. Sanki bilimin inşa ettiği fiziksel dünya, yapısı, düşünsel derinliği, karmaşıklığı ve dile getiriliş biçimi açısından insan zihninin en güzel, en harika kolektif çalışması değilmiş gibi.” demektedir. (101 – 102)

Snow, iki kültür arasındaki bu zıtlıklardan şikayet etmekte ve bu durumun nelere mani olduğuna vurgu yapmaktadır: “Söz konusu kültürlerin buluştukları hiçbir yer yok gibi görünüyor. Bunun üzücü bir şey olduğunu söyleyerek zaman harcayacak değilim. Durum bundan çok daha kötü. Bunun pratikteki bazı sonuçlarına birazdan geleceğim. Ama düşünce ve yaratıcılığın kalbinde çok büyük şanslar kaçırıyoruz. İki konunun, iki disiplinin, iki kültürün -hatta en uçta, iki galaksinin- çarpışması yaratıcı şanslar doğurmalıdır.(104)

Snow, iki kültür arasındaki bu zıtlığı gidermenin tek yolunu da bize öneriyor: “Bütün bunlardan kurtulmanın tek yolu eğitim sistemimizi gözden geçirmektir tabii ki.” Ancak, bunun da çok kolay olmadığını değişik örneklerle anlatıyor.(107)

Snow, iki kültürün ortaya çıkmasında tarihi ve toplumsal karmaşık bazı nedenlerin olduğunu, ancak dikkat çeken en önemli nedenin ise Batılı pek çok entelektüelin sanayi devrimini anlayamamış olmaları olduğunu dile getirir ve bunlar için “doğal makine kırıcılar” deyimini kullanır.“ Eğer bilimsel kültürü hariç tutarsak, batılı entelektüellerin geri kalanı sanayi devrimini, kabul etmek şöyle dursun, hiçbir zaman anlamaya çalışmamış, anlamak istememiş ya da anlayamamışlardır. Entelektüeller, özellikle de edebi entelektüeller doğal makine-kırıcılardır.” Yazara göre sanayi devrimi zenginlik üretmiştir ve entelektüeller ise bu devrime destek vermemişlerdir. (111 – 112)

Sanayi devriminin, insanlığa pozitif katkılarının olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Ancak, olumsuz yönlerinin olduğunu söylemek de mümkündür. Yazar, bu konudaki görüşlerini şöyle dile getirmektedir: “Sanayi devrimi, ona yukarıdan mı aşağıdan mı bakıldığına bağlı olarak çok farklı görünmüştür. Nüfus büyük ölçüde artmıştır, çünkü uygulamalı bilim, tıp bilimi ve tıbbi bakımla el ele vermiştir. Aynı sebeple yeterli yiyecek de bulunmaktadır. Bir sanayi toplumu başka türlü işleyemeyeceği için herkes okuma yazma bilmektedir. Bunlar birincil kazanımlardır. -tabii ki kayıplar da vardır; bunlardan biri de bir toplumu sanayi için örgütlemenin kapsamlı bir savaş için de örgütlemeyi kolaylaştırmasıdır. (117 – 118)

Bilimsel devrim, Snow’a göre sanayi devriminden çok daha önemlidir. Yazara göre, Sanayi devriminde bilim adamları ve entelektüellerin her hangi bir katkısı yoktur. Sanayi devriminden sonra bambaşka bir durum ortaya çıkmıştır. O da, somut sonuçları olan gerçek bilimin sanayiye uygulanmasıdır. Yazara göre bu bir devrimdir ve yazar bu devrimin, atom parçacıklarının sanayide kullanılmaya başlaması ile başladığını belirterek, bu devrime “bilimsel devrim” adını vermekte ve bu devrimin, hayatımızı her anlamda değiştireceğini dile getirmektedir. (120)

Bilimsel devrimin esas probleminin “zenginler ve fakirler” olduğuna dikkat çeken yazar, bu konudaki görüşlerini şöyle dile getirmektedir: “Asıl mesele, sanayileşmiş ülkelerdeki insanlar zenginleşirken, sanayileşmemiş ülkelerdekilerin en iyi durumda yerlerinde saymalarıdır: Bu yüzden sanayileşmiş ülkeler ile geri kalanlar arasındaki mesafe her geçen gün artmaktadır. Dünya ölçeğinde, zenginler ile yoksullar arasındaki mesafedir bu. (134)

Yazar, zengin – fakir toplumlar arasındaki eşitsizliğin giderilmesinin zorunlu olduğuna dikkat çekmiş ve bu eşitsizliğin giderilmesinin batının sorumluluğunda olduğunu, ancak batının bu bölünmüş kültür anlayışı ile bu dönüşümü gerçekleştirmekte zorlanacağını belirtmektedir: “Dünyada olduğunu bildiğimiz başka her şey 2000 yılına kadar devam etse bile, bu (zengin – fakir eşitsizliği) etmeyecektir. Zenginleşmenin sırrı bir kere öğrenildikten sonra, dünya yarısı zengin yarısı yoksul bir halde yoluna devam edemez. Bu olacak şey değildir. Batı bu dönüşüme yardım etmek zorundadır. Mesele şuradadır ki, bölünmüş kültürüyle Batı, bu dönüşümün ne kadar büyük ve her şeyden önce de ne kadar hızlı olması gerektiğini anlamakta zorlanmaktadır.” (134 – 135)

Yazar, dünyayı bekleyen önemli üç soruna dikkatimiz çekmektedir: “Bugün yolumuzda duran üç tehlikeden -hidrojen bombası savaşı, aşırı nüfus, zenginlerle yoksullar arasındaki uçurum- tek kurtuluş yolunun bu olduğunu bilmemesinin mazereti olamaz. Bu en kötü suçun bilgisizlik olduğu durumlardan biridir.”(139) Yazar, zenginlerle fakirler arasındaki farkın ortadan kaldırılması için önerilerini de sunmakta ve bunun çözümü için de ABD ve Rusya’ya ve bilim adamlarına görevler düştüğüne dikkat çekerek, kalkınmanın şartlarına, bilim adamlarının bu alanda neler yapmaları gerektiğine dikkat çekmektedir.

Yazar; kitabın son kısmında, konferansta yapmış olduğu konuşma üzerine aldığı eleştirileri dile getirmekte ve eleştirilerle ilgili 8 bölüm halinde değerlendirmeler yapmakta ve eleştirilere cevap vermektedir Bu değerlendirmelerin dikkat çekenlerinden birinde “iki kültür” adlandırmasının doğru olduğu kanaatinde olduğunu dile getiren yazar, konuyla ilgili ilave olarak şu görüşü ileri sürmektedir: “Bir üçüncü kültürün hali hazırda var olduğundan söz etmek için henüz çok erken belki. Ama artık bu kültürün gelişmekte olduğuna ikna olmuş durumdayım. Bu kültür oluştuğunda, bazı iletişim güçlükleri en sonunda yumuşamış olacak, zira bu kültür, sırf kendi işini yapabilmek için bile olsa, bilimsel kültüre aşina olmak zorunda.” (166)

Kısaca söylemek gerekirse Snow, vermiş olduğu konferansta “iki kültür” konusunu Cambridge’li dinleyicilerin dikkatine sunarken, bütün dünyada bir yankı bulan ve o zamandan beri zihinleri meşgul ve tahrik etmeyi sürdüren temaları kamusal tartışma gündemine getirmiştir. Çünkü aslında Snow, saptamış olduğuna inandığı iki kültür arasındaki ilişkinin ne olması gerektiğini sormaktan öte bir şey yapmakta; orta öğrenim ve üniversite müfredatlarının, insanlara her iki bilgi dalında da yeterli bir eğitim vermek üzere nasıl değiştirilmesi gerektiğini önermekte, dünyanın öncü ülkeleri arasında Britanya’nın yerinin ne olacağını, zengin ülkelerin yoksullara nasıl yardım etmesi gerektiğini (edip etmeyeceğini değil, nasıl edeceğini), gezegenin nasıl besleneceğini ve geleceğin insanlık için ne tür umutlar barındırdığını sormakta, zenginlerle fakirler arasındaki gelir eşitsizliğine ve bunun böyle devam edemeyeceğine dikkatleri çekmektedir.

Mustafa ORHAN

Bu haber toplam 105 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim