• İstanbul 21 °C
  • Ankara 18 °C

İsmail Çalışkan: Dine Mensubiyet İle Dinin Sahibi Olma Farkını Gözetmeme Hastalığı

İsmail Çalışkan: Dine Mensubiyet İle Dinin Sahibi Olma Farkını Gözetmeme Hastalığı
Son günlerde yine İlahiyat fakülteleri hakkında bir tartışmadır gidiyor.

‘Yine’ diyorum, çünkü bu ülkede kimileri bir dergide, gazetede, konferansta veya çeşitli iletişim organlarında ya şikâyet etmek, ya hizaya getirmek ya da insanların gözünden düşürmek maksadıyla periyodik olarak İlahiyat fakültelerini gündeme getirmeyi adet haline getirmiştir. Yazdıkları ya da söyledikleri yenilir yutulur şeyler değildir. ‘Tartışma’ dediysem, zannedilmesin ki ilahiyat fakültelerinin eğitiminde tespit ettikleri eksik veya yanlış yönleri tartışıyorlar, onları tamamlamaya, alternatif çözümler sunmaya çalışıyorlar; zannedilmesin ki bu fakültelerde üretilen bilgiyi, fikri tartışıyorlar veya onlara karşı yeni fikirler üretiyorlar; yine zannedilmesin ki bu kimseler bırakın ilahiyatı memleketin, İslam’ın hayrına bir iş yapıyorlar! Üstelik de bunu yapanlar İlahiyat fakültelerinden ve öğrencilerinden nemalanan, çevresini bu öğrencilerle dolduranlardır. Nedir alıp veremedikleri? Başka duvarlara toslamak yerine niye illa İlahiyat?

Bu tür tartışma ve çatışmaların arka planında din meselesi vardır. Hasılı kronik hastalık halini almaya doğru giden bir yaklaşımdan bahsediyoruz. Mevzuyu enine boyuna tartışmak yerine onu da içine alan tutum ve hareketlere hakim olan zihniyetlerin ana kodlarına dair tespit ettiğim bazı sorunları yazmak istiyorum. Burada bahsedeceğim sorunlar şüphesiz bizim çağımıza özel değildir, her devirde benzerlerini görmek mümkündür. Fakat biz kendi zamanımızda bizi rahatsız eden dertleri görmek, onları konuşmak ve çareler aramakla memuruz.

Hâlihazırda Müslüman bünyede ilk dikkat çeken sorun, din adına konuşurken dışlamacı yaklaşımın benimsenmesidir. Kimileri bilerek, kimileri az bilerek din/İslam hakkında konuşuyor, bir takım hükümler veriyor. Muhataplar da dinlediklerine itibar ediyorlar. Kısaca buna ‘din adına konuşmak’, ‘dini konularda hüküm vermek’ diyoruz. Kanaatimce her bir konusu hassas olan dinin hakkında konuşurken iyi ölçüp biçmek, çok düşünüp az konuşmak gerekir. Tutum ve davranışları sebebiyle Müslümanlar hakkında yargıda bulunmak da aynı şekilde nezaket ve nezaheti gerektirir. Hele hele kamuoyu önünde aceleden ve kesin hüküm vermekten kaçınılmalıdır. Aksi takdirde verilen bir hüküm ile açılan ‘yaralar’ kolay kolay kapanmıyor. Müslüman birisine ‘kafir oldun’, ‘münafıksın’, ‘müfsitsin’ gibi vasıflar yapıştırmak, onu müslüman topluluktan dışarı atmak demektir. Bugünkü tabirle, buna dışlamacılık deniyor. Biz büyük bir dışlamacılıkla, bir dışlayıcılıkla karşı karşıyayız. Çünkü bu tür hükümlerle kişi Müslümanlığın çerçevesinin dışına çıkarılmış oluyor. Bahse konu dışlamacılık din içinde yani Müslümanlar arasında yaşanan bir sorundur. Dışlayıcılığın bir de kültürler arası ve dinler arası yansıması, yani başka dinlerdekilerin dışlanması söz konusudur. Hemen her dinde, kültürde, siyasi oluşumda, az ya da çok bir dışlayıcılık vardır, fakat görebildiğimiz kadarıyla çağımızda bu alandaki tutum ve davranışlar pek fazla yükselmiştir. Başka dinlerdekilerin dışlanması meselesinin Müslümanlar cenahına yansıyan vahim tarafı ise bu yanlış tutumun sadece İslam’a/müslümanlara mal edilmeye çalışılmasıdır. Evrensel çaptaki bu yanlışın önünün kesilebilmesi için suçu başkalarına atmadan, ortak bir tavır alınmasını sağlamak gerekir. Fakat konu derin ve bizim şu anki ilgimizin dışında olduğundan buraya fazla girmiyorum.

Üzülerek belirtmek isterim ki, birçok müslüman, gayr-i müslimlere gösterdiği nezaket ve hassasiyeti kendi dindaşlarına göstermekte çok cimri davranıyor. Kendisi gibi düşünmeyen, yaşamayan, kendisi gibi hareket etmeyen Müslümanlara haşin ve yobazca tutum sergileyebiliyor. Mesela, bazı kimseler, namaz kılmayan, oruç tutmayan, dinin hükümlerine aykırı hareket eden ve günah işleyenlerin, dinin bazı konuları hakkında farklı telakkileri olanların dinden çıktıklarını iddia ederler. Günah işlemek ya da günahkar olmak ile dinden çıkmak arasındaki ortadan kaldıran bir yaklaşım. Tarihte bu tür zihniyetler çok çıktı, ilk dönemlerdeki ‘Haricî zihniyet’ bunlardan birisidir.

Dinin sunumu ile ilgili bir takım tutum ve davranışlar, yukarıdaki sorunun devamı mahiyetindedir. Dinin duyurucusu ve ilk uygulayıcısı olarak Peygamber’in (sav), İslam’ı insanlara ulaştırmada kullandığı tebliğ, davet, irşat ve vaaz dili, bu vazifeyi yaparken vahyin ona çizdiği istikamet ve strateji, son derece hassas, nazik, ince ve insanidir. İster gayr-i Müslimlere ister müslümanlara yönelik olsun, din hakkında konuşurken aynı hassasiyeti gözetmek zorundayız. Din tebliğinde, dini irşatta, vaaz, nasihat ve sohbet dilinde benim teklifim içeri almailkesinin benimsenmesidir. Aslında bir tutum olarak ‘içeri almak’, dinin sunumunda, din eğitiminde, hatta insan hayatının her alanında uygulanabilir bir ilkedir, uygulanmalıdır da. Bu ilkenin, bu ilkeyle hareket eden zihniyetin Müslümanlar için son derece mühim ve bir o kadar da faydalı olacağı kanaatindeyim. İçeri almak, Müslümanı dinin sınırları içerisinde tutmak, gayr-i müslimleri de İslam’ın sınırlarına dahil etmeye çalışmak demektir. Esasında Yüce Allah’ın hükmü de budur. Ben bu çalışmanın amacını ‘daha çok İslam daha çok müslüman’ şeklinde özetliyorum. ‘Daha çok müslüman’ kavramı sayısal çoğunluktan ziyade nitelik bakımından çok olmayı anlatır. Bu hükmü tersinden düşünecek olursak, kişiyi ya da kişileri, dinin dışına çıkarmak, çıkaracak tutum benimsemek büyük bir felakettir. Büyük imam Ebu Hanife’nin genel bir ilkesinden bahsedilir: “Bu kapıdan girene, bu kapıdan çıkmadıkça, sen Müslüman değilsin denilemez.” Yani Lâ ilâhe illâllâh kapısından giren, bunu reddetmedikçe, dinden çıkacak herhangi bir gerçek eylemde bulunmadığı müddetçe o kişi İslam’ın dışına atılamaz. Bugünkü Müslümanların problemlerinden birisi, işte bu kapıyı, yani dinden çıkarma kapısını kolayca açmalarıdır. Daha çok İslam, dinin olması gereken hal ve şekliyle yaşanmasıdır; ama aynı zamanda sayısal bakımdan daha çok Müslüman’ın da olması lazım. Bugün din siyasetimizi de bunun üzerine konumlandırmamız lazımdır. Eğer gelecekte bir varlık göstermek, iyi bir halde devam etmek istiyorsak, İslam’ın daha çok görünür, daha çok yaşanır olması, Müslümanların sayısının çoğalması hedeflenmelidir.

Devamı: http://www.fikircografyasi.com/makale/dine-mensubiyet-ile-dinin-sahibi-olma-farkini-gozetmeme-hastaligi

Bu haber toplam 148 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim