• İstanbul 17 °C
  • Ankara 12 °C

KAFKA’DAN MİLLER’E BİR AMERİKA OKUMASI

KAFKA’DAN MİLLER’E BİR AMERİKA OKUMASI
TYB Akademi Amerika Sayısından: Mehmet Kurtoğlu: KAFKA’DAN MİLLER’E BİR AMERİKA OKUMASI

Amerika ile ilgili okuduğum ilk kitap yanılmıyorsam 80’li yıllarda Türkçeye çevrilmiş “Fırsatlar Ülkesi Amerika” adlı bir romandı. Amerika’ya giden birinin başından geçenleri konu alıyordu. İlginçlikler ve tesadüflerle dolu ironik bir anlatımı vardı. Romanın kahramanı fırsatlar ülkesi Amerika’da fırsatları kazanca çevireyim derken, kıçını kaybetmekten son anda kurtuluyordu. Kitabında yazar “Amerika’da her tesadüf bir fırsat yaratır, her fırsat da bir kaybediş” demek ister adeta...  Amerika’yı konu alan bir başka kitap 1987 yılında Türkçeye çevrilen  “Seyyit Kutup’un güzüyle Amerika” adlı eserdir. Dönemin Mısır hükümeti, Seyyit Kutup’u Mısır’dan uzaklaştırmak için Amerika’ya gönderir. İhvan-ı Müslim’in yükselişe geçtiği bu yıllarda, bu hareket içinde yer alan Seyyit Kutup’un hem Mısır’dan uzaklaşması uygun görülür hem de Amerika’yı gördükten sonra belki fikirsel değişim ve dönüşüm geçirir, diye düşünürler. Evlenmemiş, kendini davasına adamış bir aydın olan Seyyit Kutup’un oteldeki odasına bir kadın göndererek ilk sınamayı yaparlar. Büyük âlim kadına yüz vermeyerek olayı geçiştirir. Seyyit Kutup, Amerika kitabında henüz yolculuğunun başında iken Doğu-Batı medeniyet karşılaştırması yapar. Gemideki yolcuları gözlemler, onların Hıristiyanlığa ait ayınlar ve dualar yaptığını görünce, bir Cuma günü hareket halindeki gemide Müslümanları toplayıp Cuma namazı kıldırır. Cuma namazı kılmak için mukim olmak şarttır o bunun bilmekle birlikte, sırf İslam’ın bir rüknünü gayri Müslimlere göstermek (tebliğ etme) adına bu eylemi yapar.

 1947-50 yıllarında yaşamış olduğu Amerika’yı anlatan kitap; büyük âlim ve sosyolog Seyyit Kutup’un bu ülke hakkındaki gözlemlerinden oluşuyor. Bugün baskısı kalmamış olan kitapta Seyyit Kutup, Amerika hakkında ciddi tespit ve tanımlamalarda bulunur, Doğu-Batı medeniyeti karşılaştırması yapar ve Amerika’nın tarihi “savaş, kan ve gözyaşı tarihidir” diye özetler, özellikle Amerika’nın vahşiliği üzerinde durur. O günden bugüne Amerika’da değişen bir şeyin olmadığını, özellikle acımasızlığın ve vahşiliğinin artarak devam ettiğini görürsünüz. Amerikalıların karpuza tuz serperek yemelerinden, kadın erkek ilişkilerinin rahatlığının hayvani bir noktaya erişmesine değin birçok örnek bu vahşiliği adeta teyit eder.

Amerika’nın “Vahşi Batı”yı sembolize ettiği, hatta geçmişteki “Barbar Roma”nın yerini alarak “Yeni Roma” olmak için çabaladığı su götürmez bir gerçektir. Bu bağlamda Amerika üzerine yüzlerce eser yazılmıştır. Bunlardan Amerika’ya muhalif söylemleriyle öne çıkan iki çağdaş filozof; Roger Garaudy ve Noam Chomsky’i anmadan geçemeyeceğim. Bu düşünürlerden Garaudy dışarıdan Chomsky içeriden muhaliftir. Chomsky’i Amerika’nın kendisi yetiştirmiştir. Muhalif söylemlerine rağmen Amerika’nın sigortası, bir nevi emniyet supabıdır. Chomsky diğer bir deyişle Amerika’nın milli muhalifidir. Garaudy’nin muhalifliği dışarıdan, özgür ve özgün, samimi ve insanidir. Amerika’nın insanlığa yaşattığı acıları dile getirir, modern dünyanın sancılarına parmak basar.  

Siyasi ve ideolojik bakışların ötesinde Amerika’yı edebiyat ve sanat olarak ele alan birçok eser vardır. Bunlardan biri Kafka’nın görmeden kaleme almış olduğu Amerika adlı romanı ile 1939 yılında Henry Miller’in içerden biri olarak kaleme aldığı “Oğlak Dönencesi” adlı romanıdır. Burada Oğlak Dönencesi üzerinde durmadan önce underground yazar Bokowski’yi hatırlamak yerinde olacaktır. Miller’in Oğlak Dönencesi kitabı Bukowski’nin underground eserlerinin habercisi gibidir. Miller gibi Amerikan toplumunu özellikle cinsellik üzerinden okuyan Bukowski’nin karşılığı Doğu toplumlarında yoktur. Fakat modern kapitalist dünya bugün Bukowski’nin kitaplarında anlattığı underground yaşamı Doğu toplumlarına dayatmakta özellikle kadın erkek ilişkilerinde aşikar kılmaktadır. Bu bağlamda underground yani yeraltı edebiyatının Amerika’da zuhur etmesi anlamsız değildir.  Amerikan toplumsal yapısıyla, ideolojisiyle yakın ilişkisi vardır. Bunun üzerinden bir Amerika okuması yapmak aynı zamanda Amerikan toplumunun bilinçaltını gün yüzüne çıkarmak demektir…

Kafka, dışarıdan biri olarak kapitalizm yolunda ilerleyen Amerika’yı anlatırken, Miller, büyük savaş sonrası Amerikan’ın boş ve bayağılaşmış toplumsal yapısını kendi biyografisi üzerinden anlatır. Kafka’nın kahramanı Karl ailesi tarafından Amerika’ya gönderilen bir yabancı iken, Miller’in kahramanı Amerikalıdır. Kafka’nın kahramanı Karl,  bir gemi yolculuğuyla geldiği Amerika’da; “yeni gelenlerin sık sık tehlikelerle karşı karşıya kalacağı” duygusu taşır. Karl’ın bu duygusu aslında Amerika’ya yolculuk eden herkesin taşıdığı bir korkudur. Örneğin Rasim Özdenören, Amerika’da kaldığı yıllarda, dilencilere özellikle para vermemesi gerektiği, zira dilenciler üzerinde paraların tümünü almak için ona zarar verebilecekleri konusunda uyarıldığını ve bu yüzden dilencilere yardım edemememin sıkıntısını yaşadığını belirtir. Buna bir de Amerikan filmlerini eklediğimizde, bu ülke ile ilgili büyük bir korkunun bilinçaltımızı meşgul ettiğini görürüz. Kafka, Amerika’yı görmeden hayalinde canlandırarak yazmış olduğu bu eserinde –bütün eserlerinde olduğu gibi- ailesi tarafından Amerika’ya gönderilmiş/sürgün edilmiş bir gencin yaşadıkları anlatılır. Gerçek hayatında silik bir tip olan ve çaresizlikle malul Kafka için dünya absürttür, absürt olduğu için de kabustur.

Karşılaşmış olduğu sıkıntılar, yaşamış olduğu kırılganlıklar, güçsüzlük ve çaresizlikler Amerika romanında da kendini gösterir. Örneğin gemide tanıştığı Ateşçi’nin alacak-verecek meselesi yüzünden gemi idaresiyle yaşamış olduğu sıkıntıya tanık olur. Olaya müdahil olur ama herhangi bir şey katmaz. İşçi, sendikal haklar vs. şeyler üzerinden kapitalist Amerika vurgusu yapar.  Kafka’nın dünyası absürt bir dünyadır, korku ve yabancılaşmanın dünyasıdır. Bu korku ve yabancılaşma Kafka’nın eserlerinde temposu yüksek bir heyecanla anlatılmaz, adeta sıradanlaştırılıp basitleştirilerek verilir. Aynı anlatım tarzı onun Amerika romanı için de geçerlidir. Dayısının evinde rahat bir hayat yaşarken istemediği bir ziyareti gerçekleştirdiği için dayısıyla ters düşer ve oradan ayrılır, ucuz bir otele yerleşir.  Burada odasını iki kişiyle paylaşmak zorunda kalır. Daha sonra bunlarla dostluk kurup iş arar. Güvendiği bu arkadaşlarının çantasını karıştırdıklarını görünce tartışıp oradan ayrılıp, otelin aşçısının yardımıyla asansör görevlisi olarak işe başlar.  Burada da arkadaşları onu rahat bırakmaz, bir ziyaretleri esnasında kavga çıkarıp, Karl’ın işten kovulmasına neden olurlar.  Yersiz yurtsuz olan Karl Amerika’da iş bulmak için çabalar. Daha sonra Oklahoma Açık Hava tiyatrosuna adını değiştirerek girer. Karl’ın yaşadığı bu olayları Amerikan toplum sosyal hayatının bir parçası olarak görmek gerekir. Amerika’yı konu alan bütün anlatımlarda, tıpkı Hollywood filmlerinde olduğu gibi yüksek tempolu hayat söz konusu olmasına karşın Kafka’nın eserinde peş peşe gelen olaylara rağmen bir sıradanlık hâkimdir. Romanın kahramanı Karl, heyecansız, sakin kişiliğine karşın New York’tan uzaklaşıp dinlenmeye ihtiyacı olduğunu belirtir. Dayısının “burada hep hızlı olur gelişmeler” dediği gerçeği, özellikle dayısının yanından ayrıldıktan sonra ardı ardına yaşar. Örneğin Karl’ın yaptığı bir yolculuk sırasında gördükleri Amerikan yaşam tarzını bütün çıplaklığıyla ortaya koyar: “Geç kalmaktan adeta korku duyan insanların uçar adımlarla koşuşturduğu ve bütün hızlarıyla tiyatroya sürülen otomobillerin ilerlediği caddelerden geçtiler, ara bölgeleri geride bırakarak kentin varoşlarına geldiler; burada otomobilleri, ana caddelerde grevde olan metal işçilerinin gösterileri sürdüğünden ve zorunlu olmadıkça kavşaklardan yol verilmediğinden atlı polislerce durmadan ara sokaklara yönlendirildi. Böyle olunca araç karanlık, boğuk bir uğultuyla yankılanan ara sokakları kat etmek zorunda kaldı; böyle bir meydan, büyük bir caddeyi geçerlerken çevrelerini, gözün alamayacağı derinliklere sahip kalabalıklar sardı; gıdım gıdım ilerleyen kitlelerle dolup taşan kaldırımlar, bir insanın ağzından çıkabileceğinden çok daha uyumlu halde şarkılarla inliyorlardı. Trafiğe açık yoldaysa bazen hareketsiz bir atın üzerinde bir polis, ya da bayrak taşıyan bir işçi, ya da yolun bir ucundan diğerine gerili pankartlar, ya da bazen etrafı emekçi arkadaşları ve yardımcılarıyla çevrili işçi liderleri, ya da yeterince hızlı sıvışamayıp şimdi öylece bomboş ve karanlığa gömülmüş, vatmanıyla biletçinin arkada, sahanlıkta oturduğu elektrikli bir tramvayın vagonu görülüyordu.”[1]

Bir caddeden geçerken Karl’ın tanık olduğu işçi grevi, kapitalist Amerikan hayatının bir parçasıdır. Aynı sahneyi Miller’in Oğlak Dönencesi’nde görmek mümkündür. Amerika demek işçi hareketleri demektir. Henüz o yıllarda Kafka, Amerika’nın kapitalizmini görmüştür. Dayısının “burada hep hızlı olur gelişmeler” dediği şeyi yolculuk ederken görür, dayısının yanından kovulurken yaşar ve Amerika’da bir mülteci savrulur. Bu savrulma onun Amerika’da tutunmasını zorlaştırır. Kafka’nın bitiremeden yarım bıraktığı bu roman; Karl’ın Oklahoma’ya iş bulmak için trenle yaptığı yolculuk esnasında biter. Karl, bir hizmetçi kızı hamile bıraktığı için baba evinden Amerika’ya gönderilir, gemiyle yolculuktan sonra limana, limandan dayısının evine, oradan otele, otelden asansör işçiliğine, sonra da Oklahoma’da bir tiyatroda çalışmaya gider. Kapitalist Amerika’da tutunmaya çalışan bir gencin hayatını anlatır. Aslında Karl’ın her tutunuşu bir kaybediştir. Bunu daha limandan New York’a ayak bastığı sırada gökdelenleri gördüğü sırada yaşar. Liman’ın arkasında yükselen New York şehri, gökdelenler yüzbinlerce penceresiyle Karl’ı seyreder.  Şehrin yükselişi karşısında insanın küçülüşü vurgusuyla bireyin çaresizliği anlatılır. Tesadüfler Karl’ı bu şehirde tutunmasını sağlar adeta. Örneğin Karl, New York şehrinde dayısıyla karşılaşmamış olsa bir mülteci olarak gerisin geri geldiği yere dönecektir. “Eğer karaya zavallı bir göçmen olarak çıksaydı acaba şimdi nerede konaklayacaktı? Kim bilir, belki de onu -ki dayısının göçmenlik yasalarını bildiği kadarıyla bu büyük olasılıkla böyle olacaktı- hiç Amerika Birleşik Devletleri’ne sokmayacaklar, vatanı var yok bakmayıp onu gerisin geriye evine yollayacaklardı. İnsaf aranmamalıydı burada; çünkü Karl’ın bu konuda Amerika’yla ilgili okuduklarından edindiği izlenimler de çok doğruydu; burada mutluluğun tadını adamakıllı çıkaranlar sadece çevreleri kaygısız yüzlerle çevrili mutlu insanlardı sanki”[2] Karl’ın New York’taki yaşamı kopuş ve yeniden tutunuşlarla devam eder. Bir nevi Amerikan hayat tarzının getirdiği bir durumdur bu.

Kafka’nın ‘Karıncalar İmparatorluğu’na benzettiği bu devasa ülke/şehir bireyi rüzgârın önündeki yaprak gibi savurur. Bu savruluş Kafka’nın kâbusudur. Kafka, ana rahminden dünyaya gelmeye benzettiği Amerika’yı tanımlarken; “Bir Avrupalının Amerika’daki ilk günleri hani bir doğum benzetilebilirdi ve hani buraya, öte dünyadan bu dünyaya ayak basarcasına, hızlı uyum sağlamasa da, Karl gereksiz korkulara kendini kaptırmasındı. İlk yargının her zaman zayıf ayaklar üzerine oturtulabileceğini ve böylelikle, daha sonra elbette kendileri yardımıyla burada yaşamını sürdüreceği gelecekteki tüm yargıları altüst edebileceğini gözden kaçırmamalıydı.”[3] diye yazar.

Kafka’nın “ana rahmine” benzettiği New York daha genel anlamıyla Amerika, Henry Miller’in Oğlak Dönencesi romanında “yumurtalığa” benzetilir. Hatta Miller daha da ileri giderek, romanının başlangıcından sonuna kadar kadın vajinasını en kaba biçimde ifade etmekten çekinmeyerek düşüp kalktığı kadınlar etrafında Amerikan toplum hayatını tasvir eder. “Kötü toprağın kötü ürünüydüm” diye kendini tanımladığı bir Amerikalı yazar olarak Henry Miller, romanın daha ilk satırında “başlangıçtan itibaren her şey kaostan ibaretti” cümlesini kullanırken, gerçekte Amerika’nın bir kaostan ibaret olduğunu anlatmak ister. Kendi hayatının merkezine oturttuğu “kaos”, aslında Amerikan yaşam tarzının bireyi sürüklediği kaostur. Miller, bu kitabında birey üzerinden giderek insanları Amerikan rüyasından uyandırmak ister. İçi kof bir Amerika’nın içi boş insanlar yarattığını söyler: “Pek çok ülkenin sokaklarında gezindim, fakat hiçbir yerde kendimi Amerika’da hissettiğim kadar değersiz ve aşağılanmış hissetmedim. Amerika’daki bütün sokakların birleşip bir fosseptik çukuru oluşturduğunu düşünüyorum, her şeyin emilip sonsuza dek boka dönüştüğü bir ruh fosseptiği”[4] diyen Miller, devamında; “içimde, derinde bir yerde, cinayet arzusu yatıyordu. Amerika’nın mahvını, yerle bir olduğunu görmeyi diliyorum. Sırf intikam duygusuyla arzuluyordum bunu; ben ve benim gibi seslerini yükseltip nefretlerini, isyanlarını, meşru kana susamışlıklarını ifade edemeyenlere karşı işlenen suçların kefareti olarak”[5] diye yazar.  Cemil Meriç, Freud için “lağım çukurunun kapağını açan adam” diye yazar. Miller’de fosseptik çukuru olarak gördüğü Amerika’nın lağım kapağını açan adamdır. Zira roman baştan sona kadar bayağılaşan cinselliğe yer verir. Örneğin roman kahramanı Müdür Yardımcısı olarak çalıştığı iş yerinde, grevle karşılaştığında işçilerle patron arasında “stepne” görevi gördüğünü anlatırken, kapitalist Amerikan sistemini eleştirirken; “Tüm sistem o denli çürük, insanlık dışı, berbat, yozlaşmış ve karmaşıktı ki, biraz olsun anlam ve düzen katmak deha gerektiriyordu; insanca anlayış ve ilgiden söz etmiyorum bile. Amerikan işgücünün çürük sistemiyle karşı karşıya kalmıştım ve sistemin iki yanı da koftu. Stepneydim, iki tarafında bana ihtiyacı yoktu, sömürmekten başka. Herkes sömürülüyordu”[6] diye yazar. Ekonomik, siyasal, ahlaksal, sanatsal, istatiksel ve patolojik açıdan Amerikan yaşam tarzını gözler önüne sererken, kapitalist sisteminin eleştirisini daha ileriye götürüp; “yorgun bir kamışın üstünde bitmiş koca bir çıbana” yani “penis”e benzetiyor ve ardından  “hatta daha da kötüydü çünkü kamışa benzer bir şey göremiyordum artık. Geçmişte bir hayatı olmuştu belki bu şeyin, bir şey üretmiş, bir anlık bir zevk vermişti en azından. Fakat benim oturduğum yerden bakınca en kurtlu peynirden bile daha çürük görünüyordu. Asıl şaşılacak şey kokunun onları alıp götürmemesiydi.”[7]

Miller, Büyük savaş sonrası yayınladığı bu eserinde Amerika’ya bir sanatçı duyarlılığıyla ciddi eleştiriler yöneltir, Amerikan toplumunun kanunsuz, dengesiz, tutarsız, cinnetli ve lanetli olduğunu söyler. Onu bugün dahi haklı çıkaran bu eleştirileri özgürlükler ülkesi Amerika’da karşılığını bulur ve eseri tam yirmi yıl kendi ülkesinde sakıncalılar listesinde yer alır. Aslında kitap görünürde cinsel içerikli olmasından dolayı sakıncalı görülse de, gerçekte Amerika’ya ciddi eleştiriler yönelttiği içindir. Öfkesini kontrol edemeyen bir adam yahut yediklerini hazmedemeyip kusan biri gibidir Miller. Onun anlattığı Amerika, insanlığa rahatsızlık veren bir kusmuktur adeta.

Ayrıca Avrupa’nın kana susamışlığı ile Amerika’nın yamyamlığını karşılaştırır. Çünkü geçen yüzyılın çocuğudur Miller, iki büyük savaş görmüştür. Nihilizm ve varoluşçuluğun rağbet gördüğü bu süreçte, kapitalizm olarak büyüyen Amerika’yı değil,  yumurtalığa, bir fosseptik çukuruna dönüşen çürümüş Amerika’yı sorgular. Toplumun içinde bulunduğu cinnet haline daha o yıllarda parmak basar. “Amerika’da sürekli cinnet getirilir. Enerjinin, kana susamışlığın akıtılabileceği bir şeye ihtiyaç var. Avrupa savaşlarla düzenli olarak kan akıttı, oysa Amerika barışçı ve yamyam. Dışarıdan bakınca harikulade bir bal peteğini andırır, bütün erkek arılar çalışma çılgınlığıyla birbirinin üstüne yığılır; içeriden bakınca her ferdin komşusunu öldürüp iliğini emdiği bir mezbahadır burası. Yüzeyde cesur, erkeksi bir dünya gibi görünür, fakat aslında kadınlar tarafından yönetilen bir kerhânedir; yurttaşların pezevenklik yaptığı ve yabancıların tenlerini sattıkları bir kerhâne. Kimse kıçının üstüne oturup de elindekilerle yetinmeyi bilmez. Sadece her şeyin, cehennem ateşlerinin bile sahte olduğu filmlerde olur bu. Bütün kıta derin uykudadır ve o uykuda muazzam bir kâbus cereyan etmektedir”[8]

Miller’in bahsettiği cinnet hali, bugünün Amerika’sında daha bir kökleşmiş daha bir yaygınlaşmıştır. Kana susamışlık ve cinnet ilköğretim seviyesine kadar inmiş. Daha o yıllarda bunu gören Miller, “ülkenin tamamı kanunsuz, tehlikeli, patlamaya hazır ve şeytani. Havasında, ikliminde, aşırı görkemli doğasında, kayalık vadileri yarıp geçen taşkın ırmaklarında var; olağanüstü uzaklıklarında, çorak çöllerinde, aşırı yeşil hasatta, devasa meyvelerinde var; idealist kanların karışımında, yasaların ve dillerin tutarsızlığında; mizaçların, ilkelerin, ihtiyaçların ve zorunlukların karşıtlığında var bütün bunlar. Kıta gömülü şiddetten, tufan öncesi canavarların kemiklerinden, nesli tükenmiş insan ırklarından, lanetli gizemlerden geçilmiyor. Atmosfer bazen o denli elektrikleniyor ki ruh bedenden çıkıp cinnet getiriyor. Her şey yağmur misali kovalar dolusu boşanıyor ya da kuraklık oluyor”[9] diye yazar. Böylece Amerikan toplumunun psikolojini çok güzel ortaya koyar.

Amerika genellikle can alıcı ışıkları, Hollywood filmlerindeki yaşam tarzları, sınırsız özgürlüğüyle “rüyalar ülkesi” olarak lanse edilmeye çalışılmıştır. Miller, dışarıdan görülen yüzünü değil de, karanlıkta kalan yüzünü anlatır. Becerilen bir kadın üzerinden Amerika’yı geneller ve “Babil’in bütün kaypak fahişelerinin anasına” benzetir. “Bu Brodway, bu New York, bu Amerika. İki ayaklı, kanatlı ve şuh.  Amerika’nın vücut bulmuş hali, kanatlı ve cinsiyetli. Lubet, cesamet ve nefret- üzerine biraz hidroklorik asit, nitrogliserin, afyon ruhu ve akik tozu serpilmiş. Ne saltanat, ne ihtişam! Doğrusu ve yanlışıyla Amerika bu işte ve iki yanında okyanuslar var. Hayatımda ilk kez kıtanın bana bütün kütlesiyle tosladığını hissediyorum, gözlerimin ortasına. Amerika bu, buffalo olsun ya da olmasın,  umudun ve hayal kırıklığının zımpara taşı Amerika. Amerika’yı Amerika yapan her şey vardı onda; kemik, kan, kas, gözyuvarı, yürüme biçimi, ritim, duruş, güven, cüret ve kof cesaret.”[10]

Miller,  ilk satırından son satırına kadar argo ve küfrü eksik etmediği romanında, insanın içini soğutuyor. Argo ve küfrü öylesine yerinde kullanıyor ki, siz o küfürleri görmüyor, bilakis yapılan bu küfürlü eleştirileri Amerika’nın hak ettiğini düşünüyorsunuz. Bu bir nevi mazlumun zalime karşı duruşu öfkesi; daha doğrusu “Allah kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak zulme uğrayanlar müstesnadır”[11] ayetinin bir tezahürü…

Aslında Miller’in yaptığı bir özeleştiri. Bunu da kendi biyografisi üzerinden bütün cesaretle yapar. Zira çürümüş, fosseptiğe dönüşmüş Amerika’nın bir bireyi olarak, düşkünlüğünü, ahlaksızlığını bütün çıplaklığıyla anlatır. Hazmedemediği Amerikan yaşam tarzını edebiyat yoluyla kusar. Namuslu bir aydındır. Ülkesini yalnızca savaşıp kan dökmesi dolayısıyla eleştirmez, o yıllarda bütün şiddetiyle devam eden siyah- beyaz ayrımı eleştirir. “Birkaç gün önce Kuzey ile Güney’i ayıran hayali sınırı aştım. At arabası süren bir zenci yanımdan geçinceye kadar farkında değildim; adam geçerken ayağa kalktı ve şapkasını çıkarıp beni saygıyla selamladı. Kar gibi beyaz saçları, asil bir yüzü vardı. Kendimi korkunç hissetmeme neden oldu bu; köleliğin hâlâ sürdüğünü anladım. Bu adam bana şapka çıkartmak zorundaydı çünkü ben beyaz ırka mensuptum.. Oysa asıl benim ona şapka çıkartmam gerekirdi! Beyaz ırkın siyah ırka uyguladığı korkunç işkenceden sonra ayakta kalmayı başarmış birini benim selamlamam gerekirdi. Ona sistemin bir parçası olmadığımı, açık ve samimi bir jestle bulunamayacak kadar cahil ve acımasız beyaz kardeşlerim adına özür dilediğimi bildirmek için şapkamı ilk ben çıkarmalıydım.”[12]

Miller, romanında Amerika içen söylenmesi gereken bütün sözleri söylemiş, daha o yıllarda kof ve kokuşmuş Amerika’ya ayna tutmuştur. Bu bağlamda Oğlak Dönencesi, bir roman olmanın ötesinde gerçek bir Amerikan eleştirisi olarak görülmeli öyle de okunmalıdır. Miller, bunu henüz kitabın ilk satırlarında şöyle dile getirmiştir: “Halkımın tarihinde bir rolüm olmadığına göre tarih bunu inkâr edebilir, fakat söylediğim her şey yanlış, önyargılı, kinci, art niyetli bile olsa; ben yalancının, zehirleyicinin teki bile olsam sözlerim yine de gerçeğin ta kendisidir ve yutulması gerekecektir.”[13]

Sonuç olarak Seyyit Kutup’tan Roger Garaudy’e,  Kafka’dan Miller’e kadar bütün düşünür ve sanatçılar Amerika’yı tanıma ve tanımlamaya çalışmışlardır. Çünkü yaşadığımız çağı ve içinde bulunduğumuz medeniyeti anlayabilmek için yüzyılımızın bu ‘Yeni Roma”sına kulak kesilmek, gözlemlemek ve tanımak gerekir. Bunu da ancak sanat ve felsefe üzerinden yapabiliriz. Amerikan ruhuna nüfuz etmiş Miller gibi sanatçılara, Garaudy gibi filozoflara kulak kesilmeliyiz. Ve Miller’in yenilir yutulur cinsten olmayan Amerika eleştirisinin haklılığını bir kez daha düşünmeliyiz…

 

 

[1] Kafka, Amerika, sh. 53, İtaki Yay. İstanbul, 2006

[2] Kafka, a.g.e., sh. 39

[3] Kafka, a.g.e., sh. 40

[4] Henry Miller, Oğlak Dönencesi, sh. 14, Siren Yay. İstanbul, 2015

[5] Miller, a.g.e., sh. 15

[6] Miller, a.g.e., sh. 15

[7] Miller, a.g.e., sh. 22

[8] Miller, a.g.e., sh. 44

[9] Miller, a.g.e., sh. 43

[10] Miller, a.g.e., sh. 336,337

[11] Nisa 148. Ayet

[12] Miller, a.g.e., sh. 302,303

[13] Miller, a.g.e., sh. 22

Bu haber toplam 457 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim